2026-10-07 · 24 dk
Sardunya'nın Cabras kıyısında 1974'te bir çiftçinin sabanının altından çıkan ve Batı Akdeniz'in bilinen en eski anıtsal heykelleri olan Mont'e Prama devlerini anlatır; iki buçuk metrelik boksör, okçu ve savaşçıların kasten paramparça edilip bir mezarlığın üzerine serpilmesini, on bin parçanın otuz yıl müze deposunda beklemesini ve kırk dört devin yeniden ayağa kaldırılmasını işler.
mont'e pramasardunyanuragikdev heykellerkayıp uygarlıkBir çiftçi tarlasını sürerken sabanı taşa çarpıyor; topraktan çıkan şey bir kaya değil, insan boyunu aşan bir baş. Gözleri iki iç içe daire, ağzı yok denecek kadar ince — ve kafası gövdesinden koparılmış. Altında yüzlerce mezar, üstünde on bin kırık parça var; birileri bu devleri tek tek dikmiş, sonra birileri hepsini yerle bir etmiş.
Sardunya'nın batı kıyısında, Oristano Körfezi'nin kuzeyine doğru uzanan düz, tuzlu, rüzgârın hiç dinmediği bir arazi vardır. Adı Sinis yarımadası. Bir yanında açık deniz, öbür yanında Cabras lagünü; arada ise alçak tepeler, kekik kokusu ve binlerce yıldır buğday ile bakla ekilmiş tarlalar. Buranın insanı toprağı kazdığında taşa çarpmaya alışkındır. Çünkü bu ada, üzerinde 7 bine yakın kule barındıran bir açık hava müzesidir; adanın her yerine serpilmiş o koni biçimli taş kulelere nuraghe denir ve Sinis'te hangi tarlanın altında bir duvar, hangi hendekte bir söve parçası olduğunu çiftçiler arkeologlardan önce bilir.
1974 yılının Mart ayında, Cabras'ın hemen dışındaki alçak bir yükseltinin eteğinde iki kiracı çiftçi toprağı ekime hazırlıyordu. Yükseltinin adı Mont'e Prama'ydı. Prama Tepesi. İşledikleri iki komşu parseli her yıl Cabras'taki Santo Rosario Kardeşliği'nden, yani Kutsal Tespih Kardeşliği adlı dinî dernekten kiralıyorlardı. Adları Sisinnio Poddi ve Battista Meli'ydi ve o sabah yaptıkları iş, Sardunya arkeolojisinin en büyük hikâyesini başlatacaktı.
Pulluk bir şeye çarptı. Tarlada taşa çarpmak olağandı; olağan olmayan, çıkan taşın biçimiydi. Toprağın yüzeyine sürüklenen parçanın üstünde insan eli görünüyordu: yuvarlatılmış bir hat, oyulmuş bir yüzey, kasıtlı bir kavis. Çiftçiler parçaları tarla kenarına, her yıl yaptıkları gibi taş yığınlarının üstüne attılar. Günler içinde o yığınlar büyüdü. Kol parçaları, bacak parçaları, kalın ve düz levhalar.
Tarlanın sahibi Giovanni Corrias, o taş yığınlarından birine bakarken gördü: yığının içinden bir baş bakıyordu. İnsan başı. Yuvarlak, iri, kaşları çıkık, gözlerinin yerinde iç içe geçmiş iki daire. Corrias bunun sıradan bir yapı taşı olmadığını anladı ve bölgeyi tanıyan arkeolog Giuseppe Pau'ya haber verdi. Pau da kültür varlıklarından sorumlu devlet müdürlüğünü, yani İtalya'da Soprintendenza denen kurumu uyardı. Prama Tepesi böylece resmî kayıtlara girdi.
