2026-10-13 · 25 dk
Heinrich Schliemann'ın 1871-1873'te Çanakkale'deki Hisarlık höyüğünde Homeros'un Truva'sını ararken açtığı dev hendeği ve 1873'te çıkardığı Priamos
truvahisarlıkschliemannpriamos hazinesianadolu1873'te bir Alman tüccar, Çanakkale'de bir höyükte bulduğu altınları karısının boynuna takıp fotoğrafını çektirdi ve dünyaya "Güzel Helena'nın mücevherleri" diye duyurdu. Yanılıyordu: o altınlar Helena'dan bin yıl önce toprağa girmişti. Asıl Truva'yı ise onları ararken kazdığı hendek paramparça etmişti.
1868 yazında Çanakkale Boğazı'nın güney kıyısında, Troas ovasında at sırtında dolaşan kırk altı yaşında bir adam düşünün. Elinde bir kazma yok, yanında ekip yok. Sadece cebinde bir Homeros ve kafasında bir soru var: İlyada'da anlatılan şehir gerçekten var mıydı, varsa nerede? Bu adamın adı Heinrich Schliemann. Arkeolog değil. Tüccar.
Schliemann 1822'de Kuzey Almanya'da, Mecklenburg'daki küçük Neubukow kasabasında, yoksul bir papazın oğlu olarak doğdu. Gençliği bakkal çıraklığıyla, sonra bir gemi kazasıyla, ardından Amsterdam'da bir ticaret firmasında katiplikle geçti. Rusya'ya gönderildi, orada kendi işini kurdu, çivit boyası ve askeri malzeme ticaretiyle servet yaptı. Kırım Savaşı yılları bu servetin büyük ölçüde katlandığı yıllar oldu. Bir ara Kaliforniya'ya gitti, altına hücum döneminde Sacramento'da altın tozu alıp satan bir banka açtı. Kırklı yaşlarına geldiğinde bir ömür yetecek kadar zengindi ve ticareti bırakmaya karar verdi.
Kendi anlattığına göre bütün bu servet tek bir hayalin hazırlığıydı. Schliemann, 8 yaşındayken babasının hediye ettiği bir tarih kitabında alevler içindeki Truva'nın resmini gördüğünü, o gün bu şehri bir gün bulacağına yemin ettiğini yazdı. Güzel bir hikâye. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında onun mektuplarını ve günlüklerini satır satır inceleyen tarihçiler, bu çocukluk anısının büyük ihtimalle sonradan, ünlendikten sonra kurgulandığını ileri sürdüler. Schliemann'ın kendi hayatını anlatırken gerçeği süsleme alışkanlığı vardı ve bu alışkanlık, hikâyemizin en kritik anında yeniden karşımıza çıkacak.
O dönemde bilim dünyasının çoğunluğu, eğer Truva gerçekten varsa, onu Bunarbaşı denen bir tepede, bugünkü Pınarbaşı civarında arıyordu. Schliemann da oraya gitti, kazdı, aradığını bulamadı. Sonra kader onu bir İngiliz'le karşılaştırdı: Frank Calvert. Calvert ailesi Çanakkale'de yerleşik, konsolosluk işleri yürüten bir aileydi ve Frank yıllardır bölgenin antik kalıntılarıyla uğraşan, iyi eğitimli bir amatördü. Calvert'in kesin bir kanaati vardı: Homeros'un Truva'sı Bunarbaşı'nda değil, ovanın kuzeyinde, Hisarlık denen yapay tepedeydi. Hatta tepenin bir kısmı ona aitti ve orada küçük deneme kazıları bile yapmıştı. Ama büyük bir kazıyı finanse edecek parası yoktu.
Schliemann'ın parası vardı. Calvert'in fikri, Schliemann'ın serveti ve hırsıyla birleşti. Bu ortaklığın bedelini ileride Calvert ödeyecekti; çünkü Schliemann yazdığı kitaplarda Hisarlık fikrini zamanla büyük ölçüde kendi keşfi gibi sunacak, Calvert'in adı uzun süre gölgede kalacaktı.
