2026-10-08 · 22 dk
19. yüzyıl sonunda Çin eczanelerinde ejder
anyangoracle boneşang hanedanıçin yazısıyinxuBir ülkenin en eski yazısı, yüz yıl boyunca mide ağrısına ilaç diye öğütülüp içildi. Üzerindeki çizikler "süs" sanıldı; oysa her biri üç bin yıl önce bir kralın tanrılara sorduğu sorunun kaydıydı. Peki o kemiklerin nereden çıktığını tüccarlar neden kimseye söylemedi?
1899 yılının bir gününde, Pekin'in ilaç dükkânlarından birinin raflarında, kâğıda sarılmış halde bekleyen bir mal vardı: longgu, yani ejder kemiği. Çin'in geleneksel eczacılığında yüzyıllardır bilinen bir maddeydi bu. Toz haline getirilip merhem yapılırdı, kesik yaralarına basılırdı, kanamayı durdurmak için kullanılırdı; bazı reçetelerde sıtma nöbetlerine, bazılarında baş dönmesine ve sinir zayıflığına iyi geldiği yazılıydı. Kemiklerin gerçekten ejderden geldiğine inanan eczacılar vardı, inanmayanlar vardı; ama kimse fazla soru sormuyordu. Toprakta bulunan eski, ağırlaşmış, mineralleşmiş kemik parçaları toplanır, çuvallara doldurulur, taşra tüccarları eliyle büyük şehirlerin dükkânlarına ulaşır, orada dirhemle satılırdı. Yani Çin tarihinin en eski yazılı belgeleri, binlerce yıl boyunca, havanda dövülüp hastalara yutturuluyordu.
O yıl bu malı eline alan kişinin adı Wang Yirong'du. Sıradan bir müşteri değildi: başkentteki İmparatorluk Akademisi'nin başındaki adamdı ve ömrünü eski tunç kapların üzerindeki yazıları, mühür yazısını, kadim işaretleri çözmeye vermiş bir uzmandı. Çin'de o tarihe kadar bilinen en eski yazı, yaklaşık 3 bin yıl öncesine, Zhou hanedanının tunç kaplarına dayanıyordu. Wang'ın elindeki kemik parçasının üzerinde ise ona hem tanıdık hem bütünüyle yabancı gelen çentikler vardı. Çizikler rastgele değildi. Düzenliydiler, tekrar ediyorlardı, satır oluşturuyorlardı. Yazıyla uğraşan bir adamın gözü, yazıyı tesadüften ayırmayı bilir.
Bu anın nasıl geçtiğine dair iki farklı anlatı dolaşır. Daha çok sevilen hikâye şudur: Wang sıtmaya yakalanmış, verilen reçetede ejder kemiği varmış, ve eczacı bu kez kemikleri toz etmeyi ihmal ettiği için parçalar bütün halde eline geçmiş. Daha sıkıcı ama belgesel olarak daha sağlam görünen anlatı ise, kemikleri ona bir antika tüccarının getirdiğini söyler. Hangisi doğru olursa olsun, sonuç aynıdır: Wang parçaların üzerindeki işaretlerin, bilinen her şeyden daha eski bir Çin yazısı olduğunu anladı ve dükkânda ne kaldıysa satın aldı. Arkadaşı, dönemin tanınmış yazarı ve koleksiyoncusu Liu E ile birlikte üzerlerine eğildiler. Nereden geldiklerini sordular. Kimse söylemedi.
Wang Yirong'un bu soruyu sormak için fazla zamanı olmadı. Bir yıl sonra, 1900'de, Boxer ayaklanması sırasında yabancı güçler Pekin'e girdiğinde kendi hayatına son verdi. Koleksiyonu oğlunda kaldı; oğlu da onu Liu E'ye sattı. Liu E eline geçen binlerce parçanın kopyalarını 1903'te bir kitapta yayımladı ve böylece bu yazı ilk kez akademik dünyanın ortasına düştü. Bugün bu yazıya Çince'de jiaguwen denir; yani kabuk ve kemik yazısı. Çünkü işaretler iki şeyin üzerine kazınmıştı: sığır kürek kemikleri ve kaplumbağa karın kabukları.
