2026-08-24 · 25 dk
Alman kimyager Fritz Haber'in (1868-1934) havadaki azottan gübre üreterek dünyayı açlıktan kurtaran buluşunu, aynı bilgiyle 1915'te Ypres'te klor gazını savaş alanına sokuşunu, karısı Clara Immerwahr'ın intiharını ve Nobel'i aldıktan yıllar sonra Nazi Almanyası tarafından Yahudi diye ülkesinden kovulup Basel'de ölmesini anlatıyor. Tek bir zihnin hem milyarları doyurup hem de zehiri icat edebildiğinin hikâyesi.
fritz haberkimyabirinci dünya savaşıamonyakbilim etiğiBugün dünyada yaşayan her iki insandan birinin bedenindeki azot, bir adamın laboratuvarından geçti. Aynı adam, on yıl sonra bir sabah rüzgârı bekledi ve siperlere yeşil bir bulut saldı. Karısı da bir kimyagerdi — ve o gece kocasının tabancasını aldı.
1868'in Aralık ayında, Prusya'nın Silezya eyaletinde, bugün Polonya topraklarında kalan Breslau şehrinde bir çocuk doğdu. Adını Fritz koydular. Doğumdan üç hafta sonra annesi Paula öldü. Babası Siegfried Haber, şehrin tanınmış boya ve kimyasal maddeler tüccarlarındandı; karısını kaybetmenin acısını oğluna bakarken hiçbir zaman üzerinden atamadı. Fritz o evde büyüdü, ama o evde ısınamadı. Baba ile oğul ömürleri boyunca aynı dili konuşamayan iki insan olarak kaldılar.
Haber ailesi, Silezya'nın köklü Yahudi ailelerindendi. Fritz'in çocukluğu, Alman Yahudilerinin tarihinde tuhaf bir eşiğe denk geldi. Kâğıt üzerinde kapılar açılmıştı: yeni kurulan Alman İmparatorluğu, Yahudi yurttaşlarına eşit haklar tanıyordu. Fakat kâğıdın altındaki gerçek başkaydı. Üniversitede kürsü sahibi olmak, orduda subay olmak, devlet dairesinde yükselmek isteyen bir Yahudi için görünmez bir tavan vardı ve o tavan taştandı. Genç Fritz bunu erken fark etti. Onun kuşağındaki pek çok yetenekli genç gibi, önündeki engelin dinî bir engel olmadığını, bir aidiyet sınavı olduğunu düşündü. Almanya ona kendisini kanıtlamasını istiyordu; o da kanıtlayacaktı.
Kimyaya olan tutkusu okul yıllarında başladı, ama babası bu tutkuya bir meslek gözüyle bakmadı. Fritz'i işin başına, ticaretin içine çekmek istedi. Bir süre denediler. Ve o dönemde, sonradan hayatının bütün ironilerini önceden özetleyecek bir olay yaşandı. Almanya'da kolera salgını konuşuluyordu; dezenfeksiyon için kullanılan kireç kaymağına talep patlayacaktı. Fritz babasını ikna etti, büyük miktarda mal aldılar. Salgın umulduğu gibi yayılmadı, mallar elde kaldı, aile ciddi bir zarara uğradı. Baba ile oğul arasındaki mesafe bir kat daha açıldı. Fritz'in ilk büyük ticari hesabı klor bileşikleri üzerineydi ve tutmamıştı. Yirmi küsur yıl sonra klorla ikinci kez hesaplaşacaktı; bu kez tutacaktı ve keşke tutmasaydı denecekti.
Ticaret kapanınca laboratuvar açıldı. Haber, Berlin'de ve Heidelberg'de okudu, organik kimyada doktorasını aldı, sonra kendi kuşağının en hırslı gençlerinden biri olarak akademiye tutundu. 1892'de, yirmi üç yaşındayken vaftiz edildi ve Protestanlığı seçti. Bu, o yıllarda binlerce Alman Yahudisinin verdiği bir karardı ve çoğu için inançla değil, kariyerle ve kabul görmekle ilgiliydi. Haber inanç değiştirdiğini düşünmedi; kendi anlatımında, zaten Alman olduğunu resmîleştirmişti. Bundan sonraki bütün hayatı boyunca kendini önce Alman, sonra bilim insanı olarak tanımlayacak, Yahudi kökeninden söz edilmesinden hoşlanmayacaktı. Tarih, bu meselede son sözü ona bırakmayacaktı.
