2026-08-26 · 26 dk
MS 79'da Vezüv'ün kızgın kül bulutunun kömürleştirdiği Herculaneum'daki Villa dei Papiri kütüphanesinde bulunan ve iki yüz elli yıl boyunca açılmaya çalışılırken parçalanan yaklaşık bin sekiz yüz papirüs tomarını anlatır. Bölüm, tomarları hiç açmadan parçacık hızlandırıcı ve yapay zekâ ile okuyan Vesuvius Challenge yarışmasının, Epikürcü filozof Philodemus'un kayıp kitaplarını nasıl geri getirdiğini işler.
herculaneumvezüvpapirüsantik kütüphaneyapay zekaBir kuyu kazan köylü, yerin yirmi metre altında kömürleşmiş odun parçaları buldu ve ısınmak için birkaçını ateşe attı. O parçalar odun değil, antik dünyanın günümüze ulaşmış TEK bütün kütüphanesiydi. İki bin yıl boyunca kimse bu kütüphaneyi açmadan okumanın bir yolunu bulamadı — ta ki geçen yıl bir ekran, ilk kelimeyi fısıldayana kadar: "mor".
Yaz sonu. Napoli Körfezi'nin kıyısında, denize bakan taraçalarında incir ve asma gölgesinin serinlettiği küçük bir kasaba var. Adı Herkülaneum. Pompei kadar kalabalık değil, onun kadar gürültülü de değil. Burası daha çok varlıklıların kasabası: Roma'nın senatör aileleri kışlık evlerini buraya kurmuş, mermer döşeli avlulardan denize doğru bakan sütun sıraları uzanıyor. Kasabanın batı ucunda, kıyı hattının hemen üzerinde, cephesi 250 metreyi bulan devasa bir konak var. İçinde bir havuz — 66 metre uzunluğunda, kenarları bronz heykellerle çevrili. Ve o konağın bir odasında, ahşap raflara istiflenmiş, tahta kutulara dizilmiş, çoğu insan avucuna sığacak kalınlıkta binlerce papirüs tomarı duruyor.
79 yılının o günü, geleneksel olarak 24 Ağustos diye anılır. Doğrusu bu tarih tartışmalıdır. 2018'de Pompei'de bir duvarda bulunan kömür kalemiyle yazılmış bir not, kasım ayından on altı gün öncesine, yani 17 Ekim'e işaret ediyor; kurbanların üzerindeki kalın giysiler, evlerde bulunan sonbahar meyveleri, şarap küplerinin mühürlenmiş olması da aynı yöne bakıyor. Ama tarih ister ağustos olsun ister ekim, o sabah olan şey değişmiyor.
Vezüv'ün tepesi açılıyor. Yer altındaki magma odasının tıkacı patlamayla uçuyor ve dağın üzerinde bir sütun yükseliyor: kül, sünger taşı, gaz. Sütun saatler içinde 30 kilometreye tırmanıyor. Rüzgâr o gün güneydoğuya esiyor. Bu, Pompei için ölüm demek — üzerine metrelerce sünger taşı yağacak. Ama Herkülaneum krater ağzına daha yakın, sadece 7 kilometre uzakta olmasına rağmen rüzgârın ters tarafında kalıyor. Kasabaya doğru dürüst taş bile düşmüyor.
İşte trajedinin ilk katmanı bu. Herkülaneumlular saatlerce, gökyüzünü kaplayan o karanlık sütuna bakıp beklediler. Bazıları çıkıp gitti. Bazıları evinde kaldı, kapısını kilitledi, geçmesini umdu. Yüzlercesi de kıyıya indi — deniz kenarındaki kemerli kayıkhanelere, teknelerin çekildiği o kubbeli bölmelere sığındı. Denizden gelecek bir kurtarma bekliyorlardı. Körfezin karşı yakasındaki donanma üssünden yola çıkan komutan ve doğa tarihçisi Yaşlı Plinius'un gemileri gerçekten de bu yönde ilerliyordu, ama kıyıya yaklaşamadılar; deniz çekilmiş, su yüzeyi sünger taşıyla kaplanmıştı.