Bu keşfin en acı tarafı, keşiften önce ne kadarının yok edildiğini kimsenin bilememesidir. Toprak sahipleri ve köylüler, tarlalarından çıkan kemikleri satarken bir şeyi öğrenmişlerdi: üzerinde çizik olanlar alıcıyı kuşkulandırıyordu, "kusurlu mal" sayılıyordu, daha az para ediyordu. Çözüm basitti. Kazıyorlardı. Yani Çin uygarlığının en eski cümleleri, satış değerini artırmak için, bıçakla silinip düzgün bir yüzeye dönüştürülüyordu. Wang Yirong'un eline, kazınmayı atlamış bir parça geçmiş olmasa, binlerce yıllık bir arşivin tamamı sessizce ilaç olarak tüketilip gidecekti.
Elde yazı vardı ama yer yoktu. Bir buluntunun nereden çıktığını bilmiyorsanız, elinizdeki şey tarih değil, yalnızca bir nesnedir: ne kadar eski olduğunu, hangi kentte, hangi tabakada, hangi başka nesnelerin yanında durduğunu söyleyemezsiniz. Kemikleri satan tüccarların tam olarak istediği şey de buydu.
Çünkü tüccarlar için kaynağın gizli kalması servet demekti. Bir kez bir koleksiyoncunun bu parçalara bilim adına para ödediği duyulduktan sonra, fiyatlar hızla yükseldi; kemiğin tanesi, bir köylünün aylık kazancının katlarına satılmaya başladı. Aradaki tüccar, alıcı ile tarla arasındaki tek köprüydü ve o köprüyü yıkmaya hiç niyeti yoktu. Bu yüzden sistemli biçimde yalan söylediler. Parçaların Henan eyaletindeki Tangyin ilçesinden geldiğini, bir başkası bambaşka bir kasabadan geldiğini, bir diğeri uzak bir dağ yöresinden çıktığını anlattı. Bilim insanları on yıl boyunca kendilerine çizilen yanlış haritalarda dolaştı.
Düğümü çözen kişi, dönemin en titiz yazı bilginlerinden biri olan Luo Zhenyu oldu. Tüccarların anlattıklarıyla parçaların fiziksel özelliklerini, üzerlerindeki toprağı, hangi mevsimlerde piyasaya çıktıklarını karşılaştırdı; satıcıları sıkıştırdı, kendi adamlarını yollayarak izi sürdü. 1908'de gerçeğe ulaştı. Kemikler, Henan'ın kuzeyindeki Anyang kentinin kuzeybatı kıyısında, Xiaotun adlı bir köyün tarlalarından çıkıyordu. Luo Zhenyu'nun o köyde öğrendiği şey de şuydu: oradaki çiftçiler bu kemikleri ve kabukları yıllardır her sürümde buluyor, üzerindekileri kazıyıp ilaç tüccarlarına satıyorlardı. Sadece bir tarlanın bir mevsimde verdiği hasat, bugün bir müzenin omurgasını kurabilecek büyüklükteydi.
Kaynağın bilinmesi işleri bir süre daha kötüleştirdi. Anyang'daki köyde, bilimsel kazıdan önce, kaçak kazı çılgınlığı başladı. Köylüler tarlalarına derin çukurlar açtı, aileler buluntu hakkı yüzünden birbirine girdi, kemikler parça parça kırılarak satıldı çünkü iki parça bir parçadan fazla para ediyordu. Piyasa aynı zamanda sahteyle doldu: üzerine yeni kazınmış uydurma işaretler taşıyan gerçek kemikler, yabancı misyonerlere ve koleksiyonculara gerçek fiyatından satıldı. Çin'in en eski yazılı mirasının önemli bir bölümü, bu yıllarda ülkenin dışına çıktı.
Devletin bu alana girmesi 1928'in sonbaharında oldu. Yeni kurulan Çin'in merkezî araştırma kurumu Academia Sinica, yani Merkez Araştırma Kurumu, Anyang'a bir ekip gönderdi. O yılın ekim ayında, kabuk ve kemik yazısı üzerine çalışan Dong Zuobin'in küreği toprağa girdi ve Çin arkeolojisinin modern tarihi başladı. Kısa süre sonra kazıların yönetimi, bugün Çin arkeolojisinin kurucusu sayılan Li Ji'ye geçti. 1928 ile 1937 arasında, dokuz yılda 15 kazı mevsimi yapıldı. Çıkan 20 bin dolayındaki yazılı parça, o güne kadar bulunanların beşte birine denkti; ama kazıların asıl kazancı rakam değildi. Artık her parçanın hangi çukurdan, hangi derinlikten, hangi yapının yanından çıktığı kayda geçiyordu. Yazı bir yere ait olmuştu: Anyang'ın altındaki o 30 kilometrekarelik alan, eski kayıtlarda Yin denen son Shang başkentiydi. Bugün buraya Yinxu, yani Yin Harabeleri denir.
