2026-10-20 · 26 dk
2015'te Yunanistan'ın Pylos kentinde, Nestor Sarayı'nın birkaç metre ötesinde bir zeytinlikte bulunan ve yaklaşık MÖ 1500'e tarihlenen, hiç soyulmamış Griffon
griffon savaşçısıpylosmikenminosmezarArkeologlar bir asırdır kazılan bir sarayın birkaç adım ötesinde, bir zeytin ağacının dibinde mezar kuyusuna denk geldi. Üç buçuk bin yıldır kimsenin dokunmadığı kuyuda bir savaşçı yatıyordu. Göğsünde kılıçlar, yanında altın yüzükler, taraklar ve bir ayna vardı. Asıl sırrı ise iki yıl boyunca bir kireç tabakasının altında kaldı: Bir başparmak tırnağından küçük bir taşın üzerine, insan gözünün zor seçebileceği bir savaş sahnesi kazınmıştı.
Yunanistan'ın güneybatı ucundaki Mesenya bölgesinde, İyon Denizi'ne bakan bir sırtın üstünde zeytin ağaçları yüzyıllardır aynı sırayla durur. Gövdeleri burulmuş, yaprakları gümüşi. Bu sırtın tepesinde, çatısı bugün koruma amaçlı bir çelik örtüyle kapatılmış harabeler var. Yerliler ve arkeologlar burayı Nestor'un Sarayı diye bilir. Nestor, Homeros'un İlyada'sında Truva önlerine Pylos'tan doksan gemiyle gelen, yaşlı ve bilge kraldır. Bu sarayın Homeros'un anlattığı kralla gerçekten bir ilgisi var mı, kimse bilmiyor. Ama ad tuttu, sırt da o adla anılıyor.
Sarayı 1939'da Amerikalı arkeolog Carl Blegen buldu. Daha ilk kazı mevsiminde, bir odada pişmiş toprak tabletler çıktı ortaya. Üzerlerinde Lineer B denen yazı vardı. Sarayı yakıp yıkan yangın bu kil tabletleri pişirip sertleştirmiş, böylece günümüze kadar korumuştu. Yazı 1950'lerde çözüldü ve tabletlerin Yunancanın çok eski bir biçimiyle yazıldığı anlaşıldı. O günden sonra Pylos, Miken dünyasının en çok çalışılan yerlerinden biri oldu. Sırt santim santim haritalandı, sarayın çevresindeki kubbeli mezarlar açıldı, toprağı onlarca yıl boyunca kuşaklar boyu arkeolog eledi.
Herkes, Pylos'ta artık büyük bir sürprizin kalmadığını düşünüyordu.
2015 baharında, Cincinnati Üniversitesi'nden karı koca iki arkeolog, Jack Davis ile Sharon Stocker, sarayın birkaç yüz metre ötesinde değil, hemen dibinde çalışmaya başladı. Ekip, Blegen'in kazdığı kubbeli mezarlardan birinin yakınında, zeytinliğin içinde bir alan seçmişti. Hedefleri gösterişli bir şey değildi. Sarayın yükselmesinden önceki dönemi, yani sırtta henüz büyük bir yönetim merkezi yokken burada nasıl bir hayat sürüldüğünü anlamak istiyorlardı. Bunun için yerleşim kalıntıları, duvar temelleri, belki birkaç çanak çömlek parçası arıyorlardı.
Mayıs ayının sonlarına doğru toprağın altından düzgün dizilmiş taşlar çıkmaya başladı. Ekip önce bunun bir evin duvarı ya da bir odanın köşesi olduğunu sandı. Ama kazdıkça taşlar dikdörtgen bir çukurun kenarlarına dönüştü, çukur da derinleşmeye devam etti. Bir ev, aşağıya doğru böyle inmezdi. Ellerindeki şey bir kuyu mezardı, yani toprağa dikine açılmış, dibine bir ölünün yatırıldığı derin bir çukur.
Bu tür mezarlar, Miken uygarlığının şafağına aittir. En ünlüleri, Heinrich Schliemann'ın 1870'lerde Miken kentinde açtığı, altın maskeleriyle bilinen kuyu mezarlardır. O mezarlar Yunan arkeolojisinin başlangıç efsanelerinden biri oldu. Pylos'taki çukur ise Schliemann'ın bulduklarından birkaç kuşak sonrasına aitti ve daha küçüktü. Yine de bir ayrıntı onu inanılmaz kılıyordu. Mezara hiç dokunulmamıştı.