Gece yarısını geçtikten sonra sütun kendi ağırlığını taşıyamaz hale geldi ve çöktü. Çöken sütun, dağın yamacından aşağı bir bulut halinde akmaya başladı: içinde kül, kaya parçası ve akkor gaz taşıyan, yerden yükselen değil yeri süpüren bir dalga. Bugün buna piroklastik akıntı diyoruz. Herkülaneum'a ulaşması dakikalar sürdü. Sıcaklığı 500 dereceye varıyordu.
Kayıkhanelerde bekleyenler için bu, bir kaçış anı bile olmadı. 1980'lerden itibaren o kemerli bölmelerde 300'e yakın iskelet bulundu — kadınlar, erkekler, kucaklarında bebekler, mücevherlerini ve keselerini yanına almış insanlar. Kemiklerin üzerindeki izler, ölümün bir anda ve ısıyla geldiğini gösteriyor.
Ama şimdi hikâyenin dönüm noktasına gelelim, çünkü bu bölümün asıl kahramanı o konaktaki raf.
Piroklastik akıntı kasabayı yuttuğunda, kütüphanedeki tomarların üzerine korkunç bir sıcaklık bindi. Normal koşullarda bu, papirüsün yanması demektir: alev alır, küle döner, geriye hiçbir şey kalmaz. Fakat yanmak için oksijene ihtiyaç vardır. Akıntı odaları saniyeler içinde doldurup mühürledi; içeride yanmayı sürdürecek hava kalmadı. Böylece tomarlar yanmadı — kömürleşti. Organik yapıları karbona dönüştü, kararıp büzüştü, taş gibi sertleşti, ama biçimlerini korudular. Üzerlerindeki mürekkep de is karası, yani karbon esaslıydı; o da yerinde kaldı.
Sonra üstlerine, art arda gelen akıntılarla birlikte yaklaşık 20 metrelik bir malzeme yığıldı. Bu yığın zamanla çimentolaşarak taşlaştı. Kasabanın üzerine, sokakların ve odaların şeklini birebir alarak donan bir kapak indi.
Ve o kapağın altında, tarihin en tuhaf korunma koşullarından biri oluştu. Nem giremedi. Böcek giremedi. Bakteri, küf, fare, hırsız, yangın, savaş, taşınma, ihmal — kitapları öldüren her şey dışarıda kaldı. Roma İmparatorluğu çöktü, İskenderiye'nin kitapları dağıldı, Bergama'nın rafları boşaldı, Avrupa'nın manastırlarında parşömenler kazınıp üzerine yeniden yazıldı. Antik dünyanın kütüphaneleri tek tek yok olurken, Herkülaneum'un altındaki o oda hiç açılmadı.
Vezüv o kütüphaneyi öldürdü. Aynı hareketle, onu 17 yüzyıl boyunca hayatta tutan tek şey de oldu.
Kapağın altına ilk sızan şey bir kova oldu.
1709'da, bugünkü Ercolano'nun bulunduğu yerde, Resina adlı köyde bir köylü kuyusunu derinleştirirken kazmasının ucuna renkli mermer parçaları geldi. Haber, o sıralar bölgede bulunan Avusturya ordusundan bir prensin kulağına gitti. Prens kuyuyu satın aldı, aşağıya adamlarını indirdi ve mermer sütunlar, heykeller çıkarmaya başladı. Kuyunun tam olarak neyin içine indiğini o zaman kimse bilmiyordu: kazma, Herkülaneum tiyatrosunun sahne binasına saplanmıştı. Yağma birkaç yıl sürdü, sonra durduruldu.
Asıl kazı 1738'de, Napoli kralının emriyle başladı. Yöntem arkeoloji değildi, madencilikti. Taşlaşmış tüfün içine tüneller açılıyor, duvarlardan freskler kesiliyor, heykeller ipe bağlanıp yukarı çekiliyordu. İşi yürüten mühendis Roque Joaquín de Alcubierre, kraliyet koleksiyonunu zenginleştirecek eserlerin peşindeydi.
1750'de, tünellerden biri kasabanın batı ucunda bir duvara çarptı. Duvarın ardında bir avlu, avlunun ardında bir başka avlu vardı. Kazıyı bu noktadan devralan İsviçreli mühendis Karl Weber, bir şey yaptı ki bugün elimizde ne varsa ona borçluyuz: karanlık tünellerde ilerlerken, ölçüp çizdi. Yer altındaki labirentin planını kâğıda döktü. O plan sayesinde bugün o binanın nasıl bir yapı olduğunu biliyoruz: denize bakan uzun cephe, iç avlular, üstü örtülü gezinti yolları, ve o 66 metrelik havuzun çevresine dizilmiş onlarca bronz ve mermer heykel. Uyuyan satirler, koşan kızlar, filozof büstleri. Roma dünyasının bilinen en zengin özel heykel koleksiyonlarından biri.