Hisarlık, ovadan yaklaşık 30 metre yükselen, yassı tepeli bir höyüktü. Ve höyük, arkeolojinin en aldatıcı yapılarından biridir. Uzaktan doğal bir tepe gibi görünür. Oysa aslında yüzyıllar, hatta binyıllar boyunca aynı noktada kurulan, yıkılan, molozunun üzerine yeniden kurulan yerleşimlerin üst üste birikmesiyle oluşmuş bir insan eseridir. Kerpiç duvarlar çöker, yangın kalıntıları yayılır, yeni gelenler eskinin üstünü düzleyip yeni evler yapar. Böylece her kuşak, bir öncekinin mezarı üzerinde yaşar.
Schliemann bunun farkındaydı. Ama höyüğü okumayı bilmiyordu. Onun kafasındaki denklem son derece basitti: Homeros'un anlattığı şehir çok eski, kahramanlar çağına ait bir şehirdi. Demek ki en derinde olmalıydı. Yapılacak iş, üstteki her şeyi kaldırıp dibe inmekti.
1870 baharında izin beklemeden küçük bir deneme kazısı yaptı. Ardından Osmanlı hükümetinden resmi kazı izni olan fermanı aldı. İznin şartı açıktı: çıkacak buluntuların yarısı Osmanlı Devleti'ne, İstanbul'daki Müze-i Hümayun'a, yani İmparatorluk Müzesi'ne ait olacaktı. 1871 sonbaharında Schliemann işçileriyle birlikte tepeye geri döndü.
Bundan sonra olanları anlamak için bir pastayı düşünün. Kat kat, her katı ayrı bir dönemden bir pasta. Akıllı biri bu pastayı incelemek isteseydi, her katı ayrı ayrı açar, ne olduğunu kaydeder, sonra bir alttakine geçerdi. Schliemann ise pastayı ortasından, tepeden tabana bıçakla yardı.
1871, 1872 ve 1873 kazı mevsimlerinde, zaman zaman yüzü aşkın işçiyle çalışarak höyüğü kuzeyden güneye kesen devasa bir hendek açtı. Bugün bile Truva ören yerini gezenler bu yarığı görür; arkeologlar ona hâlâ "Schliemann hendeği" der. Hendek ilerledikçe kerpiç duvarlar, taş temeller, çanak çömlek kırıkları, yanık tabakaları sökülüp atıldı. Schliemann'ın gözünde bunların çoğu, asıl hedefe giden yolu tıkayan moloz yığınıydı. Oysa o molozun bir kısmı, tam da aradığı dönemin kendisiydi.
Bugün bildiğimiz kadarıyla Hisarlık'ta 9 ana yerleşim katı bulunur. En altta, yaklaşık MÖ 3000 civarına tarihlenen Truva I yer alır. En üstte ise Helenistik ve Roma dönemlerinin İlion'u, yani Truva IX vardır; Büyük İskender'in ziyaret ettiği, Romalıların kendi atalarının şehri sayıp onurlandırdığı kent. Arada üç bin yılı aşkın bir süre boyunca kurulmuş, yıkılmış, yeniden kurulmuş şehirler uzanır. Üstelik her ana katın kendi içinde onlarca ara evresi vardır.
Homeros'un anlattığı savaş ise geleneksel olarak MÖ 13. ve 12. yüzyıllara, yani Geç Tunç Çağı'na yerleştirilir. Bu döneme karşılık gelen katlar Truva VI ve Truva VII'dir. Yani höyüğün en dibinde değil, orta-üst kesiminde. Schliemann'ın kazmaları tam da bu katlardan geçerek aşağı indi. Aradığı şehrin kalıntılarının önemli bir kısmını, onu ararken kendi eliyle yok etti.
Hendek derinleştikçe Schliemann alttan ikinci büyük yerleşime ulaştı. Burada kalın sur duvarları, rampa biçimli bir giriş, yanık izleri taşıyan yapılar buldu. Her şey yerine oturuyor gibiydi: Güçlü bir kale, büyük bir yangın, yani yakılıp yıkılmış bir şehir. Schliemann bu katı, bugün Truva II dediğimiz yerleşimi, Homeros'un Truva'sı ilan etti. Rampayı İlyada'daki Skaia Kapısı'yla, büyük yapıyı Kral Priamos'un sarayıyla eşleştirdi.