İlk tepki şaşkınlıktan çok şüpheydi. Çünkü Sardunya'da böyle bir şey yoktu. Adanın Tunç Çağı uygarlığı kulelerle, kuyu tapınaklarıyla ve avuç içi kadar bronz heykelciklerle tanınıyordu; iki metreyi aşan, yontulmuş, yuvarlak heykellerle değil. Nitekim 1965 yılında, Prama Tepesi'nden pek de uzak olmayan Narbolia köyündeki Banatou kutsal kuyusunun yanında buna benzer bir taş parçası bulunmuş, kayıtlara "Kartaca dönemi eseri" diye geçirilip rafa kaldırılmıştı. Kimsenin aklına, bu yüzlerin adanın kendi ustalarının elinden çıkmış olabileceği gelmiyordu.
Taş da bunu söylüyordu aslında. Heykeller yerel kalkarenitten yapılmıştı: deniz kabuğu kırıklarının çimentolaşmasıyla oluşan, testereyle kesilebilecek kadar yumuşak, ama havayla temas ettikçe sertleşen bir kireçli kumtaşı. Yumuşak olması işi kolaylaştırır, fakat bu taş Prama Tepesi'nde çıkmıyordu. Kuş uçuşu 16 kilometre uzaktaki ocaklardan getirilmişti. Yani biri, bir yerde, bu işi planlamıştı: taşı seçmiş, kestirmiş, kilometrelerce taşıtmış, sonra birinin elinden geçirip yüze dönüştürmüştü.
İlk kazıları 1974'te Giuseppe Atzori yaptı. Aralık ayına gelindiğinde tarlanın altında mezarlar ve dikine saplanmış taş levhalar vardı, ama heykel parçası beklenenden azdı. Asıl sistemli çalışma 1975'te Alessandro Bedini ile başladı. Ardından ada arkeolojisinin en tanınmış ismi devreye girdi: Giovanni Lilliu. 4 Ocak 1977'de, sağanak yağmurun altında tepeye çıktı. 8 Ocak'ta yapılan tek günlük kazıda bir boksörün başı ve bir heykel daha gün yüzüne çıktı. Aynı yılın 1 Kasım'ında, o sırada henüz öğrenci olan Raimondo Zucca tarlada yeni parçalar fark edip yetkilileri uyardı; Zucca yıllar sonra bu alanın kazı yöneticilerinden biri olacaktı.
Ve 1977 ile 1979 arasında, Carlo Tronchetti ile Maria Luisa Ferrarese Ceruti'nin yürüttüğü kazılarda tablo netleşti. Tarlanın altında, geniş bir alana yayılmış, inanılmaz bir taş yığını vardı. Yüzler, gövdeler, kalkanlar, ayaklar. Hiçbiri bütün değildi. Hepsi kırıktı. Binlerce parça, sanki biri onları kasten dövüp oraya dökmüş gibi, dağınık biçimde toprağa gömülmüştü.
Daha da tuhafı, o parçaların altında ne olduğuydu.
Bedini'nin 1975'te açtığı alan, Riola yönüne giden yola paralel, 25 metre uzunluğunda ve 3 metre genişliğinde ince bir şeritti. Bu şeritte 33 mezar çıktı. Tronchetti'nin çalıştığı, planda yılan gibi kıvrılan ikinci alanda 30'u aşkın mezar daha. Mezarlar kuyu biçimindeydi: toprağa kazılmış dar çukurlar, bazıları yanlardan taş levhalarla kuşatılmış, üstleri kapak taşlarıyla örtülmüş. Ve bu çukurların yanından, kireçtaşı levhaların bıçak gibi dikine çakılmasıyla sınırlanmış, döşeli bir yol geçiyordu. Mezarlar o yolun kenarına, tek tek, düzgün bir hat üzerinde sıralanmıştı. Bu bir tarla değildi. Tören alanıydı.
Çukurların içindeki ölüler ise Avrupa'nın o dönemi için neredeyse eşsiz bir biçimde yatıyordu. Yatmıyorlardı aslında: oturuyorlardı. Dizler göğse çekilmiş, bacaklar katlanmış, gövde dik, sırt genellikle doğuya dönük. Her biri kendi dar kuyusunda, tek başına, oturarak bekliyordu.