Ama 19 Ekim 1752'de tüneldeki işçiler başka bir şeye rastladı.
Simsiyah, silindirik, avuç içi kadar nesneler. Kimi raflarda dizili, kimi yere saçılmış. İşçiler bunlara baktı ve gördükleri şey belliydi: kömür. Yanmış odun parçaları. Belki kavrulmuş balık ağı yumakları. Kazının amacı heykeldi, mermerdi, altındı; kömür parçalarının kimseye faydası yoktu. Bir kısmı moloza atıldı. Bir kısmının, tünellerde ışık için yakıldığı söylenir.
Sonra biri düştü ve ikiye ayrıldı. Kırılma yüzeyinde, kömürün içinde, spiral spiral kıvrılmış katmanlar göründü. Katmanların üzerinde daha koyu, düzenli lekeler vardı.
Harfler.
O anda, antik dünyadan günümüze bütün halinde ulaşmış tek kütüphanenin kapısı açılmış oldu. Sonraki yıllarda o odadan ve çevresinden yaklaşık 1800 tomar çıkarıldı. Bugün o binaya, içinden çıkan şeyin adıyla, Villa dei Papiri, yani Papirüs Villası diyoruz.
Peki bu kitaplar kimindi?
Cevabı metinlerin kendisi verdi. Açılabilen ilk tomarların büyük bölümü aynı yazarın elinden çıkmıştı: Gadaralı Philodemos. Milattan önce 1. yüzyılda yaşamış, Epikuros okuluna bağlı bir filozof ve şair. Suriye'den İtalya'ya gelmiş, Napoli çevresindeki Epikurosçu çevrenin merkezinde yer almış bir isim. Şiir üzerine, müzik üzerine, retorik üzerine, öfke üzerine, ölüm korkusu üzerine yazmış.
Bir filozofun bütün eserlerinin tek bir evde toplanmış olması tesadüf değildi. Philodemos'un bir hamisi vardı ve şiirlerinden birinde ona seslenir. Araştırmacıların çoğunun üzerinde durduğu isim, Lucius Calpurnius Piso Caesoninus: konsül, senatör ve Julius Caesar'ın kayınpederi. Papirüs Villası büyük olasılıkla onun ya da ailesinin eviydi ve o oda, evin filozofuna ait çalışma kütüphanesiydi.
Bu, ilk heyecanın ardından bir hayal kırıklığı da getirdi. 18. yüzyıl Avrupası, o tomarların içinden kayıp Sofokles tragedyalarının, Aristoteles'in yitik diyaloglarının, Livius'un eksik kitaplarının çıkmasını umuyordu. Çıkan şey, büyük ölçüde tek bir okulun, tek bir filozofun teknik metinleriydi. Yunanca, yoğun, tartışmacı, yer yer sıkıcı.
Yine de tabloda hep bir boşluk kaldı. Weber'in planına bakan herkes aynı şeyi görür: villanın tünellerle taranan kısmı, binanın tamamı değildir. Alt katları, denize inen taraçaları hiç kazılmadı. Roma'nın varlıklı evlerinde kütüphaneler çoğu zaman ikiye ayrılırdı — biri Yunanca, biri Latince. Herkülaneum'un altında bulunan, neredeyse bütünüyle Yunanca bir koleksiyondur.
Yani o evin bir yerinde, hâlâ açılmamış bir başka odanın durup durmadığı sorusu, 270 yıldır cevapsızdır.
Şimdi bu hikâyenin en acı verici kısmına geliyoruz. Çünkü tomarlar bulunduktan sonra, onları en çok yıpratan şey Vezüv olmadı.
Sorun basitti ve çözümsüz görünüyordu. Elinizde, dokunduğunuzda ufalanan, kömürleşmiş bir silindir var. İçinde metrelerce papirüs, katman katman sarılı. Katmanlar birbirine yapışmış, kimi yerde kaynaşmış. Açmaya kalkarsanız kırılıyor. Açmazsanız okuyamıyorsunuz.