Sorun şuydu ki Truva II, MÖ 2500 civarına, yani Erken Tunç Çağı'na aittir. Truva Savaşı'nın geleneksel tarihinden 1000 yıldan fazla öncesine. Schliemann, Priamos'u Priamos'tan bin yıl önce yaşamış insanların evinde aramaktaydı.
O sırada bunu bilmesinin imkânı yoktu; çanak çömleğe dayalı tarihleme yöntemleri henüz emekleme dönemindeydi. Ama arkeolojinin ileride "Schliemann'ın hatası" diye anacağı şey sadece yanlış bir tarih değil, o tarih uğruna yok edilen bilgiydi. Kazılan bir katman bir daha asla geri gelmez. Ve Schliemann, 1873 baharında bu hendekte, bir duvar dibinde, hayatının en büyük anını yaşamak üzereydi.
1873 Mayıs'ının sonları. Kazı mevsimi bitmek üzere. Schliemann'ın kendi anlatımına göre, Truva II'nin sur duvarının yakınında, "Priamos'un sarayı" dediği yapının dibinde çalışırken toprağın içinde bakır bir nesnenin kenarını fark etti. Ve onun ardında, bir an parlayan bir şey gördü: altın.
Ondan sonrasını hep kendi kitabındaki haliyle anlattı. İşçilerin buluntuyu görmesini istemedi; hem çalınmasından hem de haberin Osmanlı yetkililerine ulaşmasından çekindiği anlaşılıyor. Bu yüzden işçilere vakitsiz bir dinlenme molası ilan etti. Ardından, çökmek üzere olan toprak duvarın altına kendisi girdi ve büyük bir bıçakla nesneleri tek tek topraktan kazıyarak çıkardı. Bu sırada karısı Sophia'nın yanında durduğunu, çıkan parçaları şalına sararak kulübeye taşıdığını yazdı.
Peki ne çıkmıştı topraktan? Önce bakır bir kalkan ya da tepsi benzeri bir nesne, bakır kazanlar, mızrak uçları. Sonra altından bir şişe, altından ve elektrumdan kadehler, gemi biçimli, iki yanından içilen altın bir kap. Gümüş vazolar. Ve en göz kamaştırıcısı: iki büyük altın taç. Bunlar, ince altın zincirlerin uçlarına asılmış yüzlerce küçük altın yaprak ve figürden oluşan, takan kişinin alnından omuzlarına dökülen ağır başlıklardı. Bunlara binlerce minik altın boncuk, halka, küpe ve bilezik eşlik ediyordu.
Schliemann bu buluntuya bir isim verdi ve isim, gerçeğin önüne geçti: Priamos'un Hazinesi. İki büyük taca da "Helena'nın Mücevherleri" dedi. Ona göre bu mücevherler, Truva düşerken telaşla bir sandığa doldurulmuş, kaçırılamadan yangının altında kalmış kraliyet hazinesiydi. Az sonra Atina'da çekilecek bir fotoğraf, bu hikâyeyi bütün dünyaya taşıyacaktı: Genç Sophia Schliemann, başında o ağır altın taç, boynunda gerdanlıklarla objektife bakıyor. Bu fotoğraf, 19. yüzyıl arkeolojisinin belki de en ünlü görüntüsü oldu.
Ancak hikâyenin kendisi, üzerinde çalışılmaya başlandıkça çatlak vermeye başladı. Her şeyden önce Sophia o günlerde Truva'da değildi. Babasının ölümü nedeniyle Atina'ya dönmüştü. Schliemann bunu daha sonra bir mektubunda dolaylı olarak kabul etti; onu sahneye, arkeolojiye ilgisini artırmak için koyduğunu yazdı. Bundan sonra araştırmacılar daha zor sorular sormaya başladı. Kazı günlüğündeki tarihler ile yayımlanan anlatımdaki tarihler birbiriyle tam örtüşmüyordu. Bazı tarihçiler, hazinenin tek bir noktada, tek bir sandık halinde bulunmadığını, Schliemann'ın kazı sezonu boyunca farklı yerlerden çıkan parçaları tek bir büyük keşif gibi bir araya getirmiş olabileceğini öne sürdü. Bu tartışma bugün de tam olarak kapanmış değil. Ama şu kadarı genel kabul görüyor: Buluntuların kendisi gerçek ve Truva II dönemine ait. Bu altınlar sahte değil. Sahte olan, onlara giydirilen hikâyeydi.