1894'te Karlsruhe'deki teknik yüksekokulda kendine yer buldu. Orada bulduğu şey yalnızca bir iş değildi; kendi alanıydı. Fizikokimya, o yıllarda henüz yeni yeni şekillenen bir sahaydı: kimyasal tepkimelerin nasıl olduğunu değil, hangi koşullarda ne kadar olacağını hesaplamaya çalışıyordu. Denge, basınç, sıcaklık, verim. Haber bu dilde ustalaştı. Yanma tepkimelerinden elektrokimyaya, cam elektrottan gazların termodinamiğine kadar geniş bir alanda çalıştı, ders kitapları yazdı, sanayiyle iş yaptı. Kırk yaşına gelmeden Almanya'nın en dikkat çeken kimyagerlerinden biriydi. Enerjisi neredeyse rahatsız ediciydi: hızlı konuşur, hızlı karar verir, çalışmayı bir tür seferberlik gibi yürütürdü.
1901'de evlendi. Gelin, Karlsruhe'nin değil Breslau'nun insanıydı: Clara Immerwahr. Gençliklerinde tanışmışlardı, yolları yıllar sonra yeniden kesişti. Clara sıradan bir eş adayı değildi. 1900 yılının aralık ayında Breslau Üniversitesi'nde kimya doktorasını tamamlamış, o üniversitenin tarihinde bu dereceyi alan ilk kadın olmuştu. Kadınların derslere ancak profesörlerin özel izniyle oturabildiği bir düzende, her sınavı ayrı ayrı sökerek gelmişti oraya. Soyadı Almancada "her zaman doğru" anlamına geliyordu ve hayatını bu kelimeye yakışır biçimde yaşamaya çalıştı.
Evlilik, Clara'nın laboratuvarını kapattı. 1902'de oğulları Hermann doğdu. Clara bir süre kocasının kitaplarına, çevirilerine, konferans metinlerine yardım etti; adı kapaklara girmedi. Ev işleri, misafirler, bir profesörün eşinden beklenen sonsuz temsil görevleri. Kadınlara açılan kapıdan içeri giren ilk insanlardan biriydi ve kapının arkasında kendisini bekleyen odanın ne kadar küçük olduğunu görmüştü. Aile dostlarına yazdığı mektuplarda, kendi hayatının kocasının hayatının bir dipnotuna dönüşmesinden duyduğu sıkıntı açıkça okunur.
Bu arada Haber, kariyerinin merkezine oturacak soruyla karşılaşmak üzereydi. Soru, havayla ilgiliydi.
Soluduğumuz havanın yaklaşık yüzde 78'i azottur. Her canlının proteinini, her hücrenin genetik malzemesini kurmak için azot gerekir. Yani hepimiz, başımızın üstünde okyanus gibi duran bir azot deposunun altında yaşarız. Sorun şudur: bu azot, atmosferde iki atomun birbirine üçlü bir bağla kenetlendiği son derece kararlı bir molekül halinde bulunur. Bitkiler bu bağı kıramaz. Doğada bu bağı kırabilen çok az şey vardır: baklagillerin köklerinde yaşayan bazı bakteriler ve yıldırım. Yani insanlık, yiyeceğini üretmek için binlerce yıl boyunca ya hayvan gübresine, ya baklagil ekim nöbetine, ya da doğal birikimlere mahkûm kaldı.
19. yüzyılda bu birikimlerin en büyüğü Güney Amerika'daydı: Şili çölünde kalın tabakalar halinde yatan güherçile ve Peru kıyılarındaki kuş gübresi adaları. Avrupa tarımı ve Avrupa barut sanayii, gemilerle taşınan bu yatakların üzerine kuruldu. 1898'de, İngiliz kimyager William Crookes çok konuşulan bir konuşma yaptı ve rakamları ortaya döktü: buğday üretimi artan nüfusa yetişemiyordu, güherçile yatakları ise tükeniyordu. Crookes'un çıkardığı sonuç netti. Havadaki azotu bağlamanın bir yolu bulunmazsa, uygar dünyanın önünde bir açlık duvarı vardı. Ve bu, kimyagerlere verilmiş açık bir görevdi.
Görevi üstlenmeye kalkanlar oldu, çoğu duvara tosladı. Azot ile hidrojeni birleştirip amonyak elde etmek teoride mümkündü, ama denge inatçıydı: sıcaklığı yükseltince tepkime hızlanıyor, ancak amonyak oluştuğu anda parçalanıyordu. Sıcaklığı düşürünce denge amonyaktan yana kayıyor, bu kez tepkime yıllar sürecek kadar yavaşlıyordu. Kimya, insana iki kapı gösteriyor ve ikisini de suratına kapatıyordu.
Haber işin içine tam da bu noktada, bir tartışma yüzünden girdi. Devrin en saygın fizikokimyacılarından Walther Nernst, Haber'in yayımladığı amonyak denge değerlerinin yanlış olduğunu öne sürdü ve 1907'de Hamburg'daki bilimsel toplantıda bunu herkesin önünde dile getirdi. Haber için bu, mesleki bir aşağılanmaydı. Ölçümlerini yeniden, çok daha titiz biçimde yaptı. Nernst'in eleştirisi kısmen haklıydı, ama asıl önemlisi Haber'in bu tartışmadan çıkardığı sonuçtu: normal basınçlarda bu işten hiçbir şey çıkmayacaktı. Basıncı akıl almaz seviyelere çıkarmak gerekiyordu.
Yanında genç asistanı Robert Le Rossignol ile birlikte, o güne kadar laboratuvarda pek denenmemiş bir şeye giriştiler: yaklaşık 200 atmosfer basınca dayanan, 500 derecenin üzerinde çalışan, sürekli akışlı küçük bir çelik sistem. Gaz, katalizör yatağından geçecek, oluşan amonyak soğutulup ayrılacak, tepkimeye girmeyen kısım devreye geri döndürülecekti. Katalizör arayışında Haber, o dönemde altından pahalı bir metale, osmiyuma ulaştı; dünyadaki bilinen stokun neredeyse tamamını satın aldırdı.
2 Temmuz 1909 günü, Karlsruhe'deki laboratuvarda BASF'ten gelen iki gözlemci vardı: Carl Bosch ve Alwin Mittasch. Düzenek önce arıza yaptı, saatler geçti. Sonunda musluktan sıvı amonyak damlamaya başladı ve durmadı. Odadaki insanlar, insanlık tarihinde ilk kez havadan sürekli olarak gübre üretilebildiğini gördüler.
Laboratuvar masasındaki bu küçük makineyi bir fabrikaya çevirmek, en az onu icat etmek kadar zor bir işti ve bu iş Carl Bosch'a düştü. O basınçta çelik, hidrojenin etkisiyle içten içe kırılganlaşıyor, borular patlıyordu; Bosch'un ekibi çok katmanlı reaktör gövdeleri geliştirerek sorunu çözdü. Mittasch ise osmiyumun yerine geçecek ucuz bir katalizör bulmak için binlerce madde denedi ve sonunda demir esaslı, katkılı bir formülde karar kıldı; o katalizörün mantığı bugün hâlâ kullanılıyor. Eylül 1913'te Oppau'daki tesis üretime geçti. Havadan ekmek yapılıyordu ve artık sanayi ölçeğinde yapılıyordu.
Haber, kırk beş yaşında, hayalini kurabileceği her şeyi elde etmişti. 1911'de Berlin'in Dahlem semtinde kurulan Kaiser Wilhelm Fizikokimya ve Elektrokimya Enstitüsü'nün başına getirilmişti. Kayzer'in huzuruna kabul ediliyor, sanayiden ciddi telif geliri alıyor, Almanya'nın en parlak beyinleriyle komşu kapılarda çalışıyordu. Bir sonraki yılın yazında Avrupa'nın kaderi değişecek ve Haber, yeni kurduğu enstitünün kapısına başka bir tabela asacaktı.
Ağustos 1914'te savaş başladığında Alman kamuoyu kısa bir çatışma bekliyordu. Ama İngiliz donanması Kuzey Denizi'ni kapattığı anda, Almanya'nın en hayatî açığı ortaya çıktı: Şili güherçilesi artık gelmiyordu. Güherçile yalnızca gübre demek değildi; barut, dinamit ve top mermisi demekti. Alman ordusunun elindeki nitrat stokunun bir yıl kadar sonra tükeneceği hesaplanıyordu. Savaş, cephede değil, kimya masasında bitecek gibi görünüyordu.
Haber ve Bosch'un yöntemi burada devreye girdi. Amonyağı nitrik aside çevirmek, bilinen bir işlemdi; eksik olan amonyaktı ve o artık havadan geliyordu. Oppau'daki tesis genişletildi, ardından ikinci ve çok daha büyük bir fabrikanın temeli atıldı. Açlığı yenmek için tasarlanmış tepkime, Almanya'nın savaşı sürdürebilmesinin teknik şartına dönüştü. Bugün tarihçilerin büyük bölümü, Haber-Bosch yöntemi olmasaydı Almanya'nın savaşı 1915 veya 1916'da mühimmatsızlıktan bitirmek zorunda kalacağı görüşünde birleşir.
Haber bununla yetinmedi. Enstitüsünü tamamen orduya devretti; personel sayısı savaş boyunca birkaç düzineden binlere çıktı. Ve cephede oluşan tıkanmaya, siperlerin donmuş hattına kimyanın bir cevabı olabileceğine inandı. Önce tahriş edici tozlar denendi, sonuç alınamadı. Haber daha köklü bir fikir önerdi: havadan ağır, bu yüzden siperin dibine çökecek, endüstriyel olarak zaten tonlarca üretilen bir gaz. Klor.
Bu fikre bilim çevresinde itiraz edenler oldu, ama ekibine katılanlar da oldu ve isimleri hafif isimler değildi. İleride nükleer fisyonu keşfedecek olan Otto Hahn, ileride Nobel alacak fizikçiler James Franck ve Gustav Hertz, klor birliklerinde görev aldılar. Hahn, yıllar sonra yazdığı anılarında bu görevi ilk duyduğunda utanç duyduğunu, Haber'in kendisini savaşı kısaltmanın ve böylece hayat kurtarmanın tek yolu olduğu argümanıyla ikna ettiğini anlatır. Haber'in bu konudaki tavrını özetleyen cümlesi çok tekrarlandı: barış zamanında bilim insanı dünyaya aittir, savaş zamanında ülkesine.
1915 baharında Belçika'nın Flandre bölgesinde, Türkçede İpr diye okunan Ypres kasabasının çevresinde hazırlık tamamlandı. Yaklaşık 6 kilometrelik bir cephe hattı boyunca, siperlere 5730 çelik tüp gömüldü; içlerinde toplam 168 ton sıvı klor vardı. Silahın tetiği rüzgârdı. Rüzgâr ters eserse gaz kendi siperlerine dolacaktı. Haber haftalarca cephede kaldı, hava raporlarını takip etti, tarih ertelendi, sonra yeniden ertelendi. Bir bilim insanının bir denklemin sabitini beklemesi gibi rüzgârı bekledi.
22 Nisan 1915 günü, öğleden sonra beş sularında rüzgâr istenen yönden esti. Vanalar açıldı. Cepheden sarımsı yeşil, ağır bir bulut kalktı ve yavaşça karşı siperlere doğru yürüdü. Karşıda Fransız ordusunun Cezayirli birlikleri ve toprak savunma tümeni vardı; hiçbiri böyle bir şeyi ne görmüş ne duymuştu. Klor, ciğerlerdeki neme değdiği anda tahriş edici asit oluşturur; solunum yolları şişer, akciğerler kendi sıvısıyla dolar. Boğulma, suda değil kuru toprakta gerçekleşir. Hat çöktü, kilometrelerce boşluk açıldı. Kayıp rakamları bugün hâlâ tartışmalıdır; farklı kaynaklar o ilk günün ölülerini birkaç yüz ile birkaç bin arasında verir, yaralı sayısını ise çok daha yüksek gösterir.
O açıklıktan içeri yürüyecek yedek kuvvet yoktu; Alman komutanlığı denemeye inanmadığı için arkada hazır tümen bulundurmamıştı. Cephe birkaç gün içinde yeniden kapandı. Kazanılan toprak birkaç kilometreydi. Kazanılan başka bir şey vardı: eşik aşılmıştı. Aylar içinde İngilizler ve Fransızlar kendi gaz birliklerini kurdu, fosgen geldi, ardından hardal gazı geldi, savaşın sonuna kadar her iki taraf da kimyasal silah kullandı ve toplamda yüz binlerce insan bu silahlardan zarar gördü. Haber, bir soruya cevap vermiş, ama sorunun kendisini kalıcı hale getirmişti.
Klor saldırısından sonra Haber, imparatorluk ordusunda yüzbaşı rütbesine yükseltildi. Yaşı ve konumu itibarıyla olağan olmayan bir terfiydi ve onun için sıradan bir madalyadan çok daha fazlasını ifade ediyordu: vaftizle başlayan kabul edilme arayışının resmî mührü gibiydi. Berlin'e döndü. Dahlem'deki evde, terfiyi ve cephedeki başarıyı kutlamak için bir davet verildi. Ev doldu, kadeh kalktı, gece uzadı.
Clara o gece evdeydi. Kocasının yaptığı işi biliyordu; bir kimyagerdi, klorun insan ciğerinde ne yaptığını tarif edilmeye ihtiyaç duymadan anlıyordu. O döneme dair tanıklıklar, karı koca arasında bu konuda sert tartışmalar geçtiğini söyler. Clara'nın kocasının çalışmasını "bilimin ahlaksızlığı" olarak nitelendirdiği yaygın biçimde aktarılır, ancak bu ifadenin kaynağı doğrudan bir mektup değil, sonradan derlenmiş anlatılardır; tarihçiler bu noktada temkinli davranır. Kesin olarak bildiğimiz şey, evliliğin yıllardır yıprandığı ve Clara'nın kendi mesleğinden koparılmış olmanın acısını uzun süredir taşıdığıdır.
Misafirler gittikten sonra, 1 Mayıs'ı 2 Mayıs'a bağlayan gece, Clara kocasının ordu tabancasını aldı, bahçeye çıktı ve kendini göğsünden vurdu. Sesi duyup aşağı inen, annesini bahçede bulan kişi 13 yaşındaki oğulları Hermann oldu.
Ertesi sabah Fritz Haber, cenazeyi ve oğlunu geride bırakarak Doğu Cephesi'ne, yeni bir gaz harekâtını yönetmeye gitti. Bu ayrılış, hakkında en çok konuşulan davranışıdır ve savunulması güçtür. Kendi mektuplarında o günlerde ne hissettiğine dair birkaç satır bırakmıştır; orada, kafasının içinde kendisine bir şey fısıldayan sesten, cephede yaşadıklarının üzerine düşen bu ölümün ağırlığından söz eder. Ama yolundan dönmedi. Savaş boyunca çalışmaya devam etti, 1917'de Charlotte Nathan ile ikinci evliliğini yaptı, bu evlilikten iki çocuğu oldu.
Kasım 1918'de Almanya yenildi ve Haber'in dünyası bir gecede ters döndü. İtilaf devletleri savaş suçlusu olarak yargılanacak isimler listesi hazırlarken onun adı da geçti. Sakalını kesip bir süre İsviçre'ye geçti, orada beklemeye başladı. Yargılama gerçekleşmedi, listeler siyasi pazarlıkların içinde eridi. Ama tam o beklerken, İsveç'ten bir haber geldi.
İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, 1918 yılının kimya ödülünü, elementlerinden amonyak sentezleyen yöntemi nedeniyle Fritz Haber'e vermeye karar vermişti. Karar 1919'da açıklandı, tören 1920 yazında yapıldı. Karar dünya basınında sert tepki gördü. İngiliz, Fransız ve Amerikalı bilim insanları arasında, kimyasal silah programını yönetmiş bir adama ödül verilmesini kabul edilemez bulanlar oldu; bazı ödül sahipleri törene katılmayı reddetti. Akademi'nin gerekçesi teknikti: amonyak sentezi, insanlığa yapılmış en büyük katkılardan biriydi ve bu doğruydu. Ödül belgesinde savaştan söz edilmiyordu; dünyanın hafızasında ise ikisi ayrılmıyordu. Aynı adam, aynı yıllarda, aynı laboratuvar mantığıyla hem tarlayı hem sipereni doldurmuştu. Nobel töreninde ayakta alkışlanan insanla, Flandre'da rüzgârı bekleyen insan aynı kişiydi ve o kişi bu ikisi arasında hiçbir çelişki görmüyordu.
Savaş sonrası Almanya'nın omzunda ödenmesi imkânsız görünen bir tazminat borcu vardı. Haber, ülkesine son bir kez yaramanın yolunu bulduğunu düşündü: deniz suyundan altın çıkarmak. Okyanuslarda çözünmüş halde altın bulunduğu biliniyordu ve o dönemde dolaşan bazı ölçümler bu miktarı umut verici gösteriyordu. Haber, enstitüsünün kaynaklarını bu işe yatırdı; bir gemiyle Atlantik'e çıkıldı, yıllar boyunca binlerce su örneği toplandı ve büyük bir gizlilikle analiz edildi. Sonuç acımasızdı: deniz suyundaki altın derişimi, eski ölçümlerin gösterdiğinden yüzlerce kat düşüktü. Çıkarmanın maliyeti, çıkarılacak altının değerinin kat kat üstündeydi. Proje 1926'da kapatıldı. Haber bu başarısızlığı kişisel bir yenilgi olarak yaşadı.
Dahlem'deki enstitü ise yeniden ayağa kalktı ve 1920'ler boyunca dünyanın en verimli kimya merkezlerinden biri oldu. Haber'in kapısı açıktı; genç araştırmacılara iş bulur, sıkışanlara borç verir, kavgalı meslektaşları uzlaştırırdı. Albert Einstein'ın yıllarca dostu ve arabulucusu oldu; ikisi bilimin savaştaki rolü konusunda taban tabana zıt düşünmelerine rağmen ilişkilerini korudular. Enstitüde yürütülen çalışmalardan biri de tarımsal zararlılara karşı siyanür esaslı ilaçlama yöntemleriydi; bu hat, ilerleyen yıllarda ticari bir ürüne dönüştü ve o ürünün geliştirilmiş biçimi Zyklon B, yani Siklon B adını aldı. Haber bu maddenin toplama kamplarında insanları öldürmek için kullanılmasından yıllar önce ölmüştü; kendi akrabaları arasında o kamplarda öldürülenler oldu.
30 Ocak 1933'te Almanya'da iktidar değişti. Nisan ayında çıkarılan yeni memur yasası, Yahudi kökenli çalışanların devlet kurumlarından tasfiye edilmesinin önünü açtı. Haber, savaşta cephede hizmet ettiği için yasadaki istisnadan yararlanabiliyordu; enstitü müdürü olarak kalması mümkündü, ama kendi personeli hakkında hazırlanacak listeleri imzalaması isteniyordu. Reddetti ve 30 Nisan 1933'te istifasını verdi. İstifa yazısında geçen ve sonradan çok anılan cümlenin özü şuydu: kırk yıldır çalışma arkadaşlarını zekâlarına ve karakterlerine bakarak seçmişti, büyükannelerine bakarak değil, ve ömrünün kalan kısmında bu ölçüyü değiştirmeye niyeti yoktu.
Max Planck, Haber'i kurtarmak için doğrudan hükümetin en tepesine başvurdu; sonuç alamadı. Almanya'nın savaşını kimyayla ayakta tutmuş, Kayzer'in elini sıkmış, ülkesine Nobel getirmiş adam, altmış dört yaşında ülkesinden çıkmak zorunda kaldı. Önce İngiltere'ye gitti, Cambridge'de kendisine bir çalışma yeri açıldı, ama orada da huzur bulamadı; İngiliz meslektaşlarının bir kısmı Flandre'yı unutmamıştı. Ardından Chaim Weizmann'ın teklifi geldi: Filistin'de, Rehovot'ta kurulmakta olan Daniel Sieff Araştırma Enstitüsü'nde çalışabilirdi. Haber teklifi kabul etti. Weizmann, anılarında Haber'in kendisine söylediklerini aktarır: hayatının en güçlü adamlarından biri olmuş, orduların ve sanayilerin kapısını açan bir konum edinmiş, sonunda elinde hiçbir şey kalmamış bir insanın itirafıdır bu. Ömrünü Alman olduğunu kanıtlamaya adamış adam, hayatının son işini Yahudi bilim insanlarının kuracağı bir enstitüde arıyordu.
Yolculuk için önce İsviçre'de dinlenmesi gerekiyordu; kalbi yıllardır iyi değildi. 29 Ocak 1934 gecesi, Basel'de kaldığı otelin odasında, kalp yetmezliğinden öldü. 65 yaşındaydı. Vasiyeti uyarınca yakıldı ve külleri Basel'deki Hörnli Mezarlığı'na gömüldü. Aynı vasiyette bir istek daha vardı: Clara'nın kalıntılarının Berlin'den alınıp yanına getirilmesi. Bu istek 1937'de, oğlu Hermann eliyle yerine getirildi. İkisi yan yana, ikisinin de vatanı saymadığı bir ülkede yatıyorlar. Hermann'ın kendi hayatı da acıyla bitti; Amerika'ya göç etti ve 1946'da yaşamına son verdi. İkinci evliliğinden olan oğlu ise tarihçi oldu ve Birinci Dünya Savaşı'nda kimyasal silahların tarihini yazan en ciddi kitaplardan birini kaleme aldı; babasının yönettiği harekâtı anlatırken kaynaklara sadık kaldı, savunma yazmadı.
Ölümünün birinci yıldönümünde, Alman hükümeti devlet görevlilerine anma törenine katılmayı yasakladı. Max Planck ve Otto Hahn töreni yine de düzenledi, salon doldu; katılamayan bilim insanlarının bir kısmı eşlerini gönderdi. Bu, o dönemin Almanya'sında yapılabilecek en sessiz itirazlardan biriydi ve yapıldı. Yıllar sonra, savaştan çıkan Almanya'da Dahlem'deki enstitüye onun adı verildi ve bugün hâlâ o adı taşıyor.
Geriye kalan asıl miras ise ne mezar taşında ne tabelada. Bugün dünyada her yıl yaklaşık 150 milyon ton amonyak üretiliyor ve bunun neredeyse tamamı Haber'in bulduğu, Bosch'un ölçeklendirdiği yöntemle üretiliyor. Bu tesisler dünyanın toplam enerji tüketiminin yüzde 1'inden fazlasını kullanıyor. Ve hesaplar şunu söylüyor: bugün yaşayan insanların kabaca yarısı, varlığını doğrudan bu yönteme borçlu. Yani şu anda bu cümleyi dinleyen kişinin bedenindeki azot atomlarının önemli bir kısmı, bir zamanlar bir çelik reaktörün içinden geçti. 20. yüzyılda dünya nüfusunun 1,6 milyardan 6 milyara çıkmasının arkasında pek çok sebep var; hiçbiri bu tepkime kadar sessiz ve bu tepkime kadar belirleyici değil.
Aynı tepkime, mermiyi de yaptı. Aynı zihin, klorun rüzgârını hesapladı. Fritz Haber'in hikâyesi, iyi bilim insanı ile kötü bilim insanı diye bir ayrımın ne kadar kullanışsız olduğunu gösterir; çünkü ortada iki adam yok, tek bir adam var ve o adam her iki işi de aynı inançla, ülkesine hizmet ettiğine inanarak yaptı. Kimya ona doğanın en sağlam bağlarından birini kırmayı öğretti. Kimse ona, kırdığı şeyin nereye akacağına kimin karar vereceğini öğretmedi. O soru, laboratuvardan çıktığı andan beri cevapsız ve her kuşağın önüne yeniden konuyor.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.