Portici'deki kraliyet müzesinin başındaki isim Camillo Paderni'ydi. Paderni'nin yöntemi, sonuç almak isteyen bir adamın yöntemiydi: tomarı boydan boya ikiye ayırıyor, dışarıdaki katmanları kazıyarak sıyırıyor, altından çıkan düzgün yüzeyde okunabilen ne varsa çizerek kopyalıyordu. Sonra o yüzeyi de kaldırıp bir alttakine geçiyordu. Her okunan satır, üzerindeki katmanların yok edilmesiyle elde ediliyordu. Bu yöntem yüzlerce tomara uygulandı. Kopyalanan metinler kaldı; nesneler kalmadı.
1753'te Napoli'ye, Vatikan'da elyazmalarıyla çalışmış bir rahip geldi: Antonio Piaggio. Piaggio, sorunu bir zanaat sorunu olarak gördü ve bir makine tasarladı. Basit bir çerçeve, üstünde bir dizi ipek iplik ve ağırlık. Tomarın dış yüzeyi önce inceltilmiş bir zarla desteklenip yapıştırılıyor, sonra ipliklere bağlanıyor, ağırlıklar vidalarla milimetre milimetre indiriliyordu. Papirüs çekilmiyordu; kendi ağırlığının altında, saatler içinde bir parmak genişliğinde açılıyordu.
Bu iş inanılmaz bir sabır istiyordu. Piaggio'nun makinesinde açılan ilk tomarın tamamlanması yaklaşık 4 yıl sürdü. Karşılığında ne çıktı? Philodemos'un müzik üzerine yazdığı bir inceleme. Dört yıl, bir kitap.
Piaggio yöntemi, kendinden öncekilerin yanında bir devrimdi ve villadan çıkan tomarların önemli bir kısmı sonraki yüzyıl boyunca bu ilkeyle açıldı. Ama kusursuz değildi. Açılan papirüs, kâğıt gibi düzgün bir yaprak halinde gelmiyordu; parçalar halinde geliyordu. Bugün Napoli Ulusal Kütüphanesi'nin Papirüs Atölyesi'ndeki camlı çerçevelerde duran şey, çoğunlukla bir kitap değil, bir kitabın enkazıdır: yüzlerce kömür rengi parça, kenarları yenmiş, sütunları yarım.
Sonra siyaset girdi araya. 1802'de Napoli sarayı, diplomatik hediye olarak tomar dağıtmaya başladı. Bir grup İngiltere'ye, veliahda gönderildi. Bir grup Fransa'ya, Napoleon'un yönetimindeki Fransa Enstitüsü'ne gitti. Böylece tek bir odadan çıkmış olan koleksiyon üç ülkeye bölündü — ve bu bölünme, 200 yıl sonra hikâyenin sonunu değiştirecekti.
İngiltere'ye giden tomarlar üzerinde çalışmak üzere görevlendirilen ekip, Palermo'da yıllar boyunca yüzlerce papirüsü açmaya uğraştı. Sonuçlar tartışmalıydı; kopyalar çoğaldı, nesneler azaldı.
1818'de sahneye dönemin en ünlü kimyageri çıktı: Humphry Davy. Davy Napoli'ye gitti ve soruna kimyasal bir çözüm aradı. Katmanları birbirine yapıştıran şey bir tür tutkalsa, onu çözecek bir madde bulunabilirdi. Klor gazıyla denedi. Bazı tomarlarda katmanlar gerçekten gevşedi ve birkaç yeni metin okundu. Ama gaz aynı zamanda papirüsü de aşındırıyordu. Davy çalışmayı bıraktı.
Onun ardından denenmedik şey kalmadı denebilir. Buharlar, cıva banyoları, jelatin, çeşitli reçineler, ısı, nem. Her yeni yöntem birkaç sütun metin kazandırdı ve karşılığında birkaç tomar götürdü.
18. yüzyılın ortasından 20. yüzyılın sonuna kadar geçen 250 yılın bilançosu şudur: yaklaşık 1800 tomarın büyük bölümü şu ya da bu biçimde açıldı, kesildi, kazındı ya da parçalandı. Elde edilen metinler değerlidir — Epikurosçu felsefenin bugün bildiğimiz halinin önemli bir kısmı bu parçalardan gelir. Ama bedeli ağırdı.