Ve şimdi asıl gerilim başlıyordu. Fermanın şartı açıktı; buluntuların yarısı Osmanlı'ya ait olacaktı. Kazıda Osmanlı hükümetini temsil eden bir gözlemci memur da bulunuyordu. Schliemann ise hazineyi bölüşmeye hiç niyetli değildi. Altınları gizlice kazı alanından çıkardı ve Calvert ailesinin de yardımıyla, Çanakkale üzerinden deniz yoluyla Atina'ya kaçırdı. Hazine Osmanlı topraklarından çıktıktan sonra Schliemann buluşu dünyaya duyurdu. Gazetelerde, kitabında, konferanslarda Priamos'un Hazinesi'nden söz edildi. Avrupa çalkalandı.
İstanbul'daki tepki sert oldu. Osmanlı hükümeti Atina'da Schliemann'a dava açtı. Dava uzun sürdü ve 1875'te sonuçlandı. Mahkeme Schliemann'ın Osmanlı hükümetine 10 bin frank tazminat ödemesine karar verdi. Schliemann ise burada tipik bir hamle yaptı. 50 bin frank ödedi; hükmedilenin tam beş katı. Ayrıca Müze-i Hümayun'a bazı eserler bağışladı. Bu cömertliğin bir hesabı vardı: Osmanlı'yla ilişkisini onarıp Hisarlık'a yeniden kazı izni almak istiyordu. Hazine ise artık tamamen ve kalıcı olarak onundu.
Schliemann bundan sonra hazineyi Avrupa'nın büyük müzelerine teklif etti. Paris'teki Louvre ve Londra'daki British Museum ile görüşmeler oldu. Çeşitli nedenlerle bunlar sonuç vermedi. Sonunda, 1881'de, hazineyi "Alman halkına" bağışlamaya karar verdi. Karşılığında Berlin'in fahri hemşehrisi ilan edildi ve hazine, imparatorluk başkentinde Schliemann adına ayrılmış salonlarda sergilenmeye başladı. Priamos'un altınları yeni bir yuvaya kavuşmuş gibiydi. O yuvanın kaderini ise henüz kimse kestiremezdi.
Berlin'de geçen yarım yüzyıl, hazinenin en sakin dönemiydi. Ziyaretçiler camekânların önünde durup "Helena'nın Mücevherleri"ne baktı. Schliemann'ın kendisi ise bu dönemde Hisarlık'a geri döndü. Kazılarına artık daha disiplinli bir mimar ve arkeolog olan Wilhelm Dörpfeld de katılıyordu. 1890'daki son kazı sezonunda ikisi, Truva VI katında Yunanistan'daki Miken saraylarından tanıdıkları türden çanak çömlek parçalarına rastladı. Bu, Homeros'un kahramanlar çağıyla çağdaş bir katmanın Truva II değil, çok daha yukarıdaki Truva VI olabileceğinin ilk ciddi işaretiydi. Schliemann ertesi yıl için yeni bir kazı planlamaya başladı. Ama 1890'ın 26 Aralık günü, kulak rahatsızlığından kaynaklanan bir hastalık sonucu Napoli'de öldü. Kendi hendeğinin hatasını görmeye başlamıştı; düzeltmeye ömrü yetmedi.
Ardından gelen kırk yılda, Priamos'un Hazinesi'nin adı yanlış olsa da değeri tartışılmazdı. Sonra 1939 geldi.
İkinci Dünya Savaşı başladığında Berlin müzeleri değerli koleksiyonlarını korumaya almaya başladı. Truva altınları 1941'de üç sandığa yerleştirildi ve Berlin Hayvanat Bahçesi'nin yanında yükselen dev bir beton yapıya taşındı. Bu, Nazi rejiminin şehri hava saldırılarından korumak için inşa ettirdiği uçaksavar kulelerinden biriydi; kalın duvarlarıyla hem bir savunma mevzii hem de bir sığınaktı. Hazine savaşın son yıllarını burada, bombardımanın altında geçirdi.