Kemikler konuşmaya başladığında tablo iyice daraldı. İskeletlerin neredeyse tamamı erkekti; yaşları 13 ile 50 arasında değişiyordu ve çoğunluk gençti. Kas tutunma noktaları belirgindi, yani bu bedenler ağır biçimde çalıştırılmış, eğitilmiş bedenlerdi. Mezarlıkta çocuk yoktu. Yaşlı yoktu. Kesin olarak kadın olduğu söylenebilen tek bir örnek vardı. Bir köyün ölülerini gömdüğünüzde ortaya böyle bir dağılım çıkmaz; bu, bir topluluğun tamamı değil, içinden seçilmiş bir grubun mezarlığıydı. Arkeologların ortak yorumu şu oldu: burada yatanlar, Nuragik Sardunya'nın savaşçı seçkinlerine aitti.
Yanlarına hemen hiçbir şey konmamıştı. Ne silah, ne kap, ne takı. Bu yoksunluk da bir kuraldı belli ki, çünkü istisnası dikkat çekiciydi: Tronchetti'nin alanındaki 25 numaralı mezarda bir Mısır skarabesi bulundu. Firavun Mısrı'nın 20. sülalesine, yani kabaca Yeni Krallık'ın son evresine ait bir bok böceği muskası; yanında bronz bir gerdanlık ve adak kılıcından kalma bir parça. Akdeniz'in bir ucundan öteki ucuna taşınmış küçük bir taş böcek, Sinis'in kumunda, oturarak gömülmüş bir gencin yanında.
Çok sonra, laboratuvar bu insanların birbiriyle ilişkisini de söyledi. Mezarlıktan alınan dişlerin incelenmesinde, 36 bireyin 21'inde kürek biçimli kesici diş saptandı; bu, yüzde 58'e karşılık gelir. Aynı özellik Avrupa'nın başka topluluklarında nadiren yüzde 38'i aşar. Yani bu grup kendi içinde evlenmişti, kuşaklar boyunca, kapalı bir çember halinde. Radyokarbonla İÖ 1380 ile 1080 arasına tarihlenen bir dişten çıkarılan anne soyu genetik imzası ise bugün hâlâ Sardunyalıların yaklaşık yüzde 18'inde yaşıyor.
Bütün bunlar yavaş yavaş anlaşıldı. Ama o yıllarda tarlanın başında olup bitenler bilimsel sabırla hiç ilgili değildi.
Prama Tepesi, kazı sezonları arasında bomboş bırakılıyordu. Tel yoktu, bekçi yoktu, aydınlatma yoktu. Ve Sardunya'da eski eser kaçakçılığı bir gelenekti. Gündüz arkeologların ölçüm aldığı tepe, karanlıkta başkalarına kalıyordu: adanın dört bir yanından gelen define arayıcıları geceleyin burada toplanıyordu. Bölge basınının yıllar sonra aktardığı anlatılar arasında, Cabras'tan bir çiftçinin bir devi kepçenin kovasına koyup evine götürdüğü iddiası da vardır. Kaç parçanın o gecelerde tarladan çıkıp bir daha dönmediğini kimse bilmiyor; bilinemez de, çünkü kayıp bir parçanın envanteri tutulamaz.
Üstüne kurumlar arası çekişme bindi. Devlet müdürlüğünün başındaki Ferruccio Barreca ile üniversite kanadını temsil eden Lilliu arasındaki gerilim, kazının sürekliliğini baltaladı. Tepe üzerindeki bağlar, altında ne olduğu bilinerek sürüldü. 1979'un Temmuz-Ekim kampanyası, aradan geçen onlarca yılın son büyük kazısı oldu.
