← Nöron Bilim

Aynı Evren, İki Ayrı Genişleme Hızı

2026-08-30 · 17 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Evrenin genişleme hızının yakın evren ölçümleriyle (Sefeid yıldızları + Ia tipi süpernovalar, H₀ ≈ 73) ve erken evren verisinden yapılan çıkarımla (kozmik mikrodalga fon + ΛCDM, H₀ ≈ 67) tutarlı biçimde farklı çıkmasını anlatır; JWST'nin ölçüm hatası açıklamalarını nasıl elediğini, TRGB ile Sefeid uyumunu ve DESI'nin karanlık

hubble gerilimievrenin genişlemesikozmolojikaranlık enerjijwst

Bölüm metni

Bir odanın genişliğini iki farklı şeritmetreyle ölçüyorsunuz. Biri dört metre diyor, diğeri üç buçuk. İkisi de kusursuz çalışıyor, hatayı bulmak için on beş yıl uğraşıldı ve bulunamadı — üstelik ölçülen şey bir oda değil, evrenin tamamı.

Evrenin ne kadar hızlı büyüdüğünü ölçmek istiyorsanız iki şeye ihtiyacınız var: bir gökadanın bizden ne hızla uzaklaştığı ve o gökadanın bize tam olarak ne kadar uzak olduğu. Birincisi kolaydır. Uzaklaşan bir kaynağın ışığı kırmızıya kayar, tayfındaki çizgiler daha uzun dalga boylarına doğru sürüklenir ve bu kaymayı bir asırdır rutin bir işçilikle ölçüyoruz. Zor olan ikincisidir. Gökyüzü iki boyutlu bir kubbedir; oraya baktığınızda derinlik yoktur. Parlak görünen bir nokta, yakındaki sönük bir yıldız da olabilir, çok uzaktaki devasa bir gökada da. Kozmolojinin son yüz yılı, aslında tek bir sorunun etrafında dönen bir uğraştır: uzaklığı nasıl bilirsiniz?

Cevap, adım adım yükselen bir merdivendir. En alt basamak saf geometridir. Dünya, Güneş'in etrafında dönerken altı ay arayla iki farklı noktadan bakarız; yakındaki bir yıldız, arkadaki uzak yıldızlara göre minik bir açı kadar yer değiştirmiş görünür. Bu açıyı ölçerseniz üçgeni tamamlar ve uzaklığı bulursunuz. Buna ıraklık açısı, yani paralaks denir ve bu yöntemde hiçbir varsayım yoktur, hiçbir fizik modeli yoktur, sadece trigonometri vardır. Avrupa Uzay Ajansı'nın Gaia uydusu son on yılda bir milyardan fazla yıldızın konumunu bu yöntemle, saç telinin milyonda biri düzeyindeki açı hassasiyetiyle haritaladı. Ama paralaksın bir sınırı var: yeterince uzaklaşırsanız açı ölçülemeyecek kadar küçülür. Kendi gökadamızın dışına bu merdivenle çıkamazsınız.

İkinci basamağı 1912'de, Harvard'da fotoğraf plakalarını inceleyen Henrietta Leavitt kurdu. Leavitt, Küçük Macellan Bulutu'ndaki değişen parlaklıklı yıldızları kataloglarken bir düzen fark etti: bu yıldızların bir kısmı düzenli bir ritimle parlayıp sönüyordu ve ritim ne kadar yavaşsa yıldız o kadar parlaktı. Sefeid denilen bu yıldızlar, dış katmanları belli bir sıcaklıkta iyonlaşıp saydamlığını kaybettiği için âdeta nefes alıp verirler; şişerler, sönerler, tekrar şişerler. Ve nabızlarının süresi, gerçek ışık güçlerini ele verir. Bu, gökbilimin en değerli hediyesidir: standart mum. Bir yıldızın gerçekte ne kadar parlak olduğunu biliyorsanız, ne kadar sönük göründüğünü ölçerek uzaklığını hesaplayabilirsiniz. Yakındaki sefeidlerin uzaklığını paralaksla bilirsiniz, onlarla kuralı kalibre edersiniz, sonra bu kuralı milyonlarca ışık yılı ötedeki gökadalarda gördüğünüz sefeidlere uygularsınız. Merdivenin ikinci basamağı, birincisine dayanır.