Yunanistan'da mezar soygunu, mezarın kendisi kadar eskidir. Kubbeli mezarların neredeyse hepsi ya antik çağda ya da sonraki yüzyıllarda talan edilmiştir. Arkeologlara çoğu zaman kırık kemikler, unutulmuş birkaç boncuk ve soyguncuların ilgisini çekmeyen çanak çömlek kalır. Pylos'taki kuyu mezarın üstünde ise yaklaşık 3.500 yıl boyunca insanlar yürümüş, ekin ekmiş, zeytin toplamış, sonra yirminci yüzyılda arkeologlar gelip hemen yanı başında kazı yapmıştı. Kimse farkına varmamıştı. Blegen'in ekibinin ayak izleri, mezarın birkaç metre ötesinden geçmişti.
Çukurun dibine inildikçe toprağın içinde bronzun yeşil pası, sonra altının hiç solmayan sarısı görünmeye başladı. Davis ve Stocker çok geçmeden bunun sıradan bir buluntu olmadığını anladı. Kazı alanını gece gündüz korumaya aldılar, çünkü böyle bir haber yayılırsa çukur bir gecede soyulabilirdi. Altı ay boyunca, mezarın içindeki her nesne yerinde fotoğraflandı, çizildi, konumu kaydedildi, sonra tek tek çıkarıldı. Dünya bu mezarın varlığını ancak 2015 Ekim'inde, kazı tamamlandığında öğrendi.
Çukurun dibinde, bir zamanlar ahşap bir tabutun içine yatırılmış bir adamın iskeleti vardı. Tabut çoktan çürümüştü ama içindekiler yerinde duruyordu. Ve adamın etrafında, çukuru neredeyse dolduran bir hazine yatıyordu.
Ölüyü bir anlığına o çukurun içinde, toprağın kapanmadığı son gününde düşünelim. Adam sırtüstü yatırılmış. Kemiklerini inceleyen uzmanlara göre öldüğünde 30 ile 35 yaşları arasındaydı. O çağ için ne genç ne yaşlı sayılırdı. Mezar, ölçülerine ve içindeki çanak çömleğe göre MÖ 1500 ile 1450 arasına tarihleniyor. Yani Pylos'taki sarayın yükselmesinden çok önce, Miken dünyasının kendi kimliğini henüz kurmaya başladığı bir dönemde.
Adamın yanına konan eşyaların sayısı ilk kazı mevsiminin sonunda 1.400'ü aşmıştı. Sonraki yıllarda toprak elendikçe, küçük boncuklar ve parçalar tek tek sayıldıkça bu rakam 3 bini geçti. Ama sayıdan çok, eşyaların neler olduğu dikkat çekiciydi.
Bir yanında silahlar duruyordu. Kabzası altınla kaplanmış uzun bir bronz kılıç, hançerler, mızrak uçları. Bir de yaban domuzu dişlerinden kesilmiş ince plakalar vardı. Bu plakalar, Homeros'un da anlattığı türden bir miğferin parçalarıydı. Böyle bir miğfer için düzinelerce yaban domuzunun avlanması gerekirdi, yani bu miğfer hem bir koruma hem de bir prestij nesnesiydi. Kılıçların ve miğferin varlığı, adamın bir savaşçı ya da en azından savaşçı kimliğiyle gömülmek isteyen biri olduğunu söylüyordu.
Ama savaşçının yanında başka şeyler de vardı ve asıl bunlar arkeologları şaşırttı. Fildişi saplı bronz bir ayna. Fildişinden oyulmuş birkaç tarak. Akik, ametist, kehribar ve altından yüzlerce, sonra binlerce boncuk. Bu boncuklar kolyeler hâlinde dizilmişti, bazıları adamın göğsünün üzerinde duruyordu. Altın ve gümüş kadehler, bronz leğenler ve kaplar da konmuştu. Gümüş kaplardan 6 tane vardı, bunlar büyük olasılıkla bir şölende kullanılan türdendi.