Ve 1936'da, 13. kazı mevsiminde, o dokuz yılın en büyük anı yaşandı. Toprakta açılan ve numarası YH127 olarak kayda geçen bir çukurun içinde, yazılı kemikler üst üste, tabaka tabaka yığılmış halde duruyordu. Tek bir çukurdan 17 bin 96 yazılı parça çıktı; neredeyse tamamı tek bir kralın, Wu Ding'in dönemine aitti. Çukuru kazarak boşaltmak parçaların birbirinden kopmasını göze almak demekti. Bu yüzden ekip olağanüstü bir karar verdi: içindekilerle birlikte toprak bloğunun tamamını kesip çıkardılar ve tonlarca ağırlığındaki o bloğu yüzlerce kilometre öteye, laboratuvara taşıdılar. Ayıklama işi masa başında, aylar süren bir sabırla yapıldı. Bugün o çukura Çin'in en eski kütüphanesi ya da en eski devlet arşivi denmesinin nedeni budur. Bir yıl sonra savaş başladı, kazılar durdu ve o koleksiyon yıllarca ülke içinde, Nanjing'den Kunming'e ve oradan Tayvan'a kadar sandıklar içinde yol aldı.
Peki bu kemiklerin üzerinde ne yazıyordu? Cevap, bir uygarlığın kendisine dair en samimi belgesidir: korkuları.
İşlem şöyleydi. Önce malzeme hazırlanırdı. Sığırın kürek kemiği ya da kaplumbağanın karın kabuğu temizlenir, kazınır, düzleştirilir, parlatılırdı. Sonra kemiğin arka yüzüne, sıralar halinde, mercimek biçiminde sığ oyuklar açılırdı; bu oyuklar kemiği belli yerlerden inceltmek, yani çatlamanın nereden başlayacağını denetlemek içindi. Ardından kâhin, kızdırılmış bir madeni çubuğu bu oyuklardan birine bastırırdı. Kemik ısınır, genleşir ve kuru bir sesle çatlardı. Ön yüzde, ısının bastığı yerin tam karşısında, dik bir gövdeden yana ayrılan bir çatlak belirirdi. Kâhin bu çatlağın açısına, derinliğine, kolunun hangi yöne gittiğine bakarak cevabı okurdu.
Bu sahnenin en güzel ayrıntısı şudur: çatlamanın o kısa, kuru sesi, Çince'de falcılık için kullanılan en eski sözcüğün kaynağıdır ve o sözcüğün işareti de doğrudan çatlağın kendisinden gelir. Dik bir çizgi, yanında ona eğik olarak eklenen kısa bir çizgi. Aynı işaret, 3 bin yıl sonra, bugünün Çincesinde hâlâ yazılıyor ve hâlâ "falla sormak" anlamına geliyor. Yazının bir hecesi, kırılan bir kemiğin sesinden türeyip bugüne kadar geldi.
Çatlak okunduktan sonra sıra kayda gelirdi. Kemiğin ön yüzüne, keskin bir aletle, bir tür tutanak kazınırdı; ve bu tutanağın kalıbı neredeyse bürokratik bir düzenlilik taşır. Önce tarih: Shang'ların 60 günlük döngüsündeki gün adı. Sonra sorumlu kâhinin adı. Sonra sorunun kendisi — ama soru biçiminde değil. Shang kâhinleri meseleyi iki önerme olarak ortaya koyardı; biri olumlu, biri olumsuz. "Yarın yağmur yağacak" ve "yarın yağmur yağmayacak". Bazı parçalarda bunun ardından kralın çatlaktan okuduğu yargı yer alır. Ve en değerli olanlarda, en sonda, sonradan eklenmiş bir not vardır: gerçekten ne olduğunu söyleyen doğrulama satırı. Yağmur yağdı mı, yağmadı mı. Yani elimizdeki şey yalnızca bir kehanet değil, kehanetin tutulup tutulmadığının da kaydıdır.