Sonra her şey durdu. Tarladan çıkarılan on tonluk kırık taş, sandıklara dolduruldu, kamyonlara yüklendi ve Cagliari'deki müzenin depolarına indirildi. Birkaç parça vitrine kondu; gerisi karanlıkta kaldı. Avrupa'nın en eski anıtsal heykel topluluğu, keşfedilmesinden sonra otuz yıl boyunca bir depo rafında bekledi.
O sandıkların içinde ne vardı peki? Kırılmadan önce bu taşlar neye benziyordu?
Ayakta duruyorlardı. Hepsi ayaktaydı: bacaklar hafif açık, gövde cepheden, bakış ileriye. Boyları 2 metre ile 2 buçuk metre arasındaydı; yani Tunç Çağı insanının bir buçuk katı. Yuvarlak heykel tekniğiyle, dört yandan dolaşılabilecek biçimde yontulmuşlardı — kabartma değil, hacim.
Yüzler, bir kez görüldüğünde akıldan çıkmıyor. Kaş kemeri ve burun tek bir keskin hatla, neredeyse mimari bir biçimde verilmiş. Ağız kısa bir çizik. Ve gözler: yüzeyin içine çekilmiş iki çukur, her birinin içinde iç içe iki daire. Göz bebeği yok, bakış yönü yok, ifade yok. İnsan yüzünün en bireysel yeri, burada bir işarete dönüştürülmüş. Araştırmacıların bir kısmı bunda güç ve büyü iması görür; kesin olan, bu gözlerin sizi değil, sizin ötesindeki bir şeyi gördüğü izlenimidir.
Üç tip figür var. En kalabalık grup boksörler. Gövdeleri çıplak, altlarında kısa ve uçları belirgin bir tür önlük; sağ kolda dövüş için bağlanmış bir eldiven ya da kol koruması, sol kol ise yukarı kalkmış ve başın üzerinde köşeleri yuvarlatılmış dikdörtgen bir kalkan tutuyor. Kalkan siper gibi değil, şemsiye gibi duruyor. Bu duruş, bronz heykelciklerden tanıdık bir tipin büyütülmüş hali: Lazio'daki Vulci antik kentinin Cavalupo nekropolünde bulunan ve uzun süre "rahip" sanılan bronz figür, aynı hareketi yapar. Cavalupo bronzu İÖ 9. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenir ve Sardunya işçiliğidir; yani ada, bu imgeyi İtalya yarımadasına ihraç edecek kadar kendine güveniyordu.
İkinci grup okçular. Başlarında Nuragik tipte, tepelikli ya da boynuzlu miğfer; sol elde yay, sırtta ya da yanda okluk, göğüste zırh; sağ el ise açık avuçla yukarı kalkmış. Bu el, ok atmaya hazırlanan bir elin hareketi değil. Selam mı, koruma mı, kutsama mı olduğu bilinmiyor. Üçüncü grup savaşçılar: kılıç ve kalkan taşıyan, daha ağır donanımlı figürler.
Fakat Prama Tepesi'nin taşları yalnızca insan değildi. Heykellerin arasından, ortalama bir insan boyunun altında kalan, taştan maketler çıktı: nuraghe modelleri. Adanın o koni biçimli kulelerinin küçültülmüş, elden geçirilmiş halleri; bir kısmı tek kuleli, bir kısmı birkaç kulenin bir avluya bağlandığı karmaşık tipte. Son kazı mevsimlerinde, dört köşeli ve teraslı, ender görülen bir tipin neredeyse bütün bir örneği bulundu. Bunlar oyuncak değil. Bugün hiçbiri ayakta kalmamış olan kule üstlerinin, korkulukların, taraçaların nasıl göründüğünü bize onlar anlatıyor. Aynı alanda, Sardunya'da "dev mezarları" denen anıtsal mezarların önüne dikilen tipte dikili taşlar da vardı — yüzü, kolu, hiçbir şeyi olmayan ham taş bedenler.