Aynalar, taraklar, boncuk kolyeler. Arkeoloji uzun süre bu tür nesneleri kadın mezarlarıyla ilişkilendirmişti. Burada ise apaçık bir erkek mezarında, kılıçların hemen yanında duruyorlardı. Davis ve Stocker'a göre bu, Tunç Çağı insanının erkeklik ve güzellik anlayışı hakkında bize bir şey söylüyordu. Bu çağda saç uzatmak, onu özenle taramak, takılar takmak bir savaşçının, bir beyin statüsünün parçası olabilirdi. Taraklar, adamın uzun saçlı olduğunu düşündürüyordu. Sonradan karşımıza çıkacak bir başka buluntu da bu tahmini güçlendirecekti.
Bütün bu nesnelerin arasında, adamın bacaklarının hizasında, fildişinden yapılmış bir plaka vardı. Üzerine bir griffon kazınmıştı. Griffon, Tunç Çağı Ege sanatında sıkça görülen hayali bir yaratıktır. Aslan gövdeli, kartal başlı, çoğu zaman kanatlıdır. Mısır'dan Suriye'ye, Girit'ten Anadolu'ya kadar geniş bir coğrafyada güç ve koruma simgesi olarak karşımıza çıkar. Kazı ekibi, adının ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyecekleri bu adama, yanındaki bu plakadan esinlenerek bir lakap taktı: Griffon Savaşçısı. Lakap tuttu ve bugün dünya ona bu adla sesleniyor.
Mezarın içindeki düzene bakınca, eşyaların gelişigüzel atılmadığı belliydi. Silahlar bir tarafa, kişisel süs eşyaları başka bir tarafa yerleştirilmişti. Kadehler, leğenler, kaplar belki cenaze sırasında yapılan bir şölenin ardından mezara konmuştu. Birileri bu adamı uğurlarken uzun uzun düşünmüş, onu nasıl hatırlatmak istediklerine karar vermiş, sonra her nesneyi bir mesaj gibi tabutun etrafına dizmişti.
Ve bu nesnelerin pek çoğu Yunanistan anakarasında yapılmamıştı. Taşların işçiliği, altının işlenişi, figürlerin üslubu tek bir yönü gösteriyordu: güneyde, denizin ortasında yükselen büyük ada, Girit.
Bunu anlamak için bir an Ege'nin o günkü haritasına bakmak gerekir. MÖ 1500 civarında Girit'te, bugün Minos uygarlığı dediğimiz kültür zirvedeydi. Knossos'taki saray labirent gibi koridorları, renkli duvar resimleri ve deniz ticaretinden gelen zenginliğiyle Ege'nin parlayan merkeziydi. Anakarada ise dağınık, savaşçı bir seçkinler sınıfı güç topluyordu. Bunlar, yüzyıllar sonra Miken uygarlığı olarak anılacak dünyanın ilk beyleriydi. Griffon Savaşçısı bu iki dünyanın tam kesişim noktasında yaşamış biriydi.
Mezarda bulunan mühür taşları bu kesişimin en ince tanıkları. Elli civarında oyma mühür taşı çıktı çukurdan. Çoğu, avucun içinde kaybolacak kadar küçük, sert taşlardan yapılmıştı. Üzerlerinde aslanlar, boğalar, av sahneleri vardı. Bunlar hem süs hem de bir tür imza işlevi görürdü. Kil üzerine bastırıldığında sahibinin kimliğini gösterirdi. Ama aralarından biri, mezar kazıldığında henüz hiçbir şey anlatmıyordu. Çünkü kalın bir kabuğun altına gömülüydü.
Mezarın içinden çıkan nesneler arasında, üstü kireçli bir tortuyla kaplanmış, şekilsiz görünen küçük bir taş vardı. Yer altı suyunun yüzyıllar boyunca taşıdığı mineraller, birçok nesnenin yüzeyinde olduğu gibi bunun da üzerinde sertleşip bir kabuk oluşturmuştu. İlk bakışta herhangi bir boncuktan ayırt edilemiyordu. Kayıt altına alındı, ambalajlandı ve temizlenmek üzere sıraya kondu.
Bu temizlik işi, bir arkeolojik kazının dışarıdan en az görünen ama en sabır isteyen kısmıdır. Restoratörler kireç tabakasını bazen milim milim, büyüteç altında, ince aletlerle kaldırır. Taşın kendisine zarar vermemek için acele etmek imkânsızdır. Bu küçük taşın temizlenmesi ve korunması yaklaşık bir yıl sürdü.
Kabuk kalktığında ortaya çıkan şey, 3,6 santim uzunluğunda, katmanlı bir akikti. Ve üzerinde, Tunç Çağı Ege sanatında o güne kadar görülmüş en ayrıntılı oymalardan biri vardı.