Soruların içeriği, bir devletin günlük endişe defteri gibidir. Hasat iyi olacak mı. Bu ay yağmur gelecek mi. Şu yöndeki halka sefer düzenlemek uğurlu mu. Ava çıkılsa ne olur. Ataya hangi kurban sunulmalı, kaç tane, hangi gün. Kraliçe doğum yapacak, bu doğum uğurlu mu. Ve bunların arasında, insanı birden 3 bin yıl ötesine bağlayan kişisel olanlar: kralın dişi ağrıyor ve bu ağrıya hangi atanın öfkesinin yol açtığını soruyor. Shang kralının dişi, Çin'in en eski yazılı belgelerinden birinin konusu.
Bu metinlerin bir başka özelliği, yazı tarihi açısından keşfin kendisinden bile şaşırtıcıdır. Bu, bir yazının ilk adımları gibi durmaz. Kabuk ve kemik yazısı, kazındığı ilk günden olgun bir sistemdir: binlerce ayrı işareti vardır, dilbilgisi işler, soyut kavramları, sayıları, olumsuzluğu, zamanı taşıyabilir. Bir yazı sistemi böyle doğmaz; böylesine ulaşmak yüzlerce yıl alır. Yani Anyang'daki kemikler, Çin yazısının başlangıcı değil, görebildiğimiz en eski halidir. Öncesi büyük olasılıkla vardı ve bambu şeritlere, tahtaya, ipeğe, deri ve dokumaya yazılmıştı. Hepsi çürüdü. Kemik ve kabuk, yalnızca çürümediği için konuşabildi. Bir uygarlığın hafızası, kâhinlerin kurban malzemesi olarak sert bir yüzey seçmesi sayesinde kurtuldu.
1976 ilkbaharında, Anyang'daki kazı ekibinin başında Zheng Zhenxiang vardı; alanda uzun yıllar çalışmış, Çin arkeolojisinin önde gelen kadın araştırmacılarından biriydi. Ekip, saray ve tapınak alanının kıyısındaki bir tarlada, Çin arkeolojisinin klasik aletiyle — oluk biçiminde uzun bir sondaj küreğiyle — toprağı noktalar halinde deniyordu. Belli bir derinlikte kürek, yapay dolgu toprağı getirmeye başladı; yani orada bir çukur açılıp yeniden doldurulmuştu. Ama alan çok küçüktü. Shang kral mezarlarının bilinen görüntüsüne hiç benzemiyordu: dev bir çukur yoktu, mezara inen uzun rampalar yoktu. Ekipte, kazmaya değmeyeceğini düşünenler oldu. Zheng Zhenxiang daha derine inilmesini istedi.
Çıkan şey, Shang arkeolojisinin bugüne kadarki en büyük armağanı oldu. Mezar, kayıtlara 5 numaralı mezar olarak geçti. Üstten bakıldığında 5,6 metreye 4 metrelik bir çukurdu; içinde ahşap bir gömü odası ve çürümüş bir lake tabut vardı. Önemli olan boyutu değildi. Önemli olan şuydu: bu mezar hiç soyulmamıştı.
Bunun ne kadar olağanüstü bir şey olduğunu anlamak için, aynı alanın kuzeyindeki kral mezarlığına bakmak gerekir. Orada, Shang krallarına ait devasa mezar çukurları kazılmıştır; her biri bir ev büyüklüğünde, rampalarla inilen, bütün bir hanedanın zenginliğini taşıyacak biçimde kurulmuş yapılar. Hepsi boştur. Hepsi, bazıları hanedanın yıkılışından kısa süre sonra olmak üzere, yüzyıllar içinde soyulmuştur. Shang krallarının mezarları, mimarileri ve ölçüleriyle nerede olduklarını haykırdıkları için kaybedildi. 5 numaralı mezar, mütevazı olduğu ve kral mezarlığının dışında, yaşayanların arasında kaldığı için kurtuldu.
