2026-10-23 · 28 dk
Çin'in Hunan eyaletinde, Changsha'da 1971'de bir hastane için hava saldırısı sığınağı kazan işçilerin rastladığı Mawangdui Han hanedanı mezarlarını anlatır. Bölüm, MÖ 168 civarında ölen Dai Markizi'nin eşi Xin Zhui'nin kömür ve beyaz kil katmanlarıyla mühürlenip derisi hâlâ esnek, eklemleri hâlâ oynar hâlde çıkan cesedini, otopside midesinden çıkan kavun çekirdeklerinin ölüm saatini nasıl ele verdiğini, cennet ile yeraltı dünyasını gösteren T biçimli ipek sancağı ve oğlunun mezarından çıkan, bilinen en eski Laozi nüshaları ile kuyrukluyıldız atlasını içeren ipek kütüphaneyi işler.
mawangduixin zhuihan hanedanıçin arkeolojisiipek el yazmaları1972'de Çinli arkeologlar dört iç içe tabutun en sonuncusunu açtıklarında kırmızımsı bir sıvının içinde iki bin yüz yıllık bir kadın buldular. Derisine bastırınca çöküp geri kabarıyordu, kolları dirseğinden bükülebiliyordu. Otopsi masasında midesinden çıkan yüz otuzu aşkın kavun çekirdeği ise onun son gününü saati saatine anlatmaya başladı.
1971'in son aylarında Changsha'nın doğu kıyısında, kentin kenar mahallelerinden sayılan alçak bir arazide kazmalar toprağa iniyordu. Çin'in Sovyetler Birliği'yle sınır çatışmalarından yeni çıktığı, her kurumun bir hava saldırısına karşı yeraltında sığınak açmak zorunda olduğu yıllardı. Burada bir askerî hastane vardı ve hastanenin sığınağı, yöre halkının yüzyıllardır bildiği iki yuvarlak tümseğin içine oyulacaktı. Tümsekler doğuda ve batıda yan yana duruyordu. Yerliler bu yere Mawangdui, yani Kral Ma Tümseği diyordu. Söylentiye göre burası 10. yüzyılda bu topraklarda hüküm süren Ma Yin'in ya da ailesinden birinin mezarıydı. Kimse bu anlatıyı sorgulamamıştı. Toprağın içinde gerçekte ne yattığını da kimse merak etmemişti.
İşçiler derinleştikçe toprak değişti. Önce sıradan kırmızımsı toprak çıktı, ardından alışılmadık derecede sıkı, yapışkan, beyaz bir kil. Kazmaların kolay giremediği bu katmanın altından bir gün bir delikten tıslayarak gaz sızmaya başladı. Anlatılana göre işçilerden biri merakla bir kibrit çaktı. Gaz alev aldı ve mavimsi bir ateş deliğin ağzında bir süre yandı. Yerin derinliklerinden çıkıp tutuşan bu gaz, toprağın altında uzun zamandır kapalı kalmış bir boşluğun, organik maddelerin binlerce yıl havasız ortamda yavaş yavaş çürüdüğü bir odanın işaretiydi. Kazı durduruldu ve haber Hunan Müzesi'ne ulaştı.
Müzeden gelen arkeologlar yeri incelediklerinde iki tümseğin bir 10. yüzyıl kralının değil, çok daha eski bir dönemin izlerini taşıdığını anladılar. Kilin dokusu, mezar çukurunun biçimi ve toprağın katmanlanışı onları Han hanedanının ilk yıllarına, milattan önceki 2. yüzyıla götürüyordu. Yani Ma Yin efsanesi yaklaşık 1100 yıl yanılıyordu. Doğudaki tümseğin altında, kendi döneminin seçkinlerinden birine ait, büyük bir dikey mezar çukuru vardı. Çukurun ağzında bir çeşit iç içe geçmiş basamaklar, aşağıya doğru daralan teraslar görünüyordu.
Zamanlama hassastı. Kültür Devrimi bütün hızıyla sürüyordu, akademik çalışmalar büyük ölçüde durmuş, birçok uzman kırsala gönderilmişti. Böyle bir ortamda kapsamlı bir kazı yapmak hem siyasi bir karar hem de lojistik bir sınavdı. Haber yukarılara, Başbakan Zhou Enlai'ye kadar çıktı ve kazının titizlikle yürütülmesi için destek verildi. 1972 Ocak'ının ortasında, doğudaki tümsekte yani sonradan "1 numaralı mezar" adını alacak çukurda resmî kazı başladı.
Arkeologlar aylarca kova kova toprak çıkardı. Kazı ilerledikçe çukurun ne kadar ölçülü planlandığı ortaya çıkıyordu. Duvarlar düzgün kesilmiş, teraslar dikkatle basamaklandırılmıştı. Mezarı yapanlar kazmanın her vuruşunu hesaplamış gibiydi. Henüz kimse içeride ne bulunacağını bilmiyordu. Ama o mavi alevi hatırlayanlar, aşağıda bir şeyin, havayla hiç temas etmemiş bir şeyin beklediğini seziyordu. Ve beyaz kilin altında, beklenmedik bir şekilde siyah bir katman başladı.
Siyah katman kömürdü. Çam ve benzeri ağaçlardan yakılmış odun kömürü, mezar odasını dört bir yandan kalın bir zırh gibi sarıyordu. Kazı ekibi daha sonra bu kömürün toplamda yaklaşık 5 ton geldiğini hesapladı. Kömürün de dışında, işçilerin ilk karşılaştığı o beyaz ve yapışkan kil vardı. Yer yer bir metreyi aşan kalınlıktaki bu kil, ince taneli bir kaolin türüydü. Islakken neredeyse su geçirmez hale gelirdi. Han döneminin mezar ustaları bu iki malzemeyi bilinçli olarak üst üste koymuştu. Kömür nemi ve oksijeni emecek, kil ise dışarıdan gelecek suyu ve havayı kesecekti. Ortaya çıkan şey, kendi çağının mühendisliğiyle kurulmuş bir yeraltı kasasıydı.
Kömürün altında servi ağacından kalın kalaslarla yapılmış büyük bir mezar odası çıktı. Odanın ortası tabutlara ayrılmış, çevresindeki dört bölme ise eşyalarla doldurulmuştu. Kuzeydeki bölme bir kabul salonu gibi döşenmişti. Duvarlarına ipek perdeler gerilmiş, yerine hasırlar serilmişti. Burada lake bir sehpa, kadehler, tabaklar ve küçük ahşap heykelcikler vardı. Bu heykelcikler müzisyenleri ve dansçıları temsil ediyordu. Sanki mezarın sahibi her an gelip bu salonda oturacak, önüne yemek konacak, karşısında müzik çalınacaktı. Diğer bölmelerde bambu sepetler içinde yiyecekler, giysi dolu sandıklar, çalgılar ve sayısız lake eşya duruyordu. Bunlar arasında 25 telli bir zither, bambu borulardan yapılmış ağız orgu ve bir takım ses perdesi borusu da vardı.
Arkeologların işini en çok kolaylaştıran şey, eşyaların bir envanterinin de mezara konmuş olmasıydı. Bambu şeritler üzerine mürekkeple yazılmış 300'ü aşkın kayıt, mezara gömülen her şeyi tek tek sayıyordu. Bu bir tür teslim tutanağıydı. Öteki dünyaya gönderilen malların listesi. Kazı ekibi bu listeyi bölmelerde bulduklarıyla karşılaştırdıkça, hemen her kaydın gerçek bir nesneye karşılık geldiğini gördü. 2000 yılın ötesinden gelen bir depo defteri, deponun kendisiyle birlikte sağlam çıkmıştı.
Lake kapların bazılarının üzerinde kısa yazılar vardı. Kadehlerde "efendim, şarabınızı için", tabaklarda "efendim, yemeğinizi yiyin" anlamına gelen ifadeler okunuyordu. Bu nazik davetler, ev sahibinin konuğa, belki de hizmetkârın efendisine söylediği sözlerdi. Şimdi aynı sözler toprağın altındaki sessiz salonda, bir ölünün sofrasını süslüyordu.
Asıl merak tabutlardaydı. Ortadaki boşlukta tek bir tabut değil, iç içe geçmiş dört tabut duruyordu. En dıştaki sade, siyah lakeyle kaplıydı. İkincisi siyah zemin üzerine bulutlar, bulutların arasında koşan, sıçrayan, birbirini kovalayan tuhaf yaratıklarla bezenmişti. Üçüncüsü parlak kırmızı lakeyle kaplıydı ve üzerinde ejderhalar, geyikler ve kutsal dağlar vardı. En içteki tabut ise ipek kumaşla ve tüy işlemeli bir örtüyle kaplanmıştı. Her biri bir öncekinin içine milimetrik bir hassasiyetle yerleştirilmişti. Tabutları açmak günler süren dikkatli bir çalışma gerektirdi.
En içteki tabutun kapağı kaldırıldığında içi kırmızımsı, hafif bulanık bir sıvıyla doluydu. Sıvının miktarı 80 litre civarındaydı. Bu sıvının cenazeyle birlikte bilerek mi konduğu, yoksa yüzyıllar içinde sızan nemin mi biriktiği bugün hâlâ tartışılıyor. Sıvının içinde, kat kat ipek giysilere ve kuşaklara sarılmış bir beden yatıyordu. İpeklerin sayısı 20 kata yaklaşıyordu. Bunlar teker teker açıldı.
Ve ortaya çıkan şey, arkeologların daha önce hiç görmediği bir manzaraydı. Bu bir iskelet değildi. Mısır'ın kurutulmuş mumyalarına da benzemiyordu. Burada kurutma da yoktu, iç organların çıkarılması da. Kadının derisi nemliydi ve parmakla bastırıldığında hafifçe çöküp geri dönüyordu. Kol ve bacak eklemleri hâlâ bükülebiliyordu. Saçları yerindeydi ve başının üzerinde, kendi saçına eklenmiş takma saçla yapılmış bir topuz vardı. Kirpikleri seçilebiliyordu. Kadın 2000 yılı aşkın bir süredir ölüydü ama birkaç hafta önce ölmüş gibi görünüyordu.
Kim olduğu da çok geçmeden anlaşıldı. Mezarda bulunan küçük bir kişisel mühürde iki karakter okunuyordu: Xin Zhui. Bambu envanterdeki ifadeler ve mezarın konumu, bu kadının Han hanedanına bağlı Changsha Krallığı'nın başveziri Li Cang'ın eşi olduğunu gösteriyordu. Li Cang, merkezî sarayın kendisine verdiği Dai Markisi unvanını taşıyordu. Bu yüzden Xin Zhui, dünyanın tanıyacağı adıyla Dai Markizi oldu. Changsha'nın köylüleri ve gazeteleri ise ona kısa süre içinde daha sevimli bir ad taktı: Uyuyan Hanım.
1972'nin sonunda Dai Markizi, Hunan'daki bir tıp okulunun otopsi masasına yatırıldı. Bu, tarihin en sıra dışı otopsilerinden biriydi. Patologlar, anatomistler, kimyacılar ve parazit uzmanlarından oluşan kalabalık bir ekip, 2000 yılı aşkın bir süre önce ölmüş bir kadının bedenini, sanki bir adli vakaymış gibi incelemeye hazırlanıyordu. Ve bu beden, sanki geride bırakmayı ister gibi, hayatının hikâyesini neredeyse eksiksiz anlatacaktı.
Önce temel ölçüler alındı. Kadının boyu 154 santimetre kadardı ve kilosu 34'ü biraz geçiyordu. Bu hafiflik büyük ölçüde zamanın vücut sıvılarını almasından kaynaklanıyordu. Ölüm anında 50 yaşlarındaydı. Kan grubu belirlenebildi: A. Göğüs kafesi açıldığında organların hepsi yerli yerindeydi. Akciğerler, karaciğer, böbrekler ve beyin küçülmüş ama tanınabilir durumdaydı. Hekimler bunu bir mucize olarak değil, kanıt olarak gördüler. Her organın bir şeyler söyleyeceğine inanıyorlardı.
Söylediler de. Dai Markizi ağır bir hastaydı. Koroner damarları ileri derecede daralmış, kireçlenmişti. Bugün olsa ona ateroskleroz ve koroner kalp hastalığı tanısı konurdu. Safra kesesinde büyükçe bir taş vardı ve bu taş, safra yolunu tıkayacak bir konumdaydı. Akciğerinde eski bir veremden kalma kireçlenmiş bir iz bulundu. Omurgasının bel bölgesinde sorunlar, sağ ön kolunda ise bir zamanlar kırılıp eğri kaynamış bir kemik vardı. Bu kemik ona herhalde yıllarca ağrı vermişti. Bağırsaklarında ve karaciğerinde parazit kalıntıları da çıktı. Bunlardan biri, Yangtze havzasının sulak pirinç tarlalarında yaşayan ve suyla bulaşan şistozomaydı. Yani Markiz, sarayların ipek perdeleri ardında yaşasa bile, çevresindeki köylülerle aynı suyun hastalığını taşıyordu.
Bu tablo, o döneme göre çok zengin bir kadının bedeniydi. Mezardaki yiyecek sepetleri de bunu doğruluyordu. Pirinç, buğday, darı, soya ve çeşitli fasulyeler. Sığır, koyun, domuz, köpek, geyik, tavşan, tavuk ve sülün eti. Balıklar, meyveler, baharatlar. Bambu envanterde haşlanmış, kızartılmış ve tuzlanmış yemeklerin tarifleri sayılıyordu. Zengin ve ağır bir sofra, az hareketle birleşince Markiz'in damarlarına ağır bir yük bindirmişti. Bazı araştırmacılar dokularında yüksek düzeyde kurşun ve cıva da ölçtü. Bunların kaynağının dönemin seçkinleri arasında yaygın olan ilaçlar ya da ölümsüzlük iksirleri olabileceği öne sürüldü. Bu son nokta kesin değil, ama Markiz'in uzun yaşamak için uğraştığını düşündürüyor.
Sonra hekimler sindirim sistemine geldiler. Yemek borusunda, midesinde ve bağırsaklarında küçük, sarımsı taneler buldular. Bunları dikkatle tek tek saydılar. 138 tam ve bir de yarım tane vardı. Bunlar kavun çekirdekleriydi.
Bu küçük çekirdekler bir saat gibi işledi. Bir kere, kavun yazın olgunlaşan bir meyveydi. Demek ki Markiz yaz aylarında ölmüştü. Daha önemlisi, çekirdeklerin bir kısmı hâlâ yemek borusunda ve midedeydi, yani sindirilmeye fırsat bulamamıştı. Kavunu yedikten sonra çok kısa bir süre, belki bir iki saat içinde ölmüş olmalıydı. Ölümün ani olduğu açıktı.
Hekimlerin vardığı sonuç şuydu: safra taşı, yemekten sonra şiddetli bir safra krizi tetiklemiş, bu kriz zaten zor çalışan kalbe aşırı bir yük bindirmiş ve Markiz kalp krizinden ölmüştü. Bu bir varsayımdı ama tüm bulgular aynı yönü gösteriyordu. Sıcak bir yaz günü bir kadın serin bir kavun dilimini yemiş, çekirdekleri de yutmuş ve az sonra bir sancıyla yere yığılmıştı.
Bu ayrıntıyı bu kadar insani kılan da tam olarak buydu. Markiz'in hayatını yazılı kaynaklardan bilmiyoruz. Hiçbir tarih kitabında adı geçmiyor. Kocasının adı resmî kayıtlarda kısaca anılıyor, o kadar. Ama kendi bedeni sayesinde son yemeğini biliyoruz. Kolunun bir zamanlar kırıldığını, belinin ağrıdığını, kalbinin yorulduğunu biliyoruz. Tarihin hükümdar listelerinde ve savaş kayıtlarında yer almayan bir kadın, 2000 yılı aşkın bir süre sonra en mahrem ayrıntılarıyla bilinir hale geldi.
Otopsiden sonra organları ayrı ayrı korunmak üzere alındı. Bedeni koruyucu sıvılara yerleştirildi. Ama hikâye bedende bitmiyordu. Çünkü Markiz'i gömenler onun yalnızca bedenini değil, ruhunu da düşünmüştü. Ve ruhun yolculuğunun haritası, tabutun en üstünde, ipek bir örtünün üzerine çizilmişti.
En içteki tabutun kapağına yüzü aşağı bakacak şekilde, T biçiminde bir ipek resim serilmişti. Boyu 2 metreyi biraz aşıyordu. Üst kısmı geniş, alt kısmı dar, iki yanında ise sarkan kollar vardı. Bambu envanterde bu nesneye verilen ad feiyi, yani uçan giysiydi. Adın ne anlama geldiği tartışılıyor. Bazı araştırmacılar bunun cenaze alayında taşınan bir sancak olduğunu, bazıları ruhu gökyüzüne taşıyan bir örtü olduğunu düşünüyor. Ama üzerindeki resim, Han döneminin insanlarının ölümden sonrası için kurduğu dünyanın en eksiksiz görsel tasvirlerinden biri.
Resim yukarıdan aşağıya üç ana katmana ayrılıyor. En üstte gökyüzü var. Sağ köşede kırmızı bir güneş ve güneşin içinde siyah bir karga duruyor. Sol köşede hilal biçiminde bir ay ve ayın üzerinde bir kurbağa ile bir tavşan seçiliyor. Ay hilalinin altında, ona doğru uzanan ya da onun üzerinde uçan bir kadın figürü var. Tepede ortada, yılan gövdeli, insan yüzlü bir tanrısal varlık oturuyor. Çevresinde ejderhalar ve turnalar uçuşuyor. Güneşin altında, bir ağacın dallarında birkaç küçük güneş daha asılı duruyor. Bu, eski Çin mitolojisinde gökyüzünde aynı anda yanan on güneşin hikâyesine bir gönderme olarak okunuyor.
Gökyüzüyle insan dünyası arasında bir kapı var. Bu göğün kapısı. Kapının iki yanında iki bekçi oturuyor. Onların altında, resmin merkezinde, Markiz'in kendisi duruyor. Bir bastona yaslanmış, ağır adımlarla yürüyen yaşlıca bir kadın. Arkasında hizmetkârları, önünde diz çökmüş, ona bir şeyler sunan iki figür var. Markiz'in bastonu, otopsinin anlattığı bel ağrılarını ve kırık kolu düşününce dokunaklı bir ayrıntıya dönüşüyor. Ressam onu ideal bir genç kadın olarak değil, tanıdıkları haliyle çizmişti.
Onun altında başka bir sahne var. Bir salonda, ayakları üzerinde duran kapların ve bronz kazanların etrafında insanlar dizilmiş. Bu, cenaze töreninde ölüye sunulan yemeği ya da ailenin onun adına yaptığı ritüeli gösteriyor olabilir. Yani resim, mezar odasının kuzey bölmesindeki o kabul salonunu bir kez daha, ipek üzerinde tekrarlıyor. Bir yanda gerçek eşyalar, öbür yanda onların resmi. İkisi de ölünün beslenmesi gerektiği inancından doğmuştu.
En altta ise yeraltı dünyası var. Burada çıplak, güçlü bir dev, iki eliyle yeryüzünü taşıyor. Ayaklarının altında iki büyük balık, çevresinde yılanlar ve deniz yaratıkları var. Dünyanın altında suların ve karanlığın âlemi.
Bu resmin nasıl okunacağı konusunda uzmanlar hemfikir değil. Bir yorum, resmin ruhun yolculuğunu gösterdiğini söyler. Markiz aşağıdan yukarıya, yeryüzünden göğün kapısına doğru ilerlemektedir. Başka bir yorum, resmin evrenin tamamını gösteren bir harita olduğunu ve Markiz'in bu evrende kendi yerini aldığını söyler. Han döneminin inancına göre insanın iki ruhu vardı. Biri bedenle birlikte yeraltında kalır, öteki göğe yükselirdi. Bu açıdan bakınca resmin üç katı, iki ruhun ayrı yollarına da karşılık gelebilir. Kesin olan şu: Mezarı hazırlayanlar Markiz'in ölümden sonra bir yere gideceğine inanıyordu ve ona hem yol hem de yol azığı vermek istiyordu.
Yol azığı yalnızca yemek değildi. Giysi sandıklarından çıkan ipekler, Han döneminin dokuma sanatını bütün inceliğiyle gösteriyordu. Bunların arasında en ünlüsü, düz ipek tülden dikilmiş, astarsız bir giysiydi. Boyu 128 santimetre, iki kolu yan yana açıldığında genişliği 190 santimetre kadar olan bu giysi, yalnızca 49 gram ağırlığındaydı. Katlandığında bir avucun içine sığacak kadar hafifti. İçinden bakıldığında karşı taraf görünüyordu. Belki başka bir giysinin üzerine giyilerek alttaki renklerin ve desenlerin tülün arasından sızması amaçlanmıştı.
İpek sancak, lake tabutlar ve tül giysi birlikte düşünülünce, ortaya bir Han soylusunun hayatının değil, hayatının sonsuza kadar sürmesine dair bir dileğin resmi çıkıyor. Markiz'in mezarı onu dünyadan koparmak için değil, dünyasını onunla birlikte toprağın altına taşımak için yapılmıştı. Ama bu dünyanın yalnızca bir yarısıydı. Kral Ma Tümseği'nde yatan tek kişi o değildi.
Doğudaki tümseğin kazısı bittikten sonra arkeologlar dikkatlerini diğer mezarlara çevirdi. 1973 ve 1974 yıllarında iki mezar daha açıldı. Bunlardan birinin, batıdaki tümseğin altındaki "2 numaralı mezar"ın sahibi Li Cang'dı, yani Markiz'in kocası, Dai Markisi'nin kendisi. Ne yazık ki onun mezarı aynı şansa sahip olmamıştı. Antik çağda soyulmuş, koruyucu katmanları bozulmuş ve içerideki organik malzemenin çoğu çürümüştü. Ama mezarda üç mühür bulundu. Biri "Dai Markisi'nin mührü", biri "Changsha başveziri", biri ise doğrudan "Li Cang" yazıyordu. Bu üç mühür, tarih kitaplarında kısaca adı geçen bir adamı toprağın altında somut bir kimliğe bağladı. Han sarayının kayıtlarına göre Li Cang MÖ 186'da ölmüştü. Markiz ondan yaklaşık 20 yıl daha uzun yaşamıştı.
Üçüncü mezar ise başka bir hikâye anlatıyordu. Bu mezar Markiz'in mezarının hemen güneyindeydi ve 30 yaşlarında ölmüş bir erkeğe aitti. Büyük olasılıkla Markiz'le Li Cang'ın oğullarından biriydi. Kimliği tam olarak kesinleşmedi, ama mezarda bulunan küçük bir ahşap tablet çok önemli bir bilgi veriyordu: bir tarih. Tablet, İmparator Wen'in saltanatının 12. yılını, yani MÖ 168'i gösteriyordu. Bu tablet bir tür resmî yazıydı. Ailenin vekilharcı, yeraltı dünyasının memurlarına hitaben ölenin geldiğini ve yanında getirdiği eşyaları bildiriyordu. Han döneminin insanları ölümden sonraki dünyayı da bürokrasisi olan bir devlet gibi düşünüyordu. Ölü, yeni ülkesine bir yazıyla, bir kayıtla girmeliydi.
Bu tarih, aile hikâyesini de netleştirdi. Mezarların kazı katmanları ve yapım sırası, Markiz'in oğlundan birkaç yıl sonra öldüğünü gösteriyordu. Yani Markiz önce kocasını, sonra oğlunu kaybetmiş, bir süre daha yaşamış ve bir yaz günü bir kavun diliminin ardından onlara katılmıştı. Oğlunun mezarının yanına, onun yanına gömülmek istemiş olmalıydı.
Oğlun mezarında ne vardı? Silahlar, lake eşyalar, ipek resimler, at arabası alaylarını gösteren duvar ipekleri. Ama asıl hazine, lake bir sandığın içinde bulunan bir kütüphaneydi. İpek kumaşlar üzerine yazılmış 20'den fazla metin ve bambu şeritler üzerine yazılmış tıbbi eserler. Toplamda 120 bin karakter civarında bir yazı. Bu, Çin'in erken tarihi için bulunmuş en büyük yazılı buluntulardan biriydi.
Kütüphanenin en çok ses getiren parçası, Laozi'ye atfedilen Daodejing'in, yani Yol ve Erdem Kitabı'nın iki ayrı nüshasıydı. Bunlar o güne kadar bilinen en eski tam nüshalardı. Ve ilginç bir şekilde, bugün bildiğimiz düzende değildi. Bugünkü baskılarda "Yol" bölümü önce, "Erdem" bölümü sonra gelir. İpek nüshalarda ise sıra tersineydi. Bu bulgu, metnin geçmişte farklı biçimlerde okunduğunu ve düzenin zamanla değiştiğini gösterdi.
İki nüsha birbirinden başka bir ayrıntıyla da ayrılıyordu. Eski Çin'de hüküm süren imparatorun adını yazmak yasaktı. Yazıcılar bu karakterin yerine başka bir karakter koyardı. Han hanedanının kurucusu Liu Bang'dı. Nüshalardan biri bu adı serbestçe kullanıyordu, yani muhtemelen Liu Bang tahta çıkmadan önce ya da yasak henüz katılaşmadan yazılmıştı. Öteki nüsha ise o karakteri titizlikle başka bir karakterle değiştiriyordu. Böylece bir yazım yasağı, metinlerin kendi yaşlarını söylemesini sağladı.
Kütüphanede Değişimler Kitabı'nın bilinen en eski nüshalarından biri de vardı. Onun yanında tıp metinleri duruyordu. Bunlardan biri 52 ayrı hastalık için yazılmış reçeteleri içeriyordu. Bir başkası, ipek üzerine çizilmiş bir egzersiz çizelgesiydi. Üzerinde nefes alıp veren, gerinen, eğilen ve dönen 44 insan figürü vardı. Bu çizelge, bedenin düzenli hareketle sağlıklı tutulabileceği düşüncesinin ne kadar eskiye gittiğini gösteriyordu. Annesinin ağır hastalıklarını düşününce, bu kitapların bir anlamda o ailenin kaygılarının da kanıtı olduğu söylenebilir.
Sonra haritalar geldi. İpek üzerine çizilmiş üç harita, Changsha Krallığı'nın güneyini, dağlık ve nehirlerle bölünmüş bir sınır bölgesini gösteriyordu. Bu bölge, güneydeki bağımsız Nanyue Krallığı'yla sınırdaydı. Haritalardan biri dağları, nehirleri ve yerleşimleri gösteren bir topografik haritaydı. Ve bugünkü alışkanlığımızın tersine, güney yukarıdaydı. Bir diğeri renkli mürekkeplerle askerî garnizonları gösteriyordu. Üçüncüsü bir kent planıydı. Bunlar, dünyada bilinen en eski ayrıntılı haritalar arasında sayılıyor. Oğlun mezarında bulunan silahlarla birlikte düşünülünce, bu genç adamın sınır güvenliğiyle ilgilenen bir komutan olabileceği ihtimali güçleniyor.
Ama kütüphanenin belki de en göz alıcı sayfası gökyüzüne bakıyordu. Bir ipek metinde, gökteki ve havadaki belirtilerin ne anlama geldiğini anlatan kehanetler sıralanmıştı. Bunların arasında 29 kuyrukluyıldız çizimi vardı. Her birinin başı ve kuyruğu farklı biçimde çizilmiş, yanına adı ve neyin habercisi olduğu yazılmıştı. Bazılarının kuyruğu düz, bazılarınınki kıvrık, bazılarınınki çatallıydı. Bu, bilinen en eski kuyrukluyıldız atlası. Aynı kütüphanedeki başka bir astronomi metni ise Jüpiter, Satürn ve Venüs'ün hareketlerini onlarca yıl boyunca kaydediyor ve Venüs'ün aynı noktaya dönme süresini 584 günün biraz üzerinde hesaplıyordu. Bu sonuç bugünkü değere şaşırtıcı derecede yakın.
Bu metinler bugün hâlâ okunuyor, tartışılıyor ve yeniden çevriliyor. Bazı parçalar kopuk, bazı sayfalar ipeğin katlanma yerlerinde parçalanmış. Ama Kral Ma Tümseği'nin kütüphanesi, erken Han döneminin kafasının içini görmemizi sağladı. Bu insanlar yalnızca zengin ve güçlü değildi. Felsefe okuyorlardı, hastalıkları sınıflandırıyorlardı, sınırları haritalıyorlardı ve gökyüzünde bir kuyrukluyıldız belirdiğinde onun neye işaret ettiğini merak ediyorlardı.
Ve bütün bu bilginin bugüne ulaşmasının nedeni, oğlun mezarının da annesininki gibi kömür ve kil ile mühürlenmesiydi. Ailenin kendi geleceğini düşünerek kurduğu o sistem, farkında olmadan bizim için de bir arşiv yaratmıştı.
Bugün Dai Markizi Hunan Müzesi'nde, yerin altındaki özel bir odada, sıcaklığı ve nemi sürekli denetlenen bir koruyucu sıvının içinde yatıyor. Ziyaretçiler camın arkasından onu görmek için kuyruğa giriyor. Bilim insanları ise onun bedeninin hâlâ tam olarak çözülemeyen bir bilmece olduğunu kabul ediyor. Derin gömü, kömür ve kil, oksijenin kesilmesi, belki o kırmızımsı sıvının bileşimi ve belki de birkaç başka etkenin bir arada etki etmesi gerekiyordu. Bunların hangisinin ne kadar önemli olduğu hâlâ araştırılıyor. Çin'de sonraki yıllarda bulunan benzer, nemli ortamda korunmuş bedenler, bu yüzden onun adıyla anılan bir grup içinde inceleniyor. Markiz, kendi türünün ölçütü haline geldi.
Mezardaki eşyalar da bugünün ustalarını sınamaya devam ediyor. 49 gramlık tül giysiyi yeniden üretmeye çalışan dokumacıların ilk denemeleri ağır çıktı. Bunun nedeni, bugünün ipekböceklerinin daha kalın iplik vermesiydi. Uzmanlar sonunda daha ince iplik veren ipekböcekleri yetiştirmek zorunda kaldılar. Yani 2000 yılı aşkın bir süre önce Changsha'da çalışan bir dokumacının ulaştığı inceliği yakalamak için, ipekböceğinin kendisini değiştirmek gerekti.
Markiz'in bedeni, bilim insanları için başka bir pencere de açtı. Onun hastalıkları, Han döneminin seçkinlerinin nasıl yaşadığını ve neyden öldüğünü gösteren eşsiz bir kayıt oldu. Damarlarındaki daralma, bugün zengin toplumlarda yaygın olan bir hastalığın, zenginliğin bir toplumun küçük bir kesimine ayrıcalık olarak tanındığı çağlarda da aynı biçimde ortaya çıktığını gösteriyordu. Bağırsaklarındaki parazitler ise sağlıklı yaşamanın yalnızca bir beslenme meselesi olmadığını, insanın içinde yaşadığı çevreye ne kadar bağlı olduğunu hatırlatıyordu.
Yerin altından sızan bir gazın kibrit ateşiyle tutuşmasıyla başlayan bu hikâye, sonunda bir ailenin bütün hayatını önümüze serdi. Bir başvezir, onun eşi ve oğulları. Mühürler, haritalar, kitaplar, yemek tarifleri, çalgılar, ipekler. Ama bütün bu zenginliğin içinde insanların aklında en çok kalan hâlâ o küçük ayrıntı: Bir yaz günü, serin bir kavun ve yutulmuş 138 buçuk çekirdek. Tarihin büyük olaylarından değil, sıradan bir öğleden sonranın anından kalan bu iz, bizi 2000 yılı aşkın bir mesafeden bir insana, bir bastona yaslanıp yürüyen, ağrıları olan, sevdiklerini kaybetmiş ve son bir kez tatlı bir şey yemek isteyen bir kadına bağlıyor.
Nöron Arkeoloji'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.