Uzmanların İngilizce adıyla Pylos Combat Agate, yani Pylos Savaş Akiki, kamuoyuna 2017 Kasım'ında tanıtıldı. Üzerindeki sahne bir dövüş anını gösteriyor. Bir ucunu dondurmuş gibi.
Sahnenin ortasında uzun saçlı, neredeyse çıplak bir savaşçı var. Bir kolunu ileri uzatmış, kılıcını rakibinin boğazına saplamak üzere. Rakibi geri çekilmiş, elindeki uzun mızrakla karşılık vermeye çalışıyor. Gövdesini, ortası daralan, sekiz rakamını andıran büyük bir kalkanla koruyor. Başında tepeliği hilal biçiminde süslenmiş bir miğfer var. İki adamın ayaklarının dibinde ise üçüncü bir savaşçı yatıyor. Ölmüş ya da ölmek üzere. Bedeni yere yığılmış, kolları gevşemiş.
Bu sahnede insanı asıl sarsan şey, ölçeği. Taşın tamamı bir parmak boğumundan küçük. Ama savaşçıların kas yapısı, saçlarının dalgaları, belden aşağıdaki giysilerinin desenleri, hatta galip savaşçının takındığı takılar seçilebiliyor. Bazı ayrıntılar yarım milimetreden küçük. Bunları çıplak gözle görmek mümkün değil. Araştırmacılar taşı ancak büyütme ve yüksek çözünürlüklü fotoğraflarla tam olarak inceleyebildi. Bu durum hemen bir soru doğurdu: Tunç Çağı'nda yaşamış bir zanaatkâr, büyüteç olmadan böyle bir işi nasıl yapmıştı? Bu soruya bugün de kesin bir cevap yok. Belki de kristal ya da cam gibi ışığı büyüten malzemeler kullanılıyordu. Belki de zanaatkâr, çok yakını keskin gören bir gözle doğmuştu. Kesin olan tek şey, bu işçiliğin bir ustalık geleneğinin ürünü olduğu.
Davis ve Stocker, akikin sanat tarihindeki yerini çok büyük bir iddiayla tanımladılar. Onlara göre bu taş, insan bedenini bu kadar gerçekçi, bu kadar hareketli ve bu kadar anatomik doğrulukla gösteren eserlerin klasik Yunan heykelinde ortaya çıkışından yaklaşık bin yıl önce yapılmıştı. Yani Yunan sanatının "gerçekçi insan bedeni" macerası, ders kitaplarında anlatılandan çok daha önce, Girit'teki atölyelerde, avuç içi büyüklüğündeki taşların üzerinde başlamış olabilirdi.
Akikin üslubu, onun Girit'te, bir Minos atölyesinde oyulduğunu gösteriyordu. Ama sahnenin konusu ilginçti. Girit sanatı genellikle doğayı, ritüelleri, boğa oyunlarını, bitkileri ve deniz canlılarını sever. Savaş ve kanlı dövüş sahneleri ise daha çok Yunanistan anakarasındaki savaşçı seçkinlerin tercih ettiği temalardır. Burada Girit ustalığı ile anakaranın savaşçı zevki aynı taşın üzerinde buluşuyordu.
Peki bu sahne neyi anlatıyordu? Bir efsaneyi mi, gerçek bir savaşı mı, yoksa sadece ideal bir kahramanlık anını mı? Bazı araştırmacılar burada, yüzyıllar sonra Homeros'un destanlarında yazıya geçecek kahramanlık anlatılarının çok erken bir yankısını gördü. İlyada'daki teke tek dövüşler, kalkanların ve miğferlerin ayrıntılı tasviri, düşen savaşçının üzerinde süren kavga. Akikteki sahne bu destanlardan çok daha eski. Ama aynı türden bir hikâye anlatma isteğinin ürünü gibi görünüyor. Bu noktada dikkatli olmak gerekiyor, çünkü taşın üzerinde hiçbir yazı yok, hiçbir kahramanın adı yok. Sadece bir an var.
Asıl tedirgin edici soru şuydu: Bu akik, gömülen adama neyi ifade ediyordu? Belki de adam kendini o galip savaşçıyla özdeşleştiriyordu. Belki taş ona bir hediye olarak gelmişti, belki ganimet olarak, belki de bir ustadan ısmarlanmıştı. Mezarda onu tanımlayan nesneler arasında kılıçların yanında bu küçük savaş sahnesinin bulunması tesadüf olmayabilir. Ölen adam, uğurlayanların gözünde hem bir savaşçıydı hem de Girit'in en incelikli sanatına sahip olabilecek kadar güçlü biri.