İçinden 1900'ü aşkın nesne çıktı. 468 tunç eser: 200'den fazla tören kabı, 130 silah, 23 çan, aynalar, bıçaklar, küçük kaplan heykelleri. 755 yeşim eser; bunların bir kısmı gömüldükleri tarihte bile antikaydı, yüzlerce yıl önceki kültürlerden kalmış ve kuşaklar boyunca el değiştirmiş yadigârlardı. 564 kemik eser, ki içinde 500'den fazla saç tokası vardı. Firuze kakmalı fildişi kadehler. 63 taş, 11 pişmiş toprak nesne. Ve para olarak kullanılan, yaklaşık 6 bin 900 deniz kabuğu. Tunçlar arasında iki tane dört ayaklı dev kurban kazanı vardı; biri 128, öteki 117 kilo. Dört tane de geniş yüzlü tören baltası: Shang düzeninde askerî yetkinin simgesi, aynı zamanda infaz aleti. Baltalardan birinin üzerinde, ağızları açık iki ejderin arasında asılı duran bir insan başı betimlenmişti.
Ama mezarı tarih haline getiren şey, altın değeri olan hiçbir nesne değildi. Tunç kapların bir kısmının üzerinde bir ad kazınmıştı: Fu Hao.
Bu ad, 1976'da zaten tanıdıktı. Çünkü Anyang'dan çıkan kemiklerin arasında, bu kişiyi anan 200'den fazla kayıt vardı. Fu Hao, kral Wu Ding'in eşlerinden biriydi ve kemiklerdeki kayıtlara göre sıradan bir eş değildi. Kendi adına ordu yönetiyordu; kuzeydeki Tu halkına karşı, kuşaklardır süren çatışmayı bitiren seferin başında onun adı geçer. Dinî törenleri bizzat yürütüyor, kendi toprakları ve kendi vergi gelirleri bulunuyordu. Wu Ding, onun doğumu için kâhinlere soru sordurmuştu — o ikili kalıpla: "Fu Hao'nun doğumu uğurlu olacak" ve "Fu Hao'nun doğumu uğurlu olmayacak". Hastalandığında yine falla soruldu. Öldükten sonra bile ona kurban sunulup sunulmaması, hangi atanın yanına verileceği kemiklere kazındı.
Ve işte o an, arkeolojinin en nadir anlarından biri gerçekleşti. Yazılı bir kayıttaki bir ad, bir bedene kavuştu. Kemiklerde yüzlerce kez anılan kadının gömüsü, kendi mührünü taşıyan kaplarla birlikte, el değmemiş halde bulundu. Fu Hao'nun mezarı, Shang hanedanına ait bulunmuş tek bozulmamış kraliyet gömüsüdür. Çukurun kenarlarında 16 insan iskeleti, altında 6 köpek iskeleti vardı; Shang gömü törenlerinin, bugün okunması zor ama o düzenin merkezinde duran insan kurbanı pratiğinin açık kanıtı. Mezar, bir kadının gücünü de, o gücün üzerine kurulduğu şiddeti de aynı çukurun içinde, aynı anda belgeler.
Eczane rafından çıkan o parçaların en büyük etkisi, ne bir mezarda ne bir müzede görünür. Bir hanedanın gerçekten var olup olmadığı sorusundadır.
20. yüzyılın başında Çin'de ciddi bir tartışma yürüyordu: eski kayıtlarda anlatılan Shang hanedanı gerçek miydi, yoksa sonradan kurulmuş bir soy efsanesi mi? Elde tek dayanak, Shang'ların yıkılışından yaklaşık bin yıl sonra yazılmış tarih kitaplarıydı; bunların en ünlüsü Sima Qian'ın kaleme aldığı Shiji, yani Tarihçinin Kayıtları'ydı. O kitapta bir kral listesi vardı. Bin yıl sonra yazılmış bir listeye kim güvenebilirdi?
1917'de Wang Guowei, Anyang'dan çıkan kemiklerdeki kurban kayıtlarını taradı. Çünkü Shang kralları atalarına kurban sunuyor, atalarının adını kemiğe kazıyordu. Wang Guowei bu kayıtlardan 31 kral ve atanın adını çıkardı, aralarındaki soy bağını kurdu ve ortaya bütün bir hanedan şeceresi koydu. Sonra onu Tarihçinin Kayıtları'ndaki listeyle karşılaştırdı. Liste, ana hatlarıyla tutuyordu. Üstelik Wang Guowei, kemiklerin tanıklığıyla, Tarihçinin Kayıtları'nda birkaç atanın sırasının yanlış verildiğini gösterip düzeltti. Yani bin yıllık bir kitap, o kitabın yazılmasından bin yıl önce toprağa gömülmüş birincil belgelerle hem doğrulandı hem düzeltildi. Shang hanedanı o gün efsane rafından tarih rafına taşındı; ve Çin, dünyada belgeli tarihini bu kadar geriye götürebilen çok az ülkeden biri oldu.