Bugün bu basamağın altına bir de geometrik çıpa yerleştirilmiş durumda. NGC 4258 kodlu sarmal gökadanın merkezinde, dev kara deliğin çevresinde dönen bir gaz diski var ve bu diskteki su molekülleri doğal bir mikrodalga lazeri gibi ışıyor. Radyo teleskopları bu parlak noktaların diskin içinde nasıl döndüğünü yıllar boyunca izledi. Dönüşün geometrisini çözdüğünüzde, gökadanın uzaklığını hiçbir standart muma ihtiyaç duymadan, doğrudan trigonometriyle buluyorsunuz: yaklaşık 24 milyon ışık yılı. Ve NGC 4258'de sefeid yıldızları da var. Yani merdivenin ikinci basamağını, birincisinden tamamen bağımsız ikinci bir geometrik ölçümle sınayabiliyoruz.

Üçüncü basamak daha uzağa gider. Sefeidler parlaktır ama sonsuz parlak değildir; evrenin genişlemesini güvenilir biçimde ölçebileceğiniz kadar uzaktaki gökadalarda tek tek yıldız seçemezsiniz. Bunun için tüm bir gökada kadar parlayan bir şey lazım. Ia türü süpernovalar tam olarak bunu yapar. Bir beyaz cüce, eşinden madde çekerek kütlesini büyütür ve belli bir eşiğe, yaklaşık 1,4 güneş kütlesine dayandığında karbon füzyonu kontrolsüz biçimde tutuşur; yıldız tamamen parçalanır. Aynı eşik, aynı yakıt, aşağı yukarı aynı patlama. Bu yüzden bu süpernovaların doruk parlaklıkları birbirine çok yakındır ve küçük farklar, sönme hızlarına bakılarak düzeltilebilir. Sefeid barındıran yakın gökadalarda patlamış süpernovaları kullanarak bu kozmik ampulün gücünü ayarlarsınız; sonra çok daha uzaktaki süpernovalarla milyarlarca ışık yılına uzanırsınız.

İşte bu üç basamaklı merdiven, Adam Riess'in yönettiği ekibin yıllardır sabırla tırmandığı yapıdır. Hubble Uzay Teleskobu'yla, sonra James Webb Uzay Teleskobu'yla yüzlerce sefeid ölçtüler, kırktan fazla süpernovayı kalibre ettiler ve her basamaktaki hata payını tek tek daraltmaya çalıştılar. Vardıkları sonuç, her megaparseklik uzaklık için saniyede 73 kilometre dolayında bir genişleme hızıydı. Bir megaparsek, 3,26 milyon ışık yılı demek. Yani bizden 3,26 milyon ışık yılı uzaktaki bir gökada saniyede 73 kilometre hızla uzaklaşıyor; iki katı uzaktaki, iki katı hızla. Edwin Hubble'ın 1929'da bulduğu ilk değer 500 civarındaydı; aradaki devasa fark, merdivenin bir asır boyunca ne kadar iyi onarıldığını gösteriyor. Bugün bu ölçümün hata payı yüzde birkaç mertebesinde. Ve tam da bu hassasiyet, sorunu doğurdu.

Çünkü evrenin genişleme hızını bulmanın bambaşka bir yolu daha var ve o yol merdivene hiç dokunmuyor.

Büyük patlamadan sonraki ilk 380 bin yıl boyunca evren, atomların kurulamayacağı kadar sıcaktı. Elektronlar çekirdeklere bağlanamıyor, serbest dolaşıyor, ışığı sürekli saçıyorlardı. Evren opaktı, sisli bir cam gibiydi. Sonra genişleme yeterince soğuttu, elektronlar çekirdeklere yakalandı, sis dağıldı ve o anda serbest kalan ışık, o günden bu yana hiçbir engele takılmadan yol aldı. Bugün her yönden bize ulaşıyor. Genişleme onu mikrodalga bölgesine kadar germiş durumda; mutlak sıfırın yaklaşık 2,7 derece üzerinde bir sıcaklığa karşılık geliyor. Buna kozmik mikrodalga arka planı diyoruz ve evrenin bebeklik fotoğrafı demek yanlış bir benzetme değil.