1945 baharında Kızıl Ordu Berlin'e girdi. Kulenin içinde, Berlin'deki tarih öncesi koleksiyonun sorumlusu Wilhelm Unverzagt bekliyordu. Unverzagt, şehrin teslim olduğu kaotik günlerde üç sandığın başından ayrılmadı. Yağmacıların ya da başıboş askerlerin eline geçmesinden korkuyordu. Sandıkları, düzenli bir teslim süreciyle Sovyet yetkililerine bırakmayı tercih etti. Mayıs sonu ile Haziran başında sandıklar Sovyetler tarafından teslim alındı. Haziran sonunda ise Truva'nın altınları, savaştan sonra Almanya'dan toplanan sanat eserlerine el koymakla görevli Sovyet ekiplerinin gözetiminde Moskova'ya doğru yola çıktı.
Ve sonra hazine ortadan kayboldu.
Savaştan sonraki on yıllar boyunca Batı'da yaygın kanı, Priamos'un altınlarının Berlin'in yıkıntıları arasında yok olduğu, eritildiği ya da yağmalanıp dağıtıldığı yönündeydi. Sovyetler Birliği ise bu konuda tek kelime etmedi. Sorulduğunda, hazinenin nerede olduğuna dair bilgisi olmadığını söyledi. Arkeologlar Truva II'yi anlatırken artık müzede değil, yalnızca eski fotoğraflarda var olan nesnelerden söz eder oldu. Bu altınlar, yaklaşık 4500 yıl önce bir Anadolu kentinin toprağına gömülmüş, 1873'te gün ışığına çıkmış ve 72 yıl sonra yeniden karanlığa gömülmüştü. Bu kez bir höyüğün değil, bir devletin sırrının içine.
Gerçek şuydu: Hazine, Moskova'daki Puşkin Müzesi'nin kapalı depolarında, kayıt dışı tutuluyordu. Müzenin içinde bile bundan haberi olanlar bir avuç insandı. Sırrı tutanların bir kısmı öldü, bir kısmı emekli oldu. Soğuk Savaş sürdükçe sandıklar açılmadı, açıldıysa bile kimse bundan söz etmedi.
Duvar ancak Sovyetler Birliği'nin dağıldığı yıllarda çatladı. 1991'de, eski Sovyet arşivlerini araştıran iki sanat tarihçisi, Konstantin Akinşa ve Grigori Kozlov, Amerikan bir sanat dergisinde savaş sonrası Sovyetler'e götürülen sanat eserleri üzerine bir makale yayımladı ve Truva hazinesinin Moskova'da olduğunu ileri sürdü. Rus hükümeti iki yıl kadar sustu. Sonunda 1993'te, hazinenin Puşkin Müzesi'nde bulunduğunu resmen kabul etti.
1996 Nisan'ında, Berlin'den çıkışından yaklaşık 51 yıl sonra, Priamos'un altınları Puşkin Müzesi'nde ilk kez halka sergilendi. Bir zamanlar Sophia'nın başında fotoğraflanan taç, camın ardında yeniden ışığa çıktı. Koleksiyonun altın ağırlıklı bölümü Moskova'da kalırken, Schliemann'ın Berlin'deki koleksiyonundan gelen diğer bazı Truva parçaları St. Petersburg'daki Ermitaj Müzesi'ne gitmişti.
Ama hazine ortaya çıktı diye kavga bitmedi. Aksine, yeni başladı. Almanya, eserlerin savaş sırasında yasa dışı biçimde götürüldüğünü, iade edilmesi gerektiğini savundu. Rusya ise savaş sırasında Sovyet halkının uğradığı devasa kültürel kayıpları, yağmalanan müzeleri, yakılan kiliseleri ve kütüphaneleri hatırlattı. 1990'ların sonunda çıkardığı bir yasayla, savaş sonrası getirilen kültür varlıklarının büyük kısmını Rus devletinin mülkü saydı. Ve bu iki ülkenin tartışmasının yanında, üçüncü bir ses daha vardı: Türkiye. Hazinenin asıl çıktığı topraklar Anadolu'ydu ve bu altınlar en başında Osmanlı Devleti'nin onayı olmadan ülkeden çıkarılmıştı. Bugün Priamos'un Hazinesi hukuken üç ayrı ülkenin farklı gerekçelerle sahiplendiği, ama fiilen Moskova'da duran bir koleksiyondur.