Ama Girit'le bağı, mezardaki altın yüzükler hesaba katılınca çok daha derin ve çok daha gizemli bir hâl alıyordu.
Mezarda dört altın mühür yüzüğü vardı. Davis ve Stocker bu yüzükler hakkında kapsamlı bir yayın hazırladıklarında, onlara verdikleri ad bile bir esprinin ötesinde bir anlam taşıyordu. Griffon Savaşçısını "Altın Yüzüklerin Efendisi" diye anmaya başladılar. Çünkü tek bir mezarda bu kadar çok altın yüzük bulunması, Ege arkeolojisinde son derece sıra dışıydı.
Bu yüzükler parmakta taşınmak kadar, mühür olarak kullanılmak için de yapılmıştı. Düz yüzeylerine minyatür sahneler kazınmıştı ve bu sahnelerin hepsi Girit'in dinsel dünyasından geliyordu. Birinde, Minos sanatının en tanınmış motiflerinden biri olan boğa atlama sahnesi vardı. Bir insan figürü, hızla koşan bir boğanın üzerinden takla atar gibi uçuyor. Bu, Knossos'un duvar resimlerinde de karşımıza çıkan, ama ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir ritüeldir. Bir spor mu, bir dinsel tören mi, bir erginlenme sınavı mı, bugün bile tartışılıyor. Diğer yüzüklerde ise kutsal ağaçlar, sunaklar ve tapınma sahneleri, Girit'in tanrıçalarını ya da onlara saygı sunan kadın figürlerini gösterdiği düşünülen kompozisyonlar yer alıyordu.
İşte bilmecenin kalbi burada. Griffon Savaşçısı, Yunanistan anakarasında gömülmüş bir beydi. Mezar biçimi, silahları, savaşçı kimliği onu anakaranın erken Miken dünyasına yerleştiriyordu. Ama mezarına konan en değerli kişisel eşyalar, başka bir halkın tanrılarını ve törenlerini gösteriyordu. Bu nasıl açıklanabilirdi?
Uzun süre arkeologların genel eğilimi, anakaralıların Girit'ten gelen güzel nesneleri sadece lüks mal olarak, anlamlarını pek önemsemeden topladıklarını düşünmekti. Bir Miken beyi için Girit işi bir yüzük, tıpkı bugün bir koleksiyoncunun yabancı bir ülkeden aldığı değerli bir antika gibi bir statü göstergesi olabilirdi. Üzerindeki sahnenin dinsel anlamı onun için ikinci planda kalırdı.
Davis ve Stocker, Griffon Savaşçısının mezarının bu açıklamayı zorladığını savundu. Onlara göre bu adamın yanına bu kadar çok ve bu kadar özenle seçilmiş Girit dinsel imgesinin konması, bir tesadüf ya da sadece görgü merakı olamazdı. Mezardaki diğer nesnelerin de Girit dinsel sembolizmiyle bağlantılı olabileceğini, yani adamın ya da onu gömenlerin bu imgelerin anlamını bildiğini, hatta benimsediğini öne sürdüler. Eğer bu doğruysa, anakaradaki erken Miken seçkinleri Girit'in sadece mallarını değil, dinsel düşüncelerini, iktidar ideolojisini, belki de tören biçimlerini de bilinçli olarak içlerine almışlardı.
Bu, Miken uygarlığının kökeni hakkında önemli bir fikir. Çünkü yüzyıllar sonra Pylos'ta yükselecek sarayın kültürü, Girit'ten derin izler taşır. Duvar resimleri, mühürleme sistemi, hatta yazı. Lineer B, Girit'in henüz çözülemeyen eski yazısı Lineer A'dan türetilmiştir. Griffon Savaşçısı, bu etkileşimin henüz başlangıç aşamasında, Girit kültürünün anakaraya nasıl taşındığını gösteren nadir, belki de en net örneklerden biriydi.
Ama başka açıklamalar da masada duruyordu ve duruyor. Bu yüzükler belki Girit'ten ganimet olarak getirilmişti. Dikkat çekici bir rastlantı şu ki, MÖ 1450 civarında Girit'teki birçok saray ve yerleşim tahrip edilir ve sonrasında Knossos'ta Yunanca konuşan bir yönetimin izleri belirir. Anakaralı savaşçıların Girit'e gidip gittikleri, oradan zenginlik ve imgelerle döndükleri düşünülebilir. Öte yandan Griffon Savaşçısı'nın mezarı muhtemelen bu tahribattan biraz önceye ya da aynı döneme ait, bu yüzden bu bağlantıyı kesin olarak kurmak mümkün değil. Yüzükler bir hediye alışverişinin, bir evlilik ittifakının ya da diplomatik bir ilişkinin parçası da olabilirdi.
Ve bir başka, daha cesur soru: Griffon Savaşçısının kendisi Giritli olabilir miydi? Belki de anakaraya yerleşmiş, orada güç kazanmış bir Giritliydi. Ya da Girit'te uzun süre yaşamış, oranın inançlarıyla yetişmiş bir anakaralı. Bu soruyu yanıtlamak için arkeologlar adamın kemiklerine ve dişlerine başvurdu. Dişlerdeki kimyasal izler, bir insanın çocukluğunu nerede geçirdiğine dair ipuçları verebilir. Kemiklerden eski DNA elde etme denemeleri de yapıldı. Ancak bu tür analizler, toprağın ve zamanın verdiği hasar nedeniyle her zaman net sonuç vermiyor ve Griffon Savaşçısı'nın kökeni bugün hâlâ kesin olarak belirlenebilmiş değil.
Kemikler başka bir konuda daha konuştu. 2016'da Güney Afrika'daki Witwatersrand Üniversitesi'nden Lynne Schepartz ve Tobias Houlton, adamın kafatasından yola çıkarak yüzünün bir rekonstrüksiyonunu yaptı. Kafatasının biçimi, çene yapısı ve dişler, yüzün temel hatlarını verdi. Saç ve ten gibi ayrıntılar içinse bilim insanları mezarın kendisine baktılar. Taraklar ve mühür taşlarındaki uzun saçlı figürler, saçın uzun tasarlanmasına ilham verdi. Ortaya, koyu uzun saçlı, düzgün yüzlü, hayatının en güçlü çağında bir adam çıktı. Elbette böyle bir rekonstrüksiyon bilimsel verilerle sanatsal tahminlerin bir karışımıdır. Ama 3.500 yıl sonra ilk kez Griffon Savaşçısı, bir isim etiketinden çok daha fazlası oldu. Bir yüzü vardı artık.
O yüz, Girit'in tanrılarının resmedildiği altın yüzüklerin ve Girit atölyelerinde oyulmuş savaş akikinin sahibine bakıyordu. Belki de bu adam, kendisinden sonra gelecek olan büyük Pylos sarayının kuşaklarına bir yol açmıştı.
Griffon Savaşçısı toprağa verildiğinde, sırtın tepesinde henüz Nestor'un Sarayı yoktu. Bugün turistlerin gezdiği, taht odasının, banyo küvetinin, depolarının ve tablet arşivinin bulunduğu o büyük yapı, mezardan yaklaşık iki yüz yıl sonra, MÖ 1300'lerde inşa edildi. Saray görkemli günlerini yaşadı, bölgeyi idare etti, tabletlerine koyunları, zeytinyağını, işçileri, tanrılara sunulan adakları kaydetti. Sonra MÖ 1200'lerin sonlarında büyük bir yangınla yok oldu. Ege'nin Tunç Çağı dünyası çökerken, Pylos da yıkılan merkezlerden biri oldu.
Bu iki an arasında, yani Griffon Savaşçısının gömülmesi ile sarayın yükselişi arasında neler olduğu bugün arkeolojinin en büyük sorularından biri. Griffon Savaşçısı bir hanedanın kurucusu muydu? Sarayı yaptıran kralların atası mıydı? Yoksa sonradan unutulan, yerini başka bir ailenin aldığı bir beyler soyunun son temsilcilerinden biri miydi?
Mezarın sarayın bu kadar yakınında olması tesadüf olmayabilir. Belki de sonraki kuşaklar, bu atanın mezarının yerini biliyor ve saygı gösteriyordu. Belki de sarayın oraya kurulması, oranın zaten bir güç ve hatıra yeri olmasından kaynaklanıyordu. Ama bunun tersi de mümkün. Mezarın 3.500 yıl dokunulmadan kalması, belki de yerinin çok erken unutulduğunu gösteriyor. Hatırlanan bir mezar, ister saygıyla ister açgözlülükle, er ya da geç ziyaret edilirdi. Griffon Savaşçısı ise bir sessizliğin içinde yattı.