Ve geriye, hiçbir yönteme teslim olmamış, 600'den fazla tomar kaldı. Kasalarda, kutularda, camlı dolaplarda bekleyen simsiyah silindirler. Onlara dokunmaya kimse cesaret edemiyordu, çünkü herkes aynı şeyi biliyordu: bu nesneyi açmak, onu öldürmek demekti.
Bir kitabı okumak için yok etmek zorunda kalmak. Kütüphaneciliğin başına gelebilecek en kötü paradoks, tam iki yüz yıl boyunca Napoli'de bir odada durdu.
Sorunu tersinden düşünen adamın adı Brent Seales. Kentucky Üniversitesi'nde bilgisayar bilimi profesörü. Yıllardır tek bir soruyla uğraşıyordu: bir nesnenin içini, o nesneyi açmadan görmek ve okumak mümkün mü?
Fikir aslında hastanede kullandığımız şeyin ta kendisi. Tomografi, bir cismin binlerce ince kesitini X ışınıyla çıkarır ve bilgisayarda üç boyutlu bir hacim olarak birleştirir. Seales'in eklediği adım şuydu: bu hacmin içindeki kıvrım kıvrım sarılı papirüs yüzeyini, yazılım aracılığıyla tek tek takip etmek, sonra o yüzeyi matematiksel olarak düzleştirmek. Yani tomarı fiziksel olarak değil, sayısal olarak açmak.
Yöntemin işe yaradığını 2015'te kanıtladı. Ölü Deniz kıyısındaki En-Gedi'de bulunmuş, yanmış ve kömürleşmiş bir İbranice tomar, hiç açılmadan tarandı ve içinden Levililer kitabının ilk bölümleri okundu.
Ama Herkülaneum'da fazladan, çok daha kötü bir engel vardı.
En-Gedi tomarında mürekkep metal içeriyordu. Metal, X ışınında parlak görünür; harfler taramada kendiliğinden ortaya çıkar. Herkülaneum'un mürekkebi ise istir. Karbon. Ve papirüs de kömürleşmiş, yani o da karbon. Yoğunlukları neredeyse aynı. X ışını açısından bakıldığında, siyah bir zemine siyahla yazılmış bir yazıya bakıyorsunuz. Taramada hiçbir şey yok.
Seales bunun yine de imkânsız olmadığını düşünüyordu. Mürekkep yüzeye sürüldüğünde, papirüs liflerinin dokusunu çok az da olsa değiştirmiş olmalıydı. Bu fark gözle görülemeyecek kadar küçüktü — ama belki bir makine öğrenmesi modeli görebilirdi.
2019'da İngiltere'deki parçacık hızlandırıcısı Diamond Light Source'ta, yani Elmas Işık Kaynağı'nda, hiç açılmamış tomarlar mikron ölçeğinde tarandı. Elmas Işık Kaynağı'nda üretilen X ışını, bir hastane cihazının ürettiğinden kat kat parlak ve keskindir; papirüs katmanları arasındaki mikroskobik ayrımı görebilecek tek araç buydu. Veri elde edildi. Ama veriyi anlamlandıracak yazılım henüz yoktu ve tek bir laboratuvarın ekibi bu işi yıllarca sürüncemede bırakabilirdi.
İşte burada, 2023'ün mart ayında, hikâyenin biçimi tamamen değişti.
Girişimci ve yatırımcı Nat Friedman ile Daniel Gross, Seales'e ortak oldular ve akademik bir projeyi halka açık bir yarışmaya dönüştürdüler: Vesuvius Challenge, yani Vezüv Meydan Okuması. Kural basitti. Taranmış verinin tamamı internete, herkese açık biçimde konuldu. Kim olursanız olun indirebilirdiniz. Ödül havuzu 1 milyon doların üzerindeydi ve en büyük ödül, hiç açılmamış bir tomardan okunabilir metin çıkaran ekibi bekliyordu.
Dünyanın dört bir yanından yüzlerce kişi veriyi indirdi. Aralarında papirologlar değil, çoğunlukla yazılımcılar, öğrenciler, mühendisler vardı.
