2026-10-17 · 29 dk
Polatlı yakınlarındaki Frig başkenti Gordion'da 1957'de Rodney Young'ın elli metrelik tümülüsün içine tünel açarak ulaştığı, kapısı hiç olmayan ardıç ve çam ağacından mezar odasını anlatır. Bölüm, buradan çıkan cenaze ziyafetinin kalıntılarının şarap, bira ve baldan yapılmış karışık içkiyi ve mercimekli kuzu yahnisini nasıl ortaya koyduğunu; ağaç halkalarının odayı MÖ 740 civarına tarihleyerek gömülen kişinin Kral Midas olamayacağını göstermesini ve Kimmer
gordionmidasfrigtümülüspolatlı1957'de arkeologlar Anadolu'nun ortasındaki dev bir toprak tepenin içine yetmiş metrelik tünel kazdı ve hiç kapısı olmayan bir odanın duvarını delip içeri girdi. İçeride altın yoktu; bir masa kurulmuş, kazanlar boşaltılmış, cenaze ziyafeti henüz bitmişti sanki. Herkes bu odada Kral Midas'ın yattığını düşündü ama ağaç kütüklerinin halkaları başka bir şey söyledi.
Ankara'dan batıya, Polatlı'ya doğru giderken toprak sararmaya başlar. Ufuk genişler, ağaçlar seyrekleşir, rüzgâr önünde hiçbir engel bulamaz. Yassıhüyük köyüne yaklaştığınızda ovanın düzlüğünü bozan bir şey gözünüze çarpar. Önce bir tepe sanırsınız. Biraz daha yaklaşınca fazla düzgün olduğunu fark edersiniz: kubbe gibi kusursuz yuvarlak, yamaçları aynı eğimle iniyor, tepesi yumuşak bir kavisle bitiyor. Bu bir tepe değil. Bunu insanlar yaptı, toprağı sepet sepet taşıyarak.
Bugün yaklaşık 53 metre yüksekliğinde, tabanının çapı 300 metreyi bulan bu yapay dağa Büyük Tümülüs deniyor. Çevresinde irili ufaklı 100'den fazla benzeri var. Bazıları neredeyse dümdüz olmuş, bazıları hâlâ birer kabarcık gibi duruyor. Hepsi aynı şeyi gösteriyor: burası bir zamanlar bir krallığın merkeziydi ve bu krallık ölülerini toprağın altına gömüp üstüne dağ yığardı.
O krallık Frigya'ydı. Frigler, Tunç Çağı'nın büyük imparatorlukları çöktükten sonra, milattan önce 12. yüzyıldan itibaren Orta Anadolu'da öne çıkan bir halktı. Hititlerin boşalttığı yaylada yavaş yavaş güç topladılar ve milattan önce 9. ile 8. yüzyıllarda Anadolu'nun en kudretli devletlerinden birine dönüştüler. Başkentleri Sakarya Irmağı'nın kıyısında, Porsuk Çayı'nın ona karıştığı yerin yakınında kurulmuştu. Antik yazarlar buraya Gordion diyordu.
Kentin kalbi, ovadan yükselen bir höyüğün üstündeki surlu sarayıydı. Taş temelli, ahşap kirişli, büyük salonlu yapılar vardı, eski Yunan mimarisindeki megaron planına benzeyen dikdörtgen saraylar. Bazılarının tabanı renkli çakıl taşlarından yapılmış mozaiklerle döşenmişti. Bu çakıl mozaikler, bilinen en eski desenli taban döşemeleri arasında sayılıyor. Kentin dışında aşağı şehir, onun da ötesinde nekropol, yani ölüler kenti uzanıyordu. Tümülüsler orada, ovaya serpilmiş gibi duruyordu.
Gordion adı çoğumuza iki hikâyeyi hatırlatır. Birincisi düğüm. Efsaneye göre kentin kurucusu sayılan Gordias'ın arabası bir tapınakta duruyordu ve boyunduruğu öyle karmaşık bir düğümle bağlanmıştı ki onu çözen Asya'ya hükmedecekti. Büyük İskender milattan önce 333'te buraya geldi ve anlatılara göre düğümü çözmek yerine kılıcıyla kesti. İkinci hikâye ise Gordias'ın oğlu olarak bilinen kral, Midas.
Midas'ı Yunan mitolojisinden tanırız. Dokunduğu her şey altına dönüşen, sonunda yiyeceğinin ve içeceğinin bile altın kesildiğini görünce dehşete düşen kral. Ya da bir müzik yarışmasında Apollon yerine Pan'ı tercih ettiği için kulakları eşek kulağına çevrilen kral. Ama Midas yalnızca bir masal kahramanı değil. Asur kralı II. Sargon'un yıllıklarında, milattan önce 717 ile 709 arasına tarihlenen kayıtlarda, Muşki ülkesinin kralı Mita diye anılan bir hükümdar geçiyor. Tarihçiler bu Mita'nın Frig kralı Midas olduğu konusunda büyük ölçüde hemfikir. Herodotos da Midas'ın Delfoi'deki Apollon tapınağına bir taht adadığını yazıyor. Yani Midas, gerçekten yaşamış, Asur'la diplomasi ve savaş yürütmüş, adı Yunan dünyasına kadar ulaşmış bir kraldı.
Böyle bir kralın başkentinde, böyle bir dağın altında kim yatıyor olabilirdi? 20. yüzyılın ortasında bu sorunun cevabı neredeyse kendiliğinden belliydi. Ovanın en büyük tümülüsü, kentin en ünlü kralına ait olmalıydı. Köylüler de, ziyaretçiler de, kazıcılar da ona Midas'ın tümülüsü demeye başlamıştı. Gordion'da ilk bilimsel kazıları 1900 yılında Alman Körte kardeşler, Gustav ve Alfred yapmış, birkaç küçük tümülüsü açmışlardı. Ama devasa olana kimse dokunamamıştı. Onun içine girmek için yarım yüzyıl daha beklemek gerekecekti.
1950'de Pennsylvania Üniversitesi'ne bağlı müzenin, yani Pennsylvania Müzesi'nin kazı ekibi Gordion'a geldi. Başlarında Amerikalı arkeolog Rodney Young vardı. Young yıllarca sarayın bulunduğu höyükte çalıştı, ama gözü sürekli ovadaki o büyük kubbedeydi. Sorun açıktı: tümülüs devasa bir toprak yığınıydı ve mezar odası onun içinde herhangi bir yerde olabilirdi. Tepeden aşağı kazmak yıllar alırdı, onlarca metrelik toprağı kaldırmak gerekirdi ve yapının kendisi zarar görürdü. Kör bir tünel açıp şansa güvenmek ise aylarca boş yere toprak oymak anlamına gelebilirdi.
Daha önce Körte kardeşlerin ve başka kazıcıların deneyimi bir ipucu veriyordu. Frig tümülüslerinde mezar odası çoğu zaman yığının tam ortasında değil, merkezden biraz kaymış bir noktadaydı. Ayrıca mezar soyguncularının tüneli de bu tümülüslerin kaderiydi. Pek çok tümülüs antik çağda ya da sonradan yağmalanmıştı. Ama bu tepe, yüzeyden bakıldığında, dokunulmamış görünüyordu.
1955'te Young, arkeolojide o güne kadar pek görülmemiş bir yöntemi denedi. Sondaj yapmak için bir petrol ve maden sondaj makinesi getirtti ve tümülüsün tepesinden aşağıya doğru delikler açmaya başladı. Matkap toprağı geçti, sonra daha sert bir katmana çarptı. Çıkan örneklerde taş parçaları vardı. Sondajlar sürdükçe bir tablo belirdi. Toprağın derinliklerinde, kil ve taş molozdan oluşan bir örtünün altında bir şey duruyordu. Ve bu şeyin merkezi, tümülüsün tepesinin tam altında değil, güneybatıya doğru kaymıştı.
1957'de kazı başladı. Ekip tümülüsün güneybatı eteğinden, ovanın seviyesinden, içeriye doğru yatay bir tünel kazmaya koyuldu. Tünel yaklaşık 70 metre uzunluğa ulaşacaktı. Her metre zahmetliydi. Yukarıda onlarca metre toprak vardı ve tünelin çökmemesi için desteklenmesi gerekiyordu. İşçiler karanlıkta, toz içinde, kazıdıkları her sepet toprağı dışarı taşıyarak ilerledi. Sondajın gösterdiği hedefe adım adım yaklaşıyorlardı.
Sonunda taşa ulaştılar. Mezar, kalın bir taş moloz yığınıyla örtülmüştü. Moloz kaldırıldıkça arkasında ahşap belirdi. Ama bu sıradan bir ahşap duvar değildi. Önce dev ardıç kütüklerinden yapılmış bir dış kabuk çıktı. Kütükler kaba yontulmuştu, birbirine yaslanmış, odanın çevresini bir kasa gibi sarıyordu. Onun arkasında ikinci bir duvar vardı: düzgünce biçilmiş, birbirine titizlikle geçirilmiş çam kalaslar. Mezar odası, bir kutunun içindeki bir kutu gibi tasarlanmıştı.
Ve en tuhaf olan şuydu: hiçbir yerde kapı yoktu. Ne bir eşik, ne bir giriş koridoru, ne de sonradan örülmüş bir geçit. Duvarlar her yönden kesintisizdi. Bu oda, bir kez kapatıldıktan sonra içine kimsenin girmeyeceği düşünülerek inşa edilmişti. Mezar yapıcılar önce bir çukur açmış, ahşap odayı içine kurmuş, ölüyü ve eşyalarını yukarıdan, henüz açık olan çatıdan içeri indirmiş, sonra çatıyı kalın kirişlerle kapatmışlardı. Ardından odanın çevresini ve üstünü taşla doldurmuş, üzerine kil sermiş ve en sonunda da o dev toprak yığınını yükseltmişlerdi.
Bu tasarımın bir amacı vardı ve amacına ulaşmıştı. Hiçbir soyguncu tüneli odaya varmamıştı. Mezar, 2.500 yılı aşkın bir süre, kapatıldığı gün nasılsa öyle kalmıştı.
Young'ın ekibi ahşap duvarda bir açıklık kesmek zorunda kaldı. Kapı olmadığı için, girmenin tek yolu duvarı delmekti. Kalaslar kesildi, bir pencere açıldı ve içeriye ışık tutuldu. Ekip üyeleri sonraki yıllarda o anı anlatırken içeriden gelen kuru, eski ahşap kokusundan ve ilk bakışta gördükleri sessiz düzenden söz edeceklerdi.
Oda yaklaşık 6 metreye 5 metre büyüklüğündeydi, tavanı insanın rahatça ayakta durabileceği yükseklikteydi. Bir köşede, odanın kuzey tarafında, bir adamın iskeleti yatıyordu. Bir zamanlar katlanmış kumaşların, belki renkli örtülerin üzerinde uzanmış olmalıydı. Kumaşlar büyük ölçüde çürümüştü ama izleri kalmıştı. Çevresinde, yerde ve duvarlara çakılmış çivilere asılı halde, bronz kaplar duruyordu. Ahşap mobilyalar, tavanın ağırlığı altında bir kısmı çökmüş olsa da, yerlerindeydi.
Bir şey ise hemen dikkat çekti. Bir şey eksikti. Bu, efsaneye göre dokunduğu her şeyi altına çeviren kralın mezarı olmalıydı. Ama odada tek bir altın parça yoktu. Gümüş de yoktu. Değerli taş da yoktu. Parıltı vardı, ama bu altının değil, tunçun parıltısıydı.
Odanın envanteri çıkarıldığında, buranın bir hazine sandığı değil, adeta bir şölen salonu olduğu anlaşıldı. Yerde üç büyük bronz kazan duruyordu, her biri demir üç ayaklı sehpaların üzerine oturtulmuştu. İkisinin kenarında, kanatlı insan başlı figürler, yani sirenler şeklinde tutamak süsleri vardı. Üçüncüsünün kenarında boğa başları bulunuyordu. Bu kazanlar küçük değildi; içlerine yüzlerce litre sıvı alabilirlerdi.
Kazanların çevresinde, sayıları 100'e yaklaşan bronz kâseler vardı. Pek çoğu ortasında yuvarlak bir kabarıklık bulunan, avuç içine oturacak türden içki kâseleriydi. İki kova ise sanat eseri sayılacak inceliktedi: biri aslan başı, diğeri koç başı şeklinde dökülmüş, tutamaklı törensel kaplar. Bunlar sıvıyı kazandan alıp kâselere dağıtmak için kullanılmış olmalıydı.
Mobilyalar ayrı bir şaşkınlık kaynağıydı. Dokuz masa vardı. Sekizi sade, biri olağanüstü. O tek masa, şimşir ve porsuk gibi farklı renkli ağaçlardan yapılmış kakmalarla süslenmiş, ayakları kıvrımlı, karmaşık geometrik desenlerle bezenmiş bir başyapıttı. Young ona biçiminden ötürü pagoda masası adını vermişti. Bir de iki büyük, desenli ahşap pano vardı. Young bunları ilk başta taht arkalıkları sandı. Yıllar sonra bu ahşap eserleri ayrıntılı olarak inceleyen Amerikalı arkeolog Elizabeth Simpson, bunların aslında servis sehpası olduğunu, şölende kapların konduğu ayaklı tezgâhlar olarak kullanıldığını gösterdi. Simpson'ın çalışmaları sayesinde ölünün yattığı yerin de bir yatak değil, oyulmuş bir kütükten yapılmış bir tabut olduğu anlaşıldı.
Odada ayrıca bronz kemerler ve yüzlerce bronz fibula, yani kumaşları tutturmak için kullanılan çengelli iğneler vardı. Bunlar kısmen kumaş torbalar içinde, kısmen dağınık halde bulundu. Hepsi Frig tunç işçiliğinin ne kadar ileri olduğunu gösteriyordu.
Peki bu kadar kazan, kâse ve masa ne içindi? Cevabın bir kısmı gözle görülebiliyordu. Kâselerin ve kazanların dibinde, kurumuş, sarımsı, kabuk gibi bir tortu vardı. Odanın bir köşesindeki pişmiş toprak çömleklerde de benzer kalıntılar duruyordu. 1957'de ekip bu tortulardan örnekler aldı, kaplara koydu ve Pennsylvania Müzesi'nin depolarına gönderdi. Örnekler orada, yaklaşık 40 yıl, kimse onlara dokunmadan bekledi. O dönemin teknolojisiyle bu tortuların ne olduğunu kesin olarak söylemek mümkün değildi.
1990'ların sonunda, aynı müzede çalışan biyomoleküler arkeolog Patrick McGovern bu örnekleri yeniden ele aldı. McGovern, antik içecekleri ve yiyecekleri kimyasal kalıntılarından tanımlama üzerine uzmanlaşmıştı. Ekibiyle birlikte tortuları kızılötesi spektrometri, gaz kromatografisi ve kütle spektrometrisi gibi yöntemlerle inceledi. Her yöntem bir parça daha ekledi.
Kazanlardaki ve kâselerdeki tortuda üzümün kimyasal imzası sayılan tartarik asit vardı. Bu, şarap demekti. Arpa birasının kalıntılarında karşılaşılan kalsiyum oksalat vardı. Bu da bira demekti. Bir de balmumunun izleri vardı, bunun anlamı balın, büyük olasılıkla bal şarabının, karışıma katılmış olmasıydı. Yani Frigler bu şölende ayrı ayrı şarap, bira ve bal şarabı içmemişti. Üçünü aynı kazanda karıştırmışlardı. Bugünün damağına tuhaf gelebilecek bu karışım, McGovern'ın ifadesiyle bir tür Frig grogu idi. Antik Yunan yazarlarının, kuzeydeki ve doğudaki halkların şarabı başka içkilerle karıştırarak içtiğine dair küçümseyici notları vardı. Gordion'un kazanları, bu geleneğin somut bir kanıtını ortaya koyuyordu.
Çömleklerdeki yiyecek kalıntıları da çözüldü. Bunlar kuzu ya da keçi etiyle yapılmış bir yahninin izleriydi. Et önce ateşte kızartılmış, sonra mercimekle birlikte pişirilmişti. Zeytinyağı, bal, şarap kullanılmış ve yemek anason ya da rezene gibi bir baharatla tatlandırılmıştı. Etin kemikten ayrılmış küçük parçalar halinde olduğu, kalıntıların kimyasından anlaşılıyordu.
Bu bulgular, odadaki tablonun anlamını değiştirdi. Burası yalnızca ölünün yanına eşya bırakılan bir mezar değildi. Gömüden önce, büyük olasılıkla tümülüsün yakınında, kalabalık bir cenaze ziyafeti verilmişti. Yüze yakın kâse, yüze yakın konuğa işaret ediyor olabilirdi. Konuklar yahniyi yemiş, kazanlardan dağıtılan karışık içkiyi içmiş, ölüyü uğurlamıştı. Sonra o şölende kullanılan kaplar, masalar, sehpalar, hatta bir kısmı yıkanmadan, dibinde son yudumların tortusuyla birlikte, mezar odasına indirilmişti. Kral, kendi cenaze ziyafetinin artıklarıyla birlikte gömülmüştü.
Bu keşif bilim çevrelerinin dışında da yankı uyandırdı. 2000 yılında Pennsylvania Müzesi'nde, kalıntılardan yola çıkarak yeniden üretilen bir menüyle bir akşam yemeği verildi. Amerikalı bir bira üreticisi de McGovern'la birlikte üzüm, arpa ve bal içeren bir içki geliştirip piyasaya sürdü ve ona Midas Touch, yani Midas'ın Dokunuşu adını verdi. Şaşırtıcı bir ironiydi. Efsanede Midas'ın dokunuşu her şeyi altına çeviriyordu. Gerçek mezarda ise altın yoktu, ama o dokunuş bir içkiye, bir sofraya dönüşmüştü.
Yine de en büyük soru hâlâ cevapsızdı. Bütün bu tören, bütün bu emek, bu dağ gibi tümülüs kimin içindi? Herkes Midas diyordu. Ama mezarın içinde bunu söyleyen hiçbir yazı yoktu. Ölünün adı hiçbir kaba kazınmamıştı. Ve cevap, beklenmedik bir tanıktan, mezarın duvarlarını oluşturan ağaçlardan gelecekti.
Önce kemiklere bakalım. Odada yatan adamın iskeleti incelendiğinde, 60 ile 65 yaş arasında öldüğü, boyunun yaklaşık 1.59 metre olduğu sonucuna varıldı. Antik dünya için oldukça uzun bir ömürdü. Bu bilgi kendi başına çok şey söylemiyordu, ama kronoloji tartışmasında bir parça olarak yerini alacaktı.
Asıl mesele tarihti. Young ve ekibi mezarı Midas'a bağlarken antik yazarların verdiği tarihlere dayanıyordu. Coğrafyacı Strabon, Kimmer adlı bir göçebe halkın Frigya'yı istila ettiğini ve Midas'ın bu felaket karşısında boğa kanı içerek öldüğünü anlatıyordu. Kilise tarihçisi Eusebios'un kronolojisi Midas'ın ölümünü milattan önce 696 ya da 695 yılına yerleştiriyordu. Başka bir antik kronoloji yazarı Julius Africanus ise 676'yı veriyordu. Hangisi alınırsa alınsın, Midas'ın ölümü milattan önce 7. yüzyılın başlarına düşüyordu. Büyük Tümülüs'ün de o sıralarda yapıldığı varsayılıyordu.
Ama mezar odası ahşaptan yapılmıştı ve ahşap, kendi tarihini içinde taşır. Her yıl bir ağaç gövdesine yeni bir halka ekler. Yağışlı yıllarda halka geniş, kurak yıllarda dar olur. Aynı bölgede, aynı dönemde büyüyen ağaçlar aynı iklimi yaşadığı için aynı geniş ve dar halka dizilerini taşır. Bu desenleri ağaçtan ağaca, yapıdan yapıya üst üste bindirerek yüzyıllar, hatta binyıllar boyunca uzanan bir takvim kurulabilir. Bu bilim dalına dendrokronoloji, yani ağaç halkalarıyla tarihleme denir.
1970'lerden itibaren Amerikalı arkeolog Peter Kuniholm, Cornell Üniversitesi'ndeki ekibiyle birlikte Anadolu ve Ege için böyle bir takvim kurmaya girişti. Eski evlerin kirişlerinden, camilerin tavanlarından, arkeolojik kazılardan binlerce ahşap örnek topladı. Gordion bu çalışmanın kalbindeydi, çünkü Büyük Tümülüs'ün ardıç kütükleri olağanüstü uzun ömürlü ağaçlardan geliyordu. Bazı kütükler yüzlerce halka barındırıyordu ve bu da tarih zincirine çok uzun bir halka dizisi katıyordu.
Burada bir zorluk vardı. Halka dizisi, ağaçların hangi yıllarda büyüdüğünü göreli olarak, yani birbirine göre gösteriyordu. Ama bu dizinin takvimdeki tam yerini, günümüze kesintisiz bağlanan bir zincir olmadan sabitlemek mümkün değildi. Ekip bu sorunu radyokarbon tarihlemeyle çözdü. Halka dizisi boyunca, aralarındaki yıl farkı kesin olarak bilinen çok sayıda örnek alınıp her birinin radyokarbon değeri ölçüldü. Bu değerlerin oluşturduğu eğri, atmosferdeki radyokarbonun yıllar içindeki dalgalanmalarını gösteren standart eğriyle karşılaştırıldı. İki eğrinin dalgaları üst üste oturduğunda, yüzen halka dizisi takvimde sabitlenmiş oldu.
Hesaplar birkaç kez gözden geçirildi, yeni ölçümler ve düzeltmelerle sonuç inceltildi. Sonunda varılan tarih şuydu: Büyük Tümülüs'ün mezar odasında kullanılan ağaçların en dış halkaları, yani kesildikleri yıl, milattan önce 740 dolayına düşüyordu. Kütüklerden bazılarında kabuğun hemen altındaki son halka korunduğu için bu tarih, ağacın kesildiği yılı birkaç yıllık bir hata payıyla veriyordu. Mezar yapıcıların ahşabı uzun süre bekletmeden, kesildikten kısa süre sonra kullandığı düşünülüyordu.
Bu, tartışmayı kökünden sarstı. Milattan önce 740'ta yapılmış bir mezar, milattan önce 696'da ya da 676'da ölmüş bir krala ait olamazdı. Aradaki fark yarım yüzyılı, belki daha fazlasını buluyordu. Üstelik Asur kayıtları Mita'nın, yani Midas'ın, 717 ile 709 arasında hâlâ hayatta ve etkin olduğunu gösteriyordu. Kendisi diplomatik mektuplarda anılırken, onlarca yıl önce gömülmüş olamazdı.
O halde odada yatan adam kimdi? Kesin bir isim söylemek mümkün değil, çünkü mezar hiçbir yazı bırakmadı. Ama tarihler bir ihtimali güçlü biçimde öne çıkarıyor. Midas'ın tahta çıkışı büyük olasılıkla 8. yüzyılın ortalarına, yani tümülüsün yapıldığı döneme yakın bir zamana denk geliyordu. Bu durumda Büyük Tümülüs, Midas'ın kendisi için değil, Midas'ın gömdüğü biri için yapılmış olmalıydı. Büyük olasılıkla babası ya da ondan hemen önce tahtta oturan hükümdar için. Efsaneler Midas'ın babasının adını Gordias olarak verir. Ama Frig krallarının adları geleneklerde dönüşümlü olarak Gordias ve Midas biçiminde tekrarlandığı için, bu ismin kime ait olduğu da kesin değil. Bu yüzden pek çok araştırmacı ölüyü adıyla anmaktan kaçınıyor ve ondan yalnızca Büyük Tümülüs'ün kralı diye söz ediyor.
Bu yorum, odadaki ziyafete de yeni bir anlam katıyor. O şöleni düzenleyen, yüze yakın konuğa kazanlardan içki dağıtan, ölüyü tunçlarla ve kakmalı masalarla uğurlayan, ardından ovanın üzerine o dev tepeyi yığdıran kişi, büyük olasılıkla genç kral Midas'ın kendisiydi. Tahtını meşrulaştırmanın, gücünü göstermenin ve atasına saygısını sunmanın bundan daha görkemli bir yolu olamazdı. Yani mezar Midas'ın değil, ama Midas'ın eseri olabilir. Kralı aradığımız yerde onu bulamadık, ama belki de onun ilk büyük işini bulduk.
Ve 60'lı yaşlarında ölmüş bir adam, uzun bir saltanatın sonunda gömülmüş bir hükümdar portresine de uyuyor. Kemiklerin söylediğiyle ağaçların söylediği, birbirini tutan bir hikâye anlatıyor.
Ağaç halkaları yalnızca mezarın tarihini değiştirmedi. Gordion'un kendi hikâyesinin en dramatik sahnesini de yeniden yazdı.
Young'ın ekibi 1950'lerde sarayın bulunduğu höyükte kazarken kalın bir yangın tabakasına rastlamıştı. Sarayın büyük salonları, depoları, yan yana dizili uzun işlik binaları yanarak çökmüştü. Kül ve kömürleşmiş kirişlerin altında, bıraküldıkları yerde donup kalmış binlerce eşya vardı: tahıl öğütmek için sıralanmış taş değirmenler, dokuma tezgâhlarına ait yüzlerce ağırşak, tahıl dolu kaplar, fildişi süsler, eşyalar. Bir zamanlar canlı bir sarayın günlük hayatı, alevlerin içinde mühürlenmişti.
Bu yangının açıklaması, antik metinler göz önüne alındığında, apaçık görünüyordu. Kimmerler gelmiş, başkenti yakıp yıkmış, Midas da umutsuzluk içinde canına kıymıştı. Strabon'un anlattığı sahne, toprağın altındaki küllerle birebir örtüşüyor gibiydi. Yangın tabakası onlarca yıl boyunca Kimmer istilasının kanıtı olarak okundu ve 700 dolayına tarihlendi.
Ama yangın tabakasındaki kömürleşmiş tahıllar, kirişler ve diğer organik kalıntılar yeni radyokarbon ölçümlerine ve ağaç halkası incelemelerine tabi tutulduğunda, 2000'lerin başında bu tarihin tutmadığı ortaya çıktı. Kazının o dönemki yöneticisi Mary Voigt'ın ve meslektaşlarının yayımladığı sonuçlara göre saray, milattan önce 800 dolayında yanmıştı. Yani Kimmerlerin gelişinden yaklaşık bir asır önce. Midas'ın tahta çıkmasından da önce.
Bu, yangını kimin çıkardığı sorusunu da baştan açtı. Tabaka dikkatle yeniden incelendiğinde bir düşman saldırısının izlerine rastlanmadı. Yanık katmanda savaşın beklenen kalıntıları, ok uçlarıyla dolu bir savunma hattı, yıkılmış surlar görülmüyordu. Buna karşılık bazı belirtiler, yangın çıktığı sırada sarayda büyük bir yeniden yapılanma çalışmasının sürdüğünü gösteriyordu. Bazı binalar yenilenmenin ortasındaydı. Pek çok araştırmacıya göre en akla yakın açıklama, kalabalık işliklerin bulunduğu, ahşap kirişlerle dolu bir sarayda çıkan büyük bir kaza yangınıydı. Belki bir ocaktan sıçrayan kıvılcım, belki devrilen bir kandil. Kesin nedeni bilmiyoruz. Ama bildiğimiz şu: sarayı Kimmerler yakmadı.
Yangından sonra yaşananlar ise Friglerin kararlılığını gösteriyor. Saray terk edilmedi. Yanmış yapıların üzerine metrelerce kalınlıkta kil dolgu döküldü, tüm höyük yükseltildi ve yeni bir saray, eskisinin planını büyük ölçüde izleyerek, bu yapay platformun üzerine yeniden kuruldu. Bu dev bir işti, en az Büyük Tümülüs'ü yığmak kadar büyük. Ve bu yeni saray, Midas'ın oturduğu, Asur'la yazıştığı, Yunan dünyasına adaklar gönderdiği saraydı. Ironik biçimde, Midas'ın başkentinin yanışını gösterdiği sanılan kül tabakası, aslında Midas'ın başkentinin altında, onun temeli olarak duruyordu.
Peki Midas'ın kendisi? Asur kayıtlarında 709'dan sonra adı geçmez. Kimmer istilasıyla ilgili antik anlatılar, olayın kabaca 7. yüzyılın başlarında olduğunu söyler. Kimmerlerin Anadolu'yu gerçekten sarstığına dair başka kanıtlar da var. Ama Gordion'un sarayında, bu döneme ait bir istila yangınının izi bulunamadı. Midas'ın nasıl öldüğünü, nereye gömüldüğünü bilmiyoruz. Boğa kanı içerek ölümü, bir trajedinin şiirsel anlatımı olabilir, yaşanmış bir olayın hatırası da. Ovadaki diğer tümülüslerden birinin onun mezarı olup olmadığı, ya da mezarının hiç bulunup bulunmayacağı açık bir soru olarak duruyor. Efsanelerin altın kralı, kendi başkentinin toprağında hâlâ kayıp.