Bugün bu yazının bilinen stoku yaklaşık 150 bin parçadır; dünyanın onlarca ülkesindeki müzelere, üniversitelere, özel koleksiyonlara dağılmış durumda. Parçalar üzerinde sayılan ayrı işaret sayısı 5 bin dolayında. Bunların yaklaşık 2 bini okunabiliyor; uzmanların hem biçimi hem anlamı hem sesi üzerinde kayıtsız şartsız anlaştığı işaretlerin sayısı ise daha da az, 1200 civarında. Geriye kalan 3 bin dolayında işaret, bir asrı aşan çalışmaya karşın hâlâ sessiz.
Neden sessiz kaldıklarını anlamak için şu gerçeğe bakmak gerekir: bu işaretlerin büyük kısmı ya yalnızca bir kez geçer ya da özel addır. Bir yer adı, bir boy adı, bir kâhinin adı, bir ata adı. Tek bir cümlede, tek bir kez görünen bir işaretin anlamını içeriğe bakarak kestirmenin yolu yoktur; karşılaştırma yapacak ikinci bir örnek yoktur. Mısır hiyerogliflerini çözmeye yarayan türden iki dilli bir anahtar, yani Rosetta Taşı gibi bir köprü metin de bu yazı için hiç bulunmadı. Üstelik parçaların çoğu kırık; cümle, tam anlamın gerektiği yerde bitiyor.
Çin bu duvarı aşmak için 2016'da alışılmadık bir yol denedi. Anyang'daki Çin Yazısı Ulusal Müzesi, çözülemeyen işaretler için resmî bir ödül ilan etti: yeterli kanıtla okunabilen her yeni işaret için 100 bin yuan, tartışmalı bir işarette son sözü söyleyebilene 50 bin yuan. İlanın üzerinden yıllar geçti; ödülü kazanabilen araştırmacı sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. Bu, ödülün az olmasından değil, kalan işaretlerin gerçekten çetin olmasından. Bugün aynı iş için başka bir yoldan da gidiliyor: bütün parçaların yüksek çözünürlüklü taranmış görüntüleri veri tabanlarına taşınıyor, kırık kenarları birbiriyle eşleştirip dağılmış parçaları yeniden birleştirmek, benzer işaretleri milyonlarca karşılaştırmayla tarayıp aile bağlarını bulmak için bilgisayarlar çalıştırılıyor. Elle yüz yılda yapılamayan eşleştirmelerin bir kısmı böyle ortaya çıkıyor. Yin Harabeleri 2006'da UNESCO'nun Dünya Mirası listesine girdi; kemiklerdeki yazı ise 2017'de, insanlığın belgesel hafızasını koruyan Dünya Belleği kütüğüne alındı.
Geriye, bu hikâyenin kendi içindeki o tuhaf simetri kalıyor. Shang kâhinleri, geleceği öğrenmek için kemiği ateşle çatlattılar; çatlağı okudular ve okuduklarını kemiğe kazıdılar. 3 bin yıl sonra aynı kemikler, hastalık iyileştirsin diye havanda dövülüp suyla içildi. İnsanlar yüzyıllar boyunca, farkında olmadan, kendi geçmişlerini ilaç niyetine yuttular. Sonunda o kemiklerin gerçekten iyileştirdiği şey, bir bedendeki hastalık değil, bir uygarlığın hafıza kaybı oldu. Ve Anyang'ın altında kazı hâlâ sürüyor; her mevsim yeni çukurlar açılıyor. Hâlâ okunmayı bekleyen 3 bin işaret, 3 bin yıl önce birinin bir soru sorduğu ve cevabı duyduğunu sandığı anın kaydı. Soruyu görebiliyoruz. Neyi sorduğunu henüz bilmiyoruz.
Nöron Arkeoloji'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.