Bu kavga, Truva'nın kendisinin ne olduğu sorusuyla kıyaslandığında yine de küçük kalır. Çünkü hazine yanlış katmandan çıkmıştı. O halde Homeros'un şehri nerede, hangi katmandaydı? Ve gerçekten var mıydı?
Schliemann'ın ölümünden sonra Dörpfeld, 1893 ve 1894'te Hisarlık'ta kazılara devam etti ve Truva VI'nın görkemli sur duvarlarını ortaya çıkardı. Özenle işlenmiş taş bloklardan oluşan, eğimli yüzeyli, kuleli bu surlar, Schliemann'ın Truva II'de bulduklarından çok daha etkileyiciydi. Dörpfeld, Homeros'un şehrinin bu olduğuna kanaat getirdi. 1930'larda ise Cincinnati Üniversitesi'nden Carl Blegen yönetimindeki bir Amerikan ekibi, katmanları çok daha titiz bir yöntemle yeniden inceledi. Blegen'e göre Truva VI bir depremle yıkılmıştı. Hemen üzerine kurulan ve bir yangınla son bulan Truva VIIa ise Homeros'un anlattığı savaşa daha iyi uyuyordu. Truva VI mı, Truva VIIa mı sorusu o günden beri tartışıldı. Ama artık bir konuda uzlaşma vardı: Homeros'un çağına ait Truva, Schliemann'ın Priamos'a bağladığı katmanın çok yukarısındaydı.
Yine de büyük bir sorun kalıyordu. Hisarlık'taki kale, oldukça küçüktü. Truva VI'nın kalesi, büyük bir imparatorluğun başkenti olmaktan çok, güçlü bir beyin ikametgâhına benziyordu. Homeros'un anlattığı on yıl süren kuşatmaya, kalabalık müttefik ordulara dayanabilecek bir şehir burası olamaz gibiydi. Pek çok bilim insanı bu yüzden Truva Savaşı'nı büyük ölçüde edebi bir kurgu, belki gerçek bir çatışmanın abartılmış yankısı olarak görmeye başlamıştı.
1988'de tablo yeniden değişti. Tübingen Üniversitesi'nden Manfred Korfmann, Hisarlık'ta yeni ve uzun soluklu bir kazı dönemi başlattı. Korfmann'ın ekibi bu kez kaleyle yetinmedi. Kalenin güneyindeki düzlüğe, yerin altını kazmadan tarayan manyetik ölçüm cihazlarıyla baktı. Ve toprak altında bir şeyler gördü. Kaleden yüzlerce metre uzakta, ana kayaya oyulmuş bir hendek izi. Bu hendek, kalenin çevresinde çok daha geniş bir alanı çeviriyordu. Yani Truva VI döneminde kale yalnız değildi; etrafında evleriyle, sokaklarıyla geniş bir aşağı şehir uzanıyordu. Korfmann'a göre bu yerleşim, birkaç bin kişilik bir nüfusu barındırabilecek, döneminin bölgesel ölçekte önemli bir ticaret merkeziydi.
Korfmann'ın elinde bir koz daha vardı: Hitit arşivleri. 20. yüzyılda çözülen Hitit çivi yazılı tabletlerinde, Anadolu'nun batısındaki bir krallıktan, Wilusa adlı bir ülkeden söz ediliyordu. Dilbilimciler uzun zamandır bu adın Yunanca İlios, eski biçimiyle Wilios ile ilişkili olabileceğini düşünüyordu. Üstelik Hitit Kralı II. Muvatalli'nin MÖ 13. yüzyılın başlarında Wilusa kralıyla yaptığı bir antlaşma vardı ve bu kralın adı Alaksandu idi. Homeros'un destanında Paris'in diğer adının Aleksandros olması, bu benzerliği daha da çarpıcı kılıyordu. Başka Hitit metinlerinde ise Ahhiyava adlı bir güçle Wilusa yüzünden yaşanan bir anlaşmazlıktan söz ediliyordu. Pek çok araştırmacı, Ahhiyava'yı Homeros'un Akhalar dediği Miken Yunanlarıyla özdeşleştirdi.