Bu kayıp, Gordion'un bıraktığı mirasın bir parçası. Büyük Tümülüs'ün hikâyesi, arkeolojinin efsanelerle nasıl bir ilişki kurduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden biri haline geldi. Bir ad, bir hikâye, bir beklenti kazıcıları bir dağın içine yönlendirdi. Dağın içinde buldukları şey beklentiye uymadı. Altın beklenirken tunç çıktı, Midas beklenirken başka bir kral çıktı. Ama bu hayal kırıklığı değil, çok daha zengin bir tablo getirdi. Efsanenin gölgesinde kalmış gerçek bir hükümdar, onun cenaze sofrası, onu uğurlayan insanların içtikleri ve yedikleri gün ışığına çıktı. Bunu mümkün kılan da kazma kürek kadar, depolarda onlarca yıl bekleyen tortu örnekleri ve sabırla sayılan ağaç halkalarıydı. 1957'de alınan bir avuç kurumuş kalıntı, 40 yıl sonra icat edilmiş yöntemlerle konuştu. Bu yüzden bugün arkeologlar kazdıkları her şeyi, henüz soracak sorusu olmasalar bile, saklamanın önemini sık sık Gordion örneğiyle anlatır.
Mezar odasının kendisi de bir miras sorunu. Kapısız oda, dünyanın bilinen ve hâlâ ayakta duran en eski ahşap yapılarından biri sayılıyor. 2.700 yıla yakın bir süre, toprağın, taşın ve kilin altında, havadan ve nemden uzak, sabit bir ortamda korundu. Ama 1957'de açılan tünel bu dengeyi bozdu. İçeri giren hava, nem, ziyaretçilerin nefesi, ahşabın üzerinde mantar oluşumuna ve kurumaya bağlı çatlaklara yol açtı. Odanın kalaslarını ve kütüklerini korumak için koruma uzmanları yıllardır çalışıyor; içerideki havayı denetliyor, ahşabın durumunu izliyor, zararı yavaşlatmaya çabalıyor. Bu, her açılan mezarın bedelini hatırlatan bir durum. Bilgi kazanmak için kapısız odaya girmek zorundaydık, ama girdiğimiz anda onu değiştirmeye de başladık.
Odadan çıkan buluntuların büyük kısmı bugün Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergileniyor. Sirenli kazanlar, aslan başlı ve koç başlı kovalar, pagoda masasının kakmalı parçaları, Friglerin ölülerini nasıl uğurladığını orada anlatmaya devam ediyor. Yassıhüyük'teki Gordion Müzesi ise ziyaretçileri tümülüsün eteğinde karşılıyor. 70 metrelik tünel hâlâ orada; içinden yürüyüp ardıç kütüklerinin önüne kadar gelmek mümkün.
2023'te Gordion, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alındı. Böylece Sakarya kıyısındaki bu ova, yalnızca Türkiye'nin değil, insanlığın ortak mirasının bir parçası olarak tanındı. Liste, sarayın üst üste binen katmanlarını, nekropolü, tümülüsleri ve aralarında en büyükleri olan o yapay dağı birlikte koruma altına aldı.
Bugün Büyük Tümülüs'ün tepesine çıkıp ovaya baktığınızda, rüzgâr hâlâ önünde engel bulamaz. Uzakta saray höyüğü, onun arkasında Sakarya'nın kıvrımları, çevrede diğer tümülüslerin yuvarlak sırtları görünür. Ayaklarınızın altında, 50 metreyi aşan toprağın ve taşın derinliklerinde, kapısı hiç olmamış bir oda duruyor. İçinde artık bir kralın kemikleri yok, kazanları ve kâseleri de başka yerlere taşındı. Ama oda hâlâ orada, adını bilmediğimiz bir hükümdar için yapılmış olarak. Belki de onu oraya yatıran oğlunun, efsanelerin altın kralının, kendi mezarının nerede olduğunu hiç bilemeyecek olmamız, bu hikâyenin en sessiz ve en kalıcı sonu.
Nöron Arkeoloji'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.