İlk kırılma, Casey Handmer adlı bir fizikçiden geldi. Handmer, düzleştirilmiş yüzey görüntülerine saatlerce çıplak gözle bakarken, dokuda tuhaf bir örüntü fark etti: yer yer, çatlamış çamur gibi ince bir kabuklanma. Ve bu kabuklanmalar rastgele değildi — kenarları harf biçimleri oluşturuyordu. Buna "çatlak" adını verdi. Mürekkebin bıraktığı iz, kalınlık farkı değil, doku farkıydı.
Bu ipucunu gören kişilerden biri, Nebraska'da okuyan 21 yaşındaki bilgisayar bilimi öğrencisi Luke Farritor oldu. Farritor, Handmer'ın işaret ettiği çatlak desenlerini elle etiketleyip bir yapay sinir ağını bunlarla eğitti. Ekim 2023'te modelin çıktısında, birbirine bitişik dört beş harf değil, bütün bir kelime belirdi.
ΠΟΡΦΥΡΑΣ. Porphyras. Mor.
Hiç açılmamış bir Herkülaneum tomarının içinden okunan ilk kelimeydi. Farritor, 40 bin dolarlık ilk harfler ödülünü kazandı. Aynı veriyi bağımsız biçimde çalışan, Berlin'de doktora yapan Mısırlı öğrenci Youssef Nader ise birkaç hafta içinde tek kelimeyi değil, birkaç sütunu birden çıkardı ve ikincilik ödülünü aldı.
Aralık ayına doğru yarış bir koşuya dönüştü. Farritor, Nader ve İsviçre'de robotik üzerine çalışan Julian Schilliger güçlerini birleştirdiler: Schilliger sarılı katmanların üç boyutlu takibini, Nader mürekkep tespitini, Farritor model eğitimini üstlendi.
5 Şubat 2024'te sonuç açıklandı. Üçlü, Paris'te saklanan hiç açılmamış bir tomardan 15 sütun, 2 binden fazla harf çıkarmıştı. Metin okunabiliyordu, papirologlar tarafından doğrulanmıştı ve 700 bin dolarlık büyük ödül onlarındı.
O tomarın içinden çıkan metin de bir tesadüf gibi değildi: Philodemos, hazzın kaynağı üzerine yazıyor, bir şeyin az bulunur olmasının onu daha keyifli kılıp kılmadığını tartışıyor ve karşıt görüştekilere sitem ediyordu.
İki bin yıl sonra ilk söylediği şey, keyif üzerineydi.
Büyük ödül kazanıldığında elde edilen şey, o tomarın yaklaşık yüzde 5'iydi. Bu, kapıyı aralamaktı; odayı aydınlatmak değil.
Sonraki adım hızlı geldi ve beklenmedik bir yerden. Napoli sarayının 1802'de dağıttığı tomarlardan bir bölümü, Oxford'daki Bodleian Kütüphanesi'ne ulaşmıştı. 2025'in şubat ayında, Oxford kütüphanesindeki 172 numaralı tomarın iç görüntüleri yayımlandı. Mayıs ayına gelindiğinde, o tomardan 70'ten fazla sütun metin çıkarılmıştı — ama asıl haber, tomarın en iç kısmında bulunan birkaç satırdı.
Antik bir kitapta başlık, bizdeki gibi kapakta değil, rulonun en içinde, en son sarılan yerde bulunur; çünkü kitabın en çok korunan yeri orasıdır. Almanya'da Würzburg Üniversitesi'nde çalışan iki genç araştırmacı, Marcel Roth ve Micha Nowak, o satırları çözdüler. Aynı sonuca, aynı günlerde, ekipten Sean Johnson bağımsız olarak ulaştı.
Yazan şey şuydu: Philodemos, Kötülükler Üzerine.
Tarihte ilk kez, hiç açılmamış bir tomarın adı ve yazarı, tomar kapalıyken okunmuştu. Roth ve Nowak, 60 bin dolarlık ilk başlık ödülünü aldılar. Bir kütüphaneci için bunun anlamı çok pratiktir: artık kasadaki 600 küsur silindirin hangisinin ne olduğunu, hiçbirine dokunmadan öğrenmek mümkün.
Ve sonra, 25 Haziran 2026'da, projenin başından beri beklenen eşik aşıldı.
1667 numaralı tomar, baştan sona okundu.
Bu sefer tarama Fransa'da, Grenoble'daki Avrupa Sinkrotron Işınım Tesisi'nde, alışılmışın çok ötesinde bir çözünürlükle yapıldı. Görüntüleme öyle keskindi ki, bir başka tomarda mürekkep artık dolaylı doku izleri olarak değil, doğrudan üç boyutlu veri içinde göründü — ve o veri, 2024'te büyük ödülü kazandıran okumayı harf harf doğruladı. Yani yöntem, kendi kendini sınadı ve geçti.
1667 numaralı tomardan çıkan şey, 1,4 metre uzunluğunda kesintisiz bir yazı yüzeyi ve yaklaşık 22 sütun Yunanca metindi. Kömürleşmiş bir Herkülaneum tomarının korunmuş bölümünün tamamı, ilk kez, hiç açılmadan okunmuş oldu.
Metnin içeriği ise koleksiyon hakkındaki kanaatleri sarstı.
Napoli Federico II Üniversitesi'nden papirolog Federica Nicolardi'nin başını çektiği ekip, metnin Epikurosçu olmadığını gördü. Elde ettikleri şey bir Stoacı ahlak incelemesiydi: insan doğası üzerine, insanı harekete geçiren dürtüler üzerine, ve insanın ahlaki olarak ilerleyip ilerleyemeyeceği üzerine. Korunan son sütunda bir isim geçiyor: Aristokreon. Aristokreon, Stoa okulunun büyük ismi Khrysippos'un yeğeni ve öğrencisiydi. Bu ad, el yazısının biçimiyle birlikte metni milattan önce 2. yüzyıla götürüyor — yani 1667 numaralı tomar, villadaki koleksiyonun en eski parçalarından biri olabilir.
Bunun anlamı şu: o oda, tek bir okulun kendi kendine konuştuğu kapalı bir raf değildi. Epikurosçu bir filozofun evinde, rakip okulun kitapları da duruyordu. Philodemos, karşı çıktığı görüşleri özgün metninden okuyordu.
Aynı çalışmada, 139 numaralı tomarın da kimliği belirlendi: yine Philodemos, bu kez Tanrılar Üzerine adlı eserin 8. kitabı — bugüne dek elimizde olmayan bir bölüm.
Bugün itibarıyla 45 tomar ve parça tarandı, bunların 9'unda mürekkep görünür hale getirildi. Elde edilen bütün veriler, kodlar ve çözümlemeler açık lisansla yayımlandı; yani Napoli'deki kasada duran nesnelere ulaşamayan bir öğrenci bile, dizüstü bilgisayarında o tomarların içine bakabiliyor.
Geriye kalan iş hâlâ devasa. Yüzlerce tomar sırasını bekliyor. Her biri farklı biçimde ezilmiş, kimi kendi içine göçmüş, kimi katmanları birbirine kaynamış. Ve Papirüs Villası'nın kazılmamış alt katları hâlâ oradaki tüfün altında duruyor; Latince rafın varlığı bir umut olmaktan öteye geçmiş değil.
Ama tabloya biraz geri çekilip bakınca görülen şey şu: 250 yıl boyunca bu koleksiyonun kaderi, insanın onu ne kadar hasar vererek okuyabildiğine bağlıydı. Paderni'nin bıçağından Davy'nin klor gazına kadar her adım aynı takası içeriyordu — bir sayfa okumak için bir sayfa yakmak.
O takas artık geçerli değil. Ve tarihin cilvesi şurada: bugün en iyi okuduğumuz tomarlar, iki yüzyıl boyunca hiç kimsenin açmayı beceremediği, kenara ayrılan, umutsuz vaka sayılan tomarlar. Açılabilenler paramparça oldu. Açılamayanlar bütün kaldı.
O villa denize bakan cephesiyle bugün Kaliforniya'da da ayakta duruyor: Malibu'daki Getty Villası, Weber'in yer altında çizdiği plana göre inşa edildi. Ziyaretçiler avlularda geziniyor, havuzun kenarındaki heykel kopyalarının önünde fotoğraf çekiliyor. Aslın kendisi ise hâlâ 20 metre tüfün altında, karanlıkta.
İçeride kaç oda var, kaç raf var, o rafların üzerinde ne duruyor — bunu kimse bilmiyor. Bildiğimiz tek şey, artık onları okuyabilecek durumda olduğumuz.
Nöron Arkeoloji'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.