Davis ve Stocker kazılarına devam ettiler ve sırt, onlara daha fazla ipucu verdi. 2017'de Griffon Savaşçısının mezarından çok uzak olmayan bir yerde, aynı döneme yakın iki kubbeli mezar daha buldular. Bunlar soyulmuştu, ama tamamen değil. Zeminleri altın yapraklarla kaplıydı ve aralarında Mısır tanrıçası Hathor'u gösteren altın bir kolye ucu vardı. Bu mezarlar, Griffon Savaşçısı'nın yalnız olmadığını, onunla aynı dönemde bu sırtta yaşamış, uzak diyarlarla bağlantılı, zengin ve güçlü bir seçkinler topluluğunun varlığını gösterdi. Yani Pylos'ta saraydan önce de iktidar vardı. Saray, bu iktidarın kristalleşmiş, kurumsallaşmış hâliydi.
Griffon Savaşçısı'nın bıraktığı asıl soru, belki de Miken uygarlığının nasıl doğduğu sorusudur. Ders kitaplarında Miken uygarlığı çoğu zaman hazır bir paket gibi sunulur: Saraylar, Lineer B, savaşçı krallar, Truva Savaşı efsaneleri. Griffon Savaşçısı'nın mezarı ise bu uygarlığın bir sabah uyanıp ortaya çıkmadığını, bir buluşmadan, bir alışverişten, belki de bir çatışmadan doğduğunu gösteriyor. Anakaranın savaşçı beyleri, Girit'in sanatını, inançlarını ve yönetim fikirlerini alıp kendi dünyalarına yerleştirdiler. Ortaya hem ikisine benzeyen hem de ikisinden farklı yeni bir şey çıktı.
Bu buluntunun bize gösterdiği bir başka gerçek de arkeolojinin ne kadar alçakgönüllü olması gerektiği. Pylos, Yunanistan'ın en çok kazılmış, en iyi bilinen yerlerinden biriydi. Blegen ve sonraki kuşaklar bu sırtı onlarca yıl boyunca incelemişti. Ama Tunç Çağı Ege'sinin son yüzyılda bulunan en zengin mezarlarından biri, tam da bu sırtta, bir zeytinliğin içinde, hemen yanından geçilen bir yerde duruyordu. İyi bilindiğini sandığımız yerler bile toprağın altında şaşırtıcı sırlar saklayabilir.
Bugün Griffon Savaşçısı'nın eşyalarının bir kısmı, sarayın yakınındaki Hora kasabasının müzesinde sergileniyor. Ziyaretçiler, cam vitrinlerin önünde eğilip o küçük akiki görmeye çalışıyor, altın yüzüklerdeki minicik figürleri seçmek için gözlerini kısıyor. Mezarın kazılması bitti ama incelenmesi bitmedi. Nesnelerin her biri yıllarca sürecek analizlerin, yayınların, tartışmaların konusu olmaya devam ediyor. Akikteki dövüşün ne anlattığı, yüzüklerin Girit'ten nasıl geldiği, adamın nereli olduğu, kimin oğlu, kimin atası olduğu sorularının bir kısmı belki hiç cevaplanamayacak.
Ama bir şey kesin. Yaklaşık 3.500 yıl önce, bu sırtın üstünde, birileri bir adamı derin bir çukura yatırdı. Kılıçlarını yanına koydu, saçlarını taradığı tarakları, yüzüne baktığı aynayı, boynuna taktığı boncukları, parmaklarına geçirdiği yüzükleri bıraktı. Onu, Girit'in tanrılarıyla, kahramanlık sahneleriyle ve uzak denizlerin değerli taşlarıyla uğurladı. Sonra toprağı kapattılar. Üstünde zeytin ağaçları büyüdü, saraylar yükselip yıkıldı, imparatorluklar geldi geçti. Ve adam, kim olduğunu hiçbir zaman söylemeden, ama ne olmak istediğini eşyalarıyla anlatarak bekledi.
Adı unutulmuş olsa da, Griffon Savaşçısı bugün bize, büyük uygarlıkların başlangıcında kim bilir kaç tane isimsiz insanın, kaç tane unutulmuş buluşmanın yattığını hatırlatıyor.
Nöron Arkeoloji'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.