Bu noktada ortaya çıkan tablo şuydu: Geç Tunç Çağı'nda Hisarlık'ta büyük bir aşağı şehre sahip, Hitit dünyasıyla diplomatik ilişkiler içinde, adı Wilusa olan bir krallık vardı ve Ege'nin karşı kıyısındaki güçlerle zaman zaman sorun yaşıyordu. Bu, Homeros'un anlattığı savaşın aynen yaşandığı anlamına gelmiyordu. Ama destanın, gerçek bir coğrafya ve gerçek bir siyasi ortam üzerine kurulmuş olabileceğini gösteriyordu.
Her bilim insanı buna ikna olmadı. 2001'de Almanya'da Korfmann'ın çalışmalarını tanıtan büyük bir Truva sergisi açıldığında, Tübingen Üniversitesi'nden eski tarihçi Frank Kolb sert bir eleştiri başlattı. Kolb'a göre Korfmann'ın ekibi, aşağı şehrin büyüklüğünü ve önemini eldeki kanıtın izin verdiğinden çok daha fazla abartmıştı. Hendek gerçekten bir savunma hendeği miydi? Taranan alanın her yerinde yoğun yerleşim var mıydı? Bu tartışma kısa sürede akademik bir tartışmanın sınırlarını aştı, gazete sayfalarına taştı ve 2002'de Tübingen'de iki tarafın karşı karşıya geldiği bir sempozyumla doruğa ulaştı. Sonuçta kimse diğerini tam olarak ikna edemedi. Ama tartışmanın kendisi bir şeyi açıkça gösterdi: Truva, bilim dünyası için hâlâ kapanmamış bir dosyaydı.
Korfmann 2005'te öldü. Kazılar bir süre başka yabancı ekiplerle sürdü. 2013'ten itibaren ise yönetimi Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nden Rüstem Aslan devraldı ve Hisarlık'ta ilk kez bir Türk ekibi kazı başkanlığını üstlendi. Truva ören yeri 1998'de UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmişti. 2018'de ise ören yerinin yakınında Truva Müzesi açıldı.
Bu müzenin açılışından önce, hikâyeye dair küçük ama anlamlı bir dönüş yaşandı. 2012'de Philadelphia'daki Pennsylvania Üniversitesi Müzesi, 1960'larda satın aldığı ve Truva kökenli olduğu düşünülen bir grup altın takıyı Türkiye'ye iade etti. Bu takılar Schliemann'ın hazinesinin parçası değildi, ama aynı döneme ve aynı üsluba aitti. Bugün Truva Müzesi'nde sergileniyorlar. Böylece Truva II'nin ustalarının elinden çıkmış altınlar, Schliemann'ın kazmasından yaklaşık 140 yıl sonra, ilk kez kendi toprağında bir vitrine girmiş oldu.
Priamos'un Hazinesi ise hâlâ Moskova'da. Adı hâlâ yanlış; çünkü Priamos'tan bin yıl önce yaşamış, adlarını hiç bilmediğimiz insanlara aitti. "Helena'nın Mücevherleri" hiçbir zaman Helena'nın olmadı. Hazineyi çıkaran adam onu yanlış katmana bağladı, onu bulduğu ülkeden kaçırdı, hikâyesini süsledi ve onu ararken asıl aradığı şehrin bir kısmını yok etti. Yine de Schliemann'ın hendeği olmasaydı Hisarlık belki uzun yıllar daha basit bir tepe olarak kalacak, Wilusa ile İlios arasındaki köprü belki hiç kurulmayacaktı.
Belki de Truva'nın asıl dersi budur. Bir höyük gibi, hakikat de katman katman birikir. Her kuşak bir öncekinin hatası üzerine kendi bilgisini inşa eder. Schliemann pastayı ortasından yardı ve kaybettiği şeyler geri gelmeyecek. Ama o yarığın kenarında duran her yeni arkeolog, toprağın ona söylemeye çalıştığı şeyi bir öncekinden biraz daha iyi duyuyor. Ve Hisarlık'ın altında hâlâ kazılmamış, hiçbir kazmanın dokunmadığı aşağı şehir sessizce bekliyor.
Nöron Arkeoloji'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.