O fotoğrafın en çarpıcı yanı, neredeyse ama tam olarak değil, düzgün olması. Sıcaklık gökyüzünün her yerinde aynı, ancak yüz binde bir mertebesinde lekeler var. Bu lekeler rastgele değil. Sis dağılmadan önceki plazmada, karanlık maddenin çektiği bölgelere madde akıyor, ışığın basıncı geri itiyordu; sıkışma ve gevşeme birbirini kovalıyordu. Yani erken evren, içinde ses dalgaları yankılanan bir davuldu. Bu dalgalar, evren saydamlaştığı anda donup kaldı. Ve donmadan önce kat edebilecekleri belli bir mesafe vardı: ses ufku. Bu mesafe, o dönemdeki madde ve ışınım yoğunluklarından hesaplanabiliyor ve bugünkü ölçekte yaklaşık 150 megaparseğe karşılık geliyor.

Buradaki incelik şu: elimizde uzunluğunu bildiğimiz bir cetvel var. Gökyüzünde bu cetvelin kaç derecelik bir açıya karşılık geldiğini ölçüyoruz. Bilinen uzunluk, ölçülen açı; ikisi birden evrenin geometrisini ve içinde ne kadar madde, ne kadar karanlık madde, ne kadar karanlık enerji olduğunu ele veriyor. Planck uydusu 2013 ile 2018 arasında bu lekeleri olağanüstü bir hassasiyetle haritaladı. Sonra standart kozmoloji modelini, yani karanlık madde ve sabit bir karanlık enerjiden oluşan modeli alıp o başlangıç koşullarını 13,8 milyar yıl ileri sardığınızda, evrenin bugün ne hızla genişliyor olması gerektiğini hesaplayabiliyorsunuz. Çıkan sayı: her megaparsek için saniyede 67,4 kilometre. Hata payı yarım kilometrenin altında.

Aynı cetveli tamamen farklı bir yerde de görebiliyoruz. Erken evrende donan o ses dalgaları, maddenin dağılımına da damgasını vurdu; bugün gökadalar, birbirlerinden yaklaşık 150 megaparseklik bu karakteristik mesafede olmaya diğer mesafelere göre biraz daha meyilli. Milyonlarca gökadanın konumunu tarayan projeler bu hafif tercihi istatistikte yakalıyor ve mikrodalga fotoğrafından okunan cetvelle aynı sonucu veriyor. Yani erken evren tarafının iki bağımsız ayağı birbirini doğruluyor.

Ama şunu net söylemek gerekiyor: 67,4 doğrudan bir ölçüm değil. Bir tahmin, daha doğrusu bir çıkarım. Evrenin bugünkü hızını ölçmüyor; evrenin bebekliğini ölçüyor ve elimizdeki fizik modeli doğruysa bugün ne olması gerektiğini söylüyor. Merdiven tarafı ise tam tersini yapıyor: hiçbir kozmolojik model varsaymadan, sadece geometri ve standart mumlarla bugünü doğrudan ölçüyor.

İki taraf da işini iyi yapıyor. İki taraf da hata payını yıllar içinde durmadan daralttı. Ve daraldıkça, aradaki boşluk kapanmak yerine daha da belirginleşti.

Ölçümler kabalken bu fark önemsizdi. Yirmi yıl önce merdiven tarafının hata payı yüzde 10 civarındaydı; 67 ile 73, aynı bulutun içindeki iki noktaydı. Sonra iki taraf da keskinleşti ve bulut ikiye ayrıldı.

Uzun yıllar boyunca herkesin ilk tepkisi doğal olarak aynıydı: birileri bir yerde hata yapıyor olmalı, muhtemelen de merdiven tarafında, çünkü orada bağlantı sayısı fazla ve her basamak bir öncekinin hatasını yukarı taşıyor. En güçlü şüphe kalabalıklıktı. Uzak gökadalarda seçtiğiniz bir sefeidin ışığına, ayırt edemediğiniz komşu yıldızların ışığı karışıyor olabilirdi; bu da yıldızı olduğundan parlak, dolayısıyla gökadayı olduğundan yakın gösterirdi ve genişleme hızını yapay olarak yükseltirdi. Makul bir itirazdı. Sınanabilir bir itirazdı.

Webb teleskobu tam da bunu sınadı. Kızılötesinde çok daha keskin gördüğü için, Hubble'ın tek bir leke olarak kaydettiği bölgeleri ayrı yıldızlara ayırabiliyor. Riess'in ekibi aynı sefeidleri iki teleskopla yeniden ölçtü ve sonuçlar örtüştü. Kalabalıklık açıklaması, sağlam bir istatistiksel farkla elendi; söz konusu etki, aradaki boşluğu kapatmaya yetecek büyüklükte değildi. Yıldızların kimyasal bileşimindeki farklar, tozun ışığı kızartması, yerel evrende içinde bulunduğumuz görece boş bir bölgenin ölçümü çarpıtması gibi diğer adaylar da tek tek incelendi. Hiçbiri gereken büyüklükte bir etki üretemedi.

Bu arada merdiveni bambaşka basamaklardan kuran ekipler devreye girdi. Wendy Freedman'ın yönettiği Chicago-Carnegie ekibi sefeidler yerine iki farklı yıldız ailesini kullandı: yaşlı kırmızı dev yıldızların parlaklık dağılımındaki keskin uç nokta ve karbonca zengin dev yıldızların kızılötesindeki tutarlı parlaklığı. Bu yıldızlar gökadaların daha seyrek dış bölgelerinde bulunur, yani kalabalıklık sorunu neredeyse yoktur ve toza karşı daha dayanıklıdırlar. Onların en hassas sonucu 70,4 çıktı; hata payları hem 67,4'e hem 73'e uzanacak kadar geniş. Bu, bugün alandaki en dürüst tartışma konusu: aynı Webb verisinden farklı ekipler kısmen farklı sayılar çıkarabiliyor ve nedeni hâlâ tam anlaşılmış değil.

Ama merdiven, tek yol değil. Ses ufkuna da, sefeidlere de hiç dayanmayan ölçümler var. NGC 4258'deki gibi su lazerlerini barındıran uzak gökadalar doğrudan geometriyle uzaklık veriyor. Kütleçekim dalgalarıyla yakalanan çarpışan nötron yıldızları, sinyalin kendi biçiminden uzaklık veriyor; 2017'deki ünlü çarpışma bu yöntemin işlediğini gösterdi, ama tek bir olayın hata payı hâlâ çok geniş. Bir kuazarın ışığı önündeki gökadanın kütleçekimiyle bükülüp bize birden fazla görüntü olarak ulaştığında, görüntüler arasındaki zaman gecikmesi de bir uzaklık ölçüsü. Bu yöntemlerin hiçbiri tek başına belirleyici değil, ama hepsi aynı yöne, yüksek değere doğru eğiliyor.

2026 baharında yayımlanan çalışma bu tabloyu bir araya getirdi. Bern'deki Uluslararası Uzay Bilimleri Enstitüsü'nde bir yıl önce toplanan, birbiriyle yıllardır tartışan ekiplerin de içinde olduğu geniş bir topluluk, ölçümleri tek bir merdiven olarak değil, birbirine düğümlerle bağlı bir ağ olarak modelledi. Yerel Uzaklık Ağı adı verilen bu yaklaşımda bir düğümü kesip attığınızda sonucun ne kadar değiştiğini görebiliyorsunuz. Çıkan ortak değer 73,50 oldu ve hata payı yüzde 1'in biraz üzerine indi. Daha da önemlisi, herhangi bir yöntemi tamamen dışarıda bıraktığınızda sonuç kayda değer biçimde oynamadı. Yani fark, tek bir ekibin tek bir yönteminden kaynaklanmıyor. Erken evren tahminiyle arasındaki uyuşmazlık, istatistiksel olarak tesadüfle açıklanabilecek bölgenin çok dışında.

Peki hata değilse ne? Buradan sonrası açıkça spekülasyon ve öyle olduğunu söylemek gerekiyor: kimse bu sorunun cevabını bilmiyor.

Dikkat çekici olan, çözüm arayışının nereye yoğunlaştığı. Genişlemeyi son birkaç milyar yılda hızlandıracak bir düzeltme işe yaramıyor, çünkü süpernova ve gökada tarama verileri evrenin yakın geçmişteki genişleme geçmişini zaten sıkı sıkıya kısıtlıyor; oraya dokunduğunuzda başka bir şeyi bozuyorsunuz. Bu yüzden şüphe erken evrene kayıyor. Eğer sis dağılmadan önce, kısa bir süre için beklemediğimiz bir enerji bileşeni varduysa ve sonra hızla kaybolduysa, evren o dönemde biraz daha hızlı genişlemiş, ses dalgalarının kat edebildiği mesafe kısalmış olurdu. Cetvel kısalırsa, aynı açıyı açıklamak için bugünkü genişleme hızının daha yüksek olması gerekir. Erken karanlık enerji denen bu fikir, bilinen tek amacı bu boşluğu kapatmak olan bir ekleme olduğu için rahatsız edici; üstelik daha yeni mikrodalga arka plan verileri onu standart modele göre belirgin biçimde tercih etmiyor. Ses ufkunu kısaltmanın başka yolları da öneriliyor: bilinenlerden fazla sayıda hafif parçacık türü, nötrinoların alışılmadık etkileşimleri, kütleçekim yasasının kozmik ölçekte küçük bir sapma göstermesi.

Aynı dönemde, karanlık enerjinin sabit olmayabileceğine, zamanla zayıflıyor olabileceğine dair işaretler de gökada tarama verilerinde belirdi. Bu bulgu kendi başına heyecan verici, ama önemli bir ayrıntıyı vurgulamak gerekiyor: bu senaryo genişleme hızındaki uyuşmazlığı çözmüyor, hatta bazı kombinasyonlarda daha da zorlaştırıyor. İki bulmaca aynı odada duruyor ve birinin cevabı diğerini kapatmıyor.

Bu tabloyu asıl ilginç kılan da bu. Kozmolojinin standart modeli, altı serbest parametreyle evrenin milyarlarca yıllık davranışını, gökada dağılımından ilk atom çekirdeklerinin bolluğuna kadar şaşırtıcı bir isabetle açıklıyor. Kırılan model değil; modelin bir tek sayı üzerindeki tahmini. Ve bilim tarihinde bu tür ısrarcı, küçük, kapanmayan çatlaklar genellikle iki şeyden biriyle sonuçlanır: ya kimsenin fark etmediği sistematik bir ölçüm etkisi ortaya çıkar, ya da modele eklenmesi gereken bir parça bulunur. Merkür'ün yörüngesindeki minik sapma ikincisiydi ve sonunda genel görelilik geldi.

Önümüzdeki yıllarda Vera Rubin Gözlemevi yüz binlerce süpernovayı, Nancy Grace Roman Uzay Teleskobu ise merdivenin basamaklarını çok daha fazla gökadada eşzamanlı olarak ölçecek. Kütleçekim dalgası dedektörleri yeterince nötron yıldızı çarpışması biriktirdiğinde, standart mumlara hiç ihtiyaç duymayan bağımsız bir ölçüm hattı kurulmuş olacak. Çatlak o zaman ya kapanacak ya da kapanamayacağı kesinleşecek. İkisi de kazanç: birinci durumda ölçme sanatımızı, ikinci durumda evren hakkında bilmediğimiz bir şeyi öğrenmiş olacağız. Şu an elimizde duran şey, iki yöntemin de doğru çalıştığı ve yine de aynı evren için farklı iki sayı söylediği tuhaf bir denge; ve bu denge, cehaletimizin nerede olduğunu neredeyse virgülden sonrasına kadar hassas biçimde ölçüyor.

Nöron Bilim'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.