Ve işte bu, Prama Tepesi'nin en ince hikâyesidir. Ada, yüzyıllar boyunca ölülerinin başına yüzsüz taşlar dikti. Sonra bir noktada biri o taşa göz açtı, burun verdi, kol taktı, kalkan tutturdu. Soyut olandan insan biçimine geçiş, bu tepede elle tutulur hale geliyor.
Lilliu bu heykellere Yunancadan ödünç bir sözcükle "kolossoi" dedi; devler, titanlar. Üsluplarını nasıl adlandıracağı konusunda ise uzmanlar hâlâ anlaşamıyor: Lilliu geometrik bir dil görüyordu, Tronchetti Doğu etkisini öne çıkardı, bazı araştırmacılar hiçbir aileye sokulamayacak bir tek örnek olduğunu savunuyor. Ortak kabul gören tek şey ölçeğin anlamı: Batı Akdeniz'de bu boyutta, bu sayıda, yuvarlak yontulmuş insan heykelinden oluşan daha eski bir topluluk bilinmiyor. Mısır'ın taş ustalarından sonra, Yunan dünyasının o tanıdık dikilmiş genç erkek heykellerinden, kouroslardan önce, bu tepede duruyorlar.
Duruyorlardı. Çünkü hiçbiri bulunduğu yerde ayakta değildi.
Bu, Prama Tepesi'nin çözülemeyen bilmecesidir ve her şeyin başladığı yerdir: heykeller bulunmadı, kalıntıları bulundu.
Tabloyu düşünün. Yolun kenarına dizilmiş mezarlar, mezarların üstünde kaideleriyle dikilmiş devler, hepsi doğuya bakıyor. Sonra bir gün o hat yıkılıyor. Heykeller devrilmiş değil, parçalanmış. Baş gövdeden ayrılmış, kalkanlar ufalanmış, bacaklar kırılmış; parçalar nekropolün geniş bir kesimine serpilmiş, toprağa karıştırılmış, üzerine dolgu atılmış. Restoratörler taşı elden geçirirken bir şey daha fark etti: kalkarenitin bir bölümü, eski bir yangının ısısıyla gevrekleşmişti. Yani orada, bir noktada, ateş de vardı.
Bunu kim yaptı?
İlk ve en çekici cevap Kartaca'dır. İÖ 6. yüzyılın sonlarından itibaren Kartaca Sardunya kıyılarına yerleşir, adanın verimli ovalarını ele geçirir ve Nuragik seçkinlerin siyasi dünyasını dağıtır. Bir işgalcinin, yerli bir hanedanın atalarını temsil eden iki buçuk metrelik taş adamları ayakta bırakması beklenmez. Lilliu'nun "kolossoi" adlandırmasının altında da bu sezgi yatıyordu: bunlar bir iktidarın kendini ilan ettiği anıtlardı, dolayısıyla yıkılmaları da siyasi bir edimdi. Alanda Kartaca dönemine ait seramikler ve mezarlar var; bunların bir kısmı doğrudan heykellerin parçalandığı ve döküldüğü katmanlarla ilişkili.
Ne var ki kazının en kritik buluntusu, bu senaryoyu beklenmedik bir yöne çekiyor. Devrilmiş bir heykelin altından çıkan bir Kartaca amforası parçası, İÖ 4. yüzyıldan daha eski olamaz. O parça heykelin altında kaldıysa, heykel ondan sonra oraya düşmüştür. Yani kırılma, Kartaca'nın adaya gelişinden iki yüzyıl kadar sonra olmuş olabilir. Mezarlıktaki en son Nuragik gömü de yine 4. yüzyıla tarihleniyor; bu tepe, taş adamların dikildiği günden sonra yüzyıllarca unutulmamış, kullanılmaya devam etmiş.
Bu yüzden ikinci bir açıklama güç kazanıyor: belki devleri kıran, onları dikenlerin torunlarıydı. Eski dünyada kutsal bir alanın kapatılması, bir imgenin işlevinin sona erdirilmesi için kırılması hiç duyulmamış bir uygulama değildir. Kullanılmayan adaklar gömülür, eskimiş kült heykelleri parçalanıp kutsal alanın içine defnedilir. Prama Tepesi'nde parçaların dağınık ama alanın dışına atılmamış olması, yani kırıkların mezarlığın kendi toprağında kalması, bu okumayı destekleyen ayrıntılardan biridir. Üçüncü ve en gösterişsiz olasılık da masada: yüzyıllar sonra bu toprağı tarla haline getiren biri, sapanın önündeki taş adamları engel olarak gördü ve kırıp gömdü.
Bir çatışma katmanı, yanmış bir yapı, ok başları, kemiklerde darbe izleri; savaşın arkeolojide bıraktığı o tanıdık imzalar burada toplu halde bulunmuş değil. Elimizdeki tek kesinlik, kırılmanın kaza olmadığıdır. Taş kendi başına 15 parçaya ayrılıp 15 ayrı yere savrulmaz.
Tarihlendirme tartışması bu belirsizliği büyütüyor. Heykellerin yapım tarihi için öne sürülen aralık geniş: bir uçta İÖ 13.-12. yüzyıl, yani Son Tunç Çağı; öbür uçta İÖ 9. yüzyıl. Radyokarbon sonuçları ve seramikler mezarlığın başlangıcını Son Tunç Çağı'na çekiyor; heykellerin kendisi için bugün en çok kabul gören aralık ise İÖ 900 ile 750 arası. Bu, mezarlıkla heykellerin aynı anda doğmadığı anlamına gelebilir: önce yola dizili kuyu mezarlar, kuşaklar sonra onların üstüne dikilen taş bekçiler. Lilliu, Tronchetti, Usai ve Bernardini gibi isimlerin yıllardır süren tartışması tam bu noktada dönüyor ve yöntem tartışmasıyla iç içe: hangi örnek neyi tarihliyor, bir çukur mezardan alınan kömür parçası heykelin yaşını söyleyebilir mi.
Yani Prama Tepesi'nin devleri hakkında bildiğimiz en sağlam şey, onların kırılmış olmasıdır. Kim, neden, hangi yüzyılda — hiçbiri kapanmış bir dosya değil.
2005'te, keşiften 31 yıl sonra, Prama Tepesi'nin sandıkları için para ayrıldı.
Taşlar Sassari yakınlarındaki Li Punti restorasyon merkezine taşındı. 2007'de başlayan ve 2012'ye uzanan çalışmanın bilimsel yönetimini arkeolog Antonietta Boninu üstlendi; koruma işinin denetimi restoratör Roberto Nardi'ye verildi. Masaya konan malzeme 5178 parçaydı ve toplam ağırlığı 10 tondu.
İş, dünyanın en büyük üç boyutlu yapbozuydu. Her parça önce zerre haline getirilmiş suyla, yüzeyini yormadan temizlendi. Yangından gevrekleşmiş kalkarenit sağlamlaştırıldı. Sonra asıl uğraş başladı: kırık yüzeylerin birbirine oturup oturmadığını tek tek denemek. Binden fazla parça, birbiriyle eşleşen kırığını buldu.
Ortaya çıkan sonuç şudur. Yeniden kurulabilen 38 heykel: 16 boksör, 5 okçu, 4 savaşçı ve 13 nuraghe maketi. Buna, hiçbir gruba bağlanamayan ama ait oldukları bedenin varlığını kanıtlayan tek başına parçalar eklendiğinde en az 6 heykel daha ortaya çıkıyor. Yani tepede bir zamanlar 44 taş figür vardı. 1975'ten 2017'ye uzanan kazı kampanyalarının toplam hasılası ise kabaca 10 bin parçadır: 15 baş, 27 gövde, 176 kol parçası, 143 bacak parçası ve 784 kalkan parçası.
2011'de ilk kalıcı sergi açıldı. 2014'ten itibaren topluluk ikiye bölünerek sergilenmeye başladı: bir bölümü Cabras'taki Giovanni Marongiu Kent Müzesi'nde, yani kazı alanından birkaç kilometre uzakta; gerisi Cagliari Ulusal Arkeoloji Müzesi'nde. Devler, kırk yıl sonra ilk kez ayakta duruyordu.
Ama hikâyenin asıl açılışı tepenin kendisinde oldu. 2014'te jeoradarla en az 6,6 hektarlık bir alan taranınca, toprağın altında yolların, yapıların ve yeni mezar hatlarının geometrik izleri göründü. Taramaları yürüten jeofizik profesörü Gaetano Ranieri, 16 hektara yayılan yerleşim izlerini anlatırken "küçük bir Pompei" ifadesini kullandı. Aynı yıl 16 yeni mezar, sandallı heykel ayakları ve çok kuleli nuraghe maketleri çıktı. 2015-2016'da, Alessandro Usai'nin yönettiği kazılarda nekropolün yanındaki iki Nuragik yapı araştırıldı; birinin tören işlevi taşıdığı, sonra Kartaca döneminde yeniden kullanıldığı anlaşıldı. Yapıların içinden Fenike üretimi kırmızı astarlı kaplar, bir bronz heykelciğin eli, bir hançer çıktı.
2021'de alanı yönetmek üzere, İtalya Kültür Bakanlığı'nın da ortak olduğu Mont'e Prama Vakfı kuruldu. 7 Mayıs 2022'de yeni bir duyuru geldi: kazıda iki boksörün gövdesi, bir baş ve çok sayıda parça bulunmuştu. Sonraki mevsimlerde Usai ve Maura Vargiu'nun yönetiminde yolun doğu kenarı boyunca yeni kuyu mezarlar, üç yeni nuraghe maketi açığa çıkarıldı.
Bugün bilinen mezar sayısı 150 civarında ve bunların çoğu hâlâ kazılmadı. Yani Prama Tepesi'nin devleri, tamamlanmış bir koleksiyon değil; büyümeye devam eden bir kadro.
Bu arada bir tanesi okyanusu geçti. Sardunya dilinde "iri" anlamına gelen sözcükten türetilen adıyla Manneddu denen boksör heykeli, 25 Mayıs 2023 ile 6 Aralık 2023 arasında New York'taki Metropolitan Sanat Müzesi'nde sergilendi. Yunan ve Roma salonlarının içinde, iki metrenin üstünde, kalkanını başının üzerinde tutarak durdu. Ziyaretçilere o daire gözlerle bakmadı; onların ötesine baktı. Metropolitan, 2025'in Mart ayında Prama Vakfı ile uzun vadeli bir işbirliği mutabakatı imzaladı.
Hikâyeyi başlatan adam bunların bir kısmını gördü. Sisinnio Poddi 2020 yılında, Eylül ayında öldü. Ölümünden sonra Battista Meli, ilk taşa çarpanın kendisi olduğunu, ama bunun önemli bir şey olduğunu anlayanın Poddi olduğunu söyledi. Kazı envanterindeki heykellerden biri Poddi'nin adını taşıyor.
Prama Tepesi'nin bize öğrettiği şey, bir uygarlığın kendisi hakkında bırakacağı en büyük kanıtın bile kaybolabileceğidir. 44 anıtsal heykel yapan bir toplum vardı; o heykeller kırıldı, toprağa gömüldü, 2500 yıl boyunca üzerinde buğday ekildi, bulunduktan sonra bir kuşak boyunca depoda bekledi, geceleyin yağmalandı. Yine de geri geldi. Çünkü taş, kırıldığında yok olmuyor; sadece bekliyor. Ve bugün Sinis yarımadasının o rüzgârlı tepesinde kazı hendekleri açık duruyor, altındaki 150 mezarın çoğu hâlâ kapalı ve kimse o toprağın daha kaç yüz bakmayan göz sakladığını bilmiyor.
Nöron Arkeoloji'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.