2026-08-27 · 25 dk
Pennsylvania'da yoksullaşan Elizabeth Cochran'ın bir gazete köşesine yazdığı öfkeli mektupla muhabir oluşunu, 1887'de deli taklidi yaparak Blackwell Adası tımarhanesine kapatılıp içeriden yazdığı yazılarla New York'un akıl hastanesi sistemini sarsmasını, 72 günde dünyayı dolaşmasını ve gazeteciliği bırakıp bir varil fabrikasının patronu olduktan sonra zimmete geçirilen servetiyle iflas edip savaş muhabiri olarak kaleme dönüşünü anlatıyor.
nellie blygazeteciliktımarhanekadın muhabirgizli görevYirmi üç yaşında bir kadın aynanın karşısına geçti ve deli gibi bakmayı çalıştı. Ertesi gün doktorlar onu "umutsuz vaka" ilan edip New York'un en korkunç tımarhanesine kapattı. Tek sorun şuydu: içeri kendi isteğiyle girmişti, çıkacağından ise emin değildi.
1885 kışında Pittsburgh'da, kentin en çok okunan gazetelerinden birinde kısa bir köşe yazısı çıktı. Başlığı soru gibi duruyordu ama aslında bir hükümdü: kızlar ne işe yarar? Yazıyı "Sessiz Gözlemci" takma adıyla kaleme alan Erasmus Wilson, çalışan kadını doğaya aykırı bir tuhaflık olarak tarif ediyor, bir kızın yerinin evi olduğunu, tezgâh başına ya da yazıhaneye gitmeye kalkışmasının hem kendisi hem de çevresi için talihsizlik sayılacağını anlatıyordu. O günün Amerika'sında bu, sıra dışı bir görüş değildi. Sıra dışı olan, birkaç gün sonra gazetenin yazı işlerine düşen mektuptu.
Mektup öfkeliydi, imlası özensizdi ve hiçbir yerinde gerçek bir ad yoktu. Altında yalnızca üç kelime vardı: Yalnız Yetim Kız. Yazan kişi, evde oturmayı seçme lüksü olmayan kadınlardan söz ediyordu. Kirasını ödemek zorunda olan, hasta annesine bakan, on beş yaşında fabrikaya giren kadınlardan. Bu kadınlara "eve dön" demenin, aç bir insana "yemek ye" demekten farkı olmadığını söylüyordu.
Gazetenin genel yayın yönetmeni George Madden mektubu okudu ve ertesi gün gazeteye küçük bir ilan koydurdu: Yalnız Yetim Kız kim ise, lütfen adını ve adresini bildirsin. Ertesi sabah gazetenin kapısında 20 yaşında bir genç kadın belirdi. Adı Elizabeth Jane Cochrane'di ve o güne kadar hayatında tek satır yazı yayımlamamıştı.
Doğduğunda soyadı Cochran'dı, sondaki "e" harfini kendisi eklemişti. 5 Mayıs 1864'te Pennsylvania'nın Cochran's Mills köyünde dünyaya gelmişti. Köy, dedesinden değil babasından adını alıyordu: Michael Cochran değirmen sahibiydi, sonradan sulh yargıçlığı yapmıştı, kasabanın kurucusu sayılıyordu. Annesi onu hep pembe giydirdiği için ailede ona "Pink" derlerdi. Bu hayat, kız altı yaşındayken bir sabah sona erdi. Baba aniden öldü ve arkasında vasiyetname bırakmadı. Mal varlığı mahkeme kararıyla açık artırmaya çıkarıldı, iki evlilikten olan on beş çocuk arasında paylaştırıldı ve geriye kalan pay, bir dul kadınla küçük çocuklarına yetecek gibi değildi.
Annesi birkaç yıl sonra yeniden evlendi. Bu evlilik felaketle bitti. 1878'de açılan boşanma davasında, kocasının içki içtiğine, tehdit ettiğine, evde şiddet uyguladığına dair kürsüde ifade veren tanıklardan biri, o sırada 14 yaşında olan Elizabeth'ti. Bir kadının ekonomik olarak bir erkeğe bağlı olmasının ne demek olduğunu, gazeteciliğe başlamadan çok önce, mahkeme salonunda öğrenmişti.
Ertesi yıl öğretmen okuluna yazıldı. Öğretmenlik, o dönemde bir kadının saygınlıkla girebileceği birkaç meslekten biriydi. Bir dönem sonra parası bitti ve okulu bırakmak zorunda kaldı. Aile Pittsburgh'a taşındı; o da iş aradı. Kadınlara açık kapılar dardı: hizmetçilik, terzilik, fabrika. Mektubu yazdığı sırada henüz hiçbirine tutunamamıştı.
Madden onu haftalığı 5 dolara işe aldı. Kadın yazarların gerçek adlarını kullanmadığı bir çağdı; ona bir takma ad gerekiyordu. Yazı işlerindeki biri Stephen Foster'ın o yıllarda herkesin dilinde olan bir şarkısının adını attı ortaya, telaşla yazılırken harfleri karıştı ve ortaya Nellie Bly çıktı. Bu isim, kırk yıl boyunca bir gazete sayfasında görüldüğünde okurun dikkatini çeken bir işaret olacaktı.
İlk yazısı, kendisine yol açan tartışmanın devamıydı: yoksul kızların önündeki gerçek seçeneklerin ne olduğunu, şehrin onlara ne borçlu olduğunu anlatıyordu. Ardından boşanma üzerine yazdı; annesinin davasından bildiklerini, mahkeme kayıtlarını tarayarak topladığı yüzlerce vakayla birleştirdi. Sonra fabrikalara girdi. Şişe atölyelerinde, konserve fabrikalarında çalışan kızların günde kaç saat ayakta durduğunu, akciğerlerine ne çektiklerini, ellerinin ne hâle geldiğini yazdı. Yazılar okundu, fabrika sahipleri gazeteye baskı yaptı ve Nellie Bly'ın önüne yeni bir görev listesi kondu: çiçek sergileri, moda, bahçe düzenlemesi.
Bu duvara ilk cevabı 21 yaşında verdi. Annesini yanına alıp Meksika'ya gitti, orada altı ay kaldı ve gördüklerini yazdı: köylerdeki yoksulluk, mahkemelerin işleyişi, hükümetin basın üzerindeki denetimi. Yerli bir gazetecinin tutuklanmasını eleştiren yazıları rahatsızlık yaratınca ülkeyi terk etmesi tavsiye edildi. Yazdıkları sonradan "Meksika'da Altı Ay" adıyla kitaplaştı. Ama Pittsburgh'a döndüğünde onu bekleyen sayfa değişmemişti. Bir gün masasına kısa bir not bıraktı ve New York'a gitti.
New York'ta dört ay boyunca hiçbir kapı açılmadı. Parası bitti, çantası çalındı, kaldığı pansiyonun borcu birikti. Sonunda Joseph Pulitzer'in çıkardığı New York World, yani Dünya gazetesinin yazı işlerine kendini kabul ettirmeyi başardı. Kendi fikri, Avrupa'ya gidip oradan göçmen sınıfında dönmek ve göçmenlerin yolculuğunu içeriden yazmaktı. Gazete başka bir şey önerdi. Şehrin en çok konuşulan söylentilerinden biri, nehrin ortasındaki bir adada, bir kadın akıl hastanesinde olup bitenlerdi. Soru şuydu: içeri girip çıkabilir misiniz?
Hazırlık, bir aynanın karşısında başladı. Boş bir bakışı nasıl tutturacağını, gözlerini nasıl sabitleyeceğini çalıştı. Gece boyunca uyumadı; sabaha karşı yüzü, tam istediği gibi, uykusuz ve dağınıktı. Eski bir elbise giydi, saçını özensiz topladı ve 1887 Eylül'ünün son haftasında, Second Avenue üzerinde çalışan kadınlara kiralık oda veren bir yere, Geçici Kadın Yurdu'na girdi. Kendini Nellie Brown diye tanıttı. Bavullarının kaybolduğunu söyledi.
O gece hiç yatmadı. Koridorda oturdu, karşısındaki kadınlara bakarak onların tehlikeli olabileceğini söyledi, sorulara tuhaf cevaplar verdi, ara ara bavullarını sordu. Sabaha kadar yurttaki kadınlar korkuyla kapılarını kilitledi. 24 Eylül sabahı polis çağrıldı.
Bundan sonrası, tek bir kişinin tek bir gece rol yapmasının ne kadar ileri gidebileceğinin kaydıdır. Essex Market Sulh Mahkemesi'nde hâkim Patrick Duffy karşısındaki genç kadına baktı, terbiyeli konuşmasına ve düzgün diline dikkat etti ve muhtemelen ilaç verilerek uyuşturulmuş, ailesinden koparılmış birine benzettiği için Bellevue Hastanesi'ne sevkini yazdırdı. Aynı gün şehrin gazeteleri "esrarengiz kız" haberlerini yazmaya başlamıştı bile; kimliği bilinmeyen bu kadının kim olduğunu okurlarına soruyorlardı. Bellevue Hastanesi'nde hekimler onu muayene etti. Ölçtükleri şeyler kısa sürede sonuca bağlandı: akli dengesi yerinde değil, vaka umutsuz. Sevk kâğıdı yazıldı ve Blackwell Adası'na giden vapura bindirildi.
Vapura adımını attığı andan itibaren Nellie Bly rol yapmayı bıraktı. Bu ayrıntı, bütün hikâyenin bel kemiğidir. On gün boyunca doğal sesiyle konuştu, sorulara doğru cevaplar verdi, sakin durdu, kimseyi korkutmadı. Ve hiç kimse bir şeyin yanlış olduğunu fark etmedi. Sonradan kendi cümlesiyle özetleyecekti: ne kadar akıllıca konuşup ne kadar makul davrandıysa, o kadar deli sayıldı.
Adadaki hastanede 1600 kadar kadın vardı. Kabul işlemi bir banyoyla başlıyordu. Küvet tek, su buz gibiydi ve aynı su birbiri ardına giren kadınlar için kullanılıyordu. Başından aşağı kovayla su döküldü, sonra ortak bir havluyla kurulandı ve üzerine ince bir pamuklu elbise verildi. Islak saçla, titreyerek koğuşa götürüldü.
Yemek her gün aynıydı. Bakır rengi, tadı olmayan bir sıvı çay diye veriliyordu. Ekmek bayat ve serttir, üzerindeki tereyağı bozuktu. Et kokuyordu, çorba sudan ibaretti. Bly, açlıktan ekmeğe saldıran kadınları gördü ve kendi tabağına dokunamadığı günlerde bunun neye benzediğini yazdı.
Ama açlık, orada en zorlayıcı şey değildi. En zorlayıcı şey hareketsizlikti. Kadınlar sabahın erken saatinden akşama kadar arkalıksız sıralarda oturuyordu. Konuşmak yasaktı. Ayağa kalkmak yasaktı. Okuyacak bir şey, tutunacak bir uğraş yoktu. Saatler, hiçbir şey olmadan geçiyordu. Bly, sağlıklı bir insanı akıl hastasına çevirmek için tasarlanmış bir düzen kurmak isteseydiniz, bundan daha etkilisini bulamayacağınızı düşündü.
Odalar soğuktu, pencereler açık bırakılıyordu, geceleri kapılar dışarıdan kilitleniyordu ve bütün anahtarlar tek bir hemşirenin elindeydi. Bly, bir yangın çıkarsa bu koğuşlardaki hiçbir kadının dışarı çıkamayacağını fark etti ve bunu not aldı. Bahçeye çıkarılan bir grup kadın, bellerinden geçirilen tek bir halata bağlanarak yürütülüyordu. Hemşirelerin alay etmesi olağandı; bazılarının kadınları boğazlarından sıkarak susturduğuna, dövdüğüne tanık oldu. Gördüklerini, tarihleriyle ve adlarıyla aklında tuttu.
En çok, oraya hiç ait olmayan kadınlar üzerinde durdu. Louise Schanz adında Alman bir kadın vardı; tek kelime İngilizce bilmiyordu ve kendisine kimse tercüman getirmemişti. Neden orada olduğunu sorup duruyor, kimse ona cevap vermiyordu. Tillie Mayard adında genç bir kadın vardı; bedeni hastaydı, aklı yerindeydi ve bunu herkese anlatmaya çalışıyordu. Bly onun on gün içinde nasıl çözüldüğünü izledi. Adaya varan kadınların bir kısmı yalnızca yoksuldu, bir kısmı yalnızca yabancıydı, bir kısmı yalnızca yorgundu. Ve hepsi için tek bir mekanizma işliyordu: içeri girmek kolay, çıkmak imkânsızdı.
Bly bunu bizzat sınadı. Doktora, hemşireye, gördüğü herkese aklının başında olduğunu söyledi. Bunun bir işe yaramadığını görmek, on günün en soğuk keşfiydi; çünkü orada aynı cümleyi kuran yüzlerce kadın vardı ve onların hiçbirinin dışarıda kendisini bekleyen bir gazetesi yoktu. Onuncu gün adaya bir avukat geldi. Dünya gazetesi, kendi muhabirini geri istiyordu. Kapılar bu kez, bir kadının aklı için değil, bir kurumun talebi için açıldı. Bly vapura binerken arkasında bıraktığı kadınlara baktı.
9 Ekim 1887 Pazar sabahı Dünya gazetesi, ilk büyük bölümü tam sayfa yayımladı. Başlık, parmaklıkların ardından yazılmış bir tanıklığı duyuruyordu. Bir hafta sonra, 16 Ekim'de ikincisi çıktı. Gazete tükendi. Şehir, aylardır fısıltıyla dolaşan bir söylentinin yerine, tarih tarih, isim isim, öğün öğün anlatılmış bir kayıt buldu.
İlk tepki inkârdı. Kurum yetkilileri anlatılanların abartıldığını söyledi. Ama tartışma kısa sürede yön değiştirdi, çünkü ortada cevaplanması gereken ayrı bir soru vardı: sağlıklı bir genç kadın, birkaç saatlik bir gösteriyle, bir mahkemeden ve iki ayrı hekim muayenesinden geçip nasıl akıl hastanesine kapatılabilmişti? Kimi hekimler onun olağanüstü bir oyuncu olduğunu söyleyerek kendilerini savundu. Bly'ın cevabı basitti: rolü yalnızca kapıdan girene kadar oynamıştı; sonrasındaki on gün boyunca kendisiydi ve kimse bunu fark etmemişti. Teşhisi koyanların hatası, teşhis mekanizmasının kendisiydi.
Savcılık harekete geçti ve bir jüri soruşturma açtı. Bly, jüriyle birlikte adaya geri döndü. Vardıklarında hastane tanınmayacak hâldeydi. Koğuşlar temizlenmiş, yemekler düzeltilmiş, buz gibi banyolar ortadan kalkmıştı. Yazısında adını verdiği kadınların bir kısmı başka kurumlara nakledilmiş, bir kısmı bulunamamıştı. Jüri bunu bir aklanma değil, bir kanıt olarak kaydetti: bir gazete yazısının yayımlanmasıyla düzelen bir kurum, o yazıdan önce düzensiz olduğunu kendisi itiraf etmiş demekti.
Sonuç, o güne kadar hiçbir gazete yazısının New York'ta elde edemediği ölçekteydi. 29 Aralık'ta şehir yönetimi, hayır kurumları ve ıslah kurumlarından sorumlu daireye ayrılan ödeneği bir önceki yıla göre 850 bin dolar artırdı. Bu, yüzde 57'lik bir sıçramaydı ve o yıl herhangi bir daireye yapılan en büyük artıştı. Bundan daha kalıcı olan şey ise usul değişiklikleriydi: hastaneye sevkten önceki muayeneler sıkılaştırıldı, dil bilmeyen hastalar için tercüman meselesi gündeme geldi, oraya ait olmadığı anlaşılan kadınların dosyaları yeniden açıldı.
Aynı yıl bütün metin "Bir Tımarhanede On Gün" adıyla kitap oldu. Yazarı 23 yaşındaydı.
Ama asıl miras, bir bütçe kalemi değildi. Bly, gazeteciliğe bir yöntem kazandırmıştı: bir kurumun içinde ne olduğunu öğrenmek için o kurumun kendi beyanına ya da dışarıdan yapılan bir ziyarete güvenmemek, içeri girmek. Sonraki iki yıl boyunca bu yöntemi tekrar tekrar kullandı. Yeni doğmuş bebeklerin alınıp satıldığı iddiasını doğrulamak için bir bebek satın aldı. Kadınlar hapishanesinin koşullarını görmek için kendini tutuklattı. Albany'de yasama üyelerini para karşılığı yönlendirdiği söylenen bir aracının yanına zengin bir müvekkilin temsilcisi olarak gitti ve ondan bizzat, satın alınabilecek isimlerin listesini aldı; o liste ertesi gün gazetede yayımlandı.
Bu tarz kısa sürede taklit edildi, adı kondu, moda oldu. Onlarca gazete, kendi genç kadın muhabirlerini kılık değiştirip bir yerlere sokmaya başladı. Aralarında yalnızca gösteriden ibaret olanlar da vardı. Ama yöntemin doğduğu yer, nehrin ortasındaki o adaydı ve orada yazılan şey bir numara değil, kimsenin savunmadığı 1600 kadın adına tutulmuş bir tutanaktı.
25 yaşına geldiğinde Nellie Bly, Amerika'nın en tanınan muhabirlerinden biriydi. Ve aklında, gazeteciliğin sınırlarını bambaşka bir yöne itecek bir fikir vardı.
Fikir bir romandan geliyordu. Jules Verne'in 1873'te yayımlanan "Seksen Günde Devriâlem" kitabı, soğukkanlı İngiliz Phileas Fogg'un bir bahis uğruna dünyayı 80 günde dolaşmasını anlatıyordu. Bly'ın sorusu şuydu: bu gerçekten yapılabilir mi ve daha hızlı yapılabilir mi?
Fikri gazeteye 1888'de götürdü. Yaklaşık bir yıl bekletildi. Anlatılana göre yazı işlerindeki itiraz, yolculuğa bir erkeğin gönderilmesi gerektiğiydi; bir kadın refakatçisiz seyahat edemezdi, üstelik yanına yığınla bavul alırdı. Bly'ın cevabı, bu tartışmayı bitiren cümle oldu: o hâlde bir erkek gönderin, ben de aynı gün başka bir gazete için yola çıkar, onu geçerim.
14 Kasım 1889 sabahı, New Jersey kıyısındaki Hoboken rıhtımından Augusta Victoria adlı Alman yolcu vapuruna bindi. Yanında bavul yoktu. Üzerinde koyu mavi, dayanıklı kumaştan tek bir elbise, bir palto ve kendi eliyle doldurduğu küçük bir el çantası vardı. Boynuna astığı bir kesede 200 sterlinlik altın ve İngiliz banknotu taşıyordu. Bütün mesele buydu: bir kadının dünyayı, tek çantayla ve kimseye bağlı olmadan dolaşabileceğini göstermek.
Aynı gün, aynı şehirden, ters yönde bir başka kadın yola çıktı. Cosmopolitan dergisi, Bly'ın yolculuğunu duyar duymaz kendi muhabiri Elizabeth Bisland'ı batıya doğru gönderdi. Bly bunu haftalarca öğrenemedi; okyanusun ortasında, tek başına bir rekor denemesi yaptığını sanıyordu.
Yolculuk, çağının bütün ulaşım ağını sırayla kullandı: vapur, tren, at arabası, ricksha, sampan, hatta bir eşek. İngiltere'den sonra Fransa'da programa küçük bir sapma yaptı ve Amiens'e uğradı. Verne ve eşi onu evlerinde ağırladı. Yaşlı yazar, kendi kahramanının rotasını yeniden gözden geçirmiş gibi ona Bombay'dan geçip geçmeyeceğini sordu ve şaka yollu bir dilek iletti: eğer bunu 79 günde yaparsan iki elimle birden alkışlarım.
Ardından Brindisi, Süveyş Kanalı, Aden, Kolombo, Penang ve Singapur geldi. Singapur'da bir maymun satın aldı; ona McGinty adını verdi ve maymun bütün dönüş yolculuğunda yanında kaldı. Hong Kong'da, gemi şirketinin bürosunda, hayatının en beklenmedik haberini aldı: bir yarış içindeydi ve rakibi öndeydi. Bly kayıt defterine bakıp yoluna devam etti.
Yokohama'dan sonra Pasifik'i geçmesi gerekiyordu ve orada hava işe karıştı. Fırtına gemiyi günlerce geciktirdi. San Francisco'ya 21 Ocak'ta ulaştığında, kıtayı boydan boya geçecek kuzey demiryolu hattı kar altındaydı. Pulitzer özel bir tren kiraladı ve güneyden dolaşan bir rota çizdi. Bundan sonrası bir yolculuk değil, bir geçit törenidir. Tren geçeceği için istasyonlara insanlar toplandı, bando kuruldu, çiçek atıldı. Gazete, yolculuğun kaç gün kaç saat süreceğini tahmin etmek üzere bir yarışma açmıştı; bir milyona yakın kupon geldi.
25 Ocak 1890 öğleden sonra, saat 3'ü 51 geçe tren Jersey City'ye girdi. Toplar atıldı. Kayda geçen süre 72 gün, 6 saat, 11 dakika ve 14 saniyeydi. Kat edilen yol yaklaşık 40 bin kilometreydi. Elizabeth Bisland dört gün sonra, 76 günde New York'a ulaştı; ikisi de romandaki süreyi geride bırakmıştı.
Nellie Bly, kıtanın en tanınmış ismi olarak indi trenden. Adıyla oyunlar, şapkalar, yarış oyuncakları satıldı; yolculuğu "Yetmiş İki Günde Dünya Turu" adıyla kitaplaştı. Gazetenin ona bu iş için ayrıca bir ödeme yapmaması ve ücret talebinin karşılanmaması üzerine 1890'da Dünya gazetesinden ayrıldı. Birkaç yıl haftalık bir dergi için roman yazdı, sonra 1893'te gazeteye döndü ve yeniden muhabirlik yaptı; anarşist Emma Goldman'la hapishanede görüştü, 1894'teki büyük demiryolu grevini işçilerin kaldığı barakalardan yazdı ve o grev haberlerinde, meslektaşlarının çoğundan farklı olarak, grevcilerin tarafındaki hikâyeyi anlattı.
1895'te, 31 yaşındayken hayatı bir anda başka bir yatağa girdi. Robert Seaman adında, 73 yaşında bir sanayiciyle tanıştı ve kısa süre sonra evlendiler. Aradaki 42 yıllık fark, evlendikleri gün gazetelerin diline düştü. Bly gazeteciliği bıraktı.
Kocasının Brooklyn'deki fabrikası, süt taşımaya yarayan madeni güğümler, kazanlar ve depolar üretiyordu. Şirketin adı Iron Clad Manufacturing Company, yani Demir Zırh Fabrikası'ydı. Seaman'ın sağlığı bozuktu; işi fiilen eşi devraldı. 1904'te Seaman ölünce Bly şirketin başkanı oldu ve mesleğini değiştirmiş bir gazeteci gibi değil, fikri olan bir sanayici gibi davrandı.
Fabrikayı kendi ilkelerine göre yeniden kurdu. İşçiler için sağlık odası, kütüphane, spor salonu, bovling pisti yaptırdı. Kendi adına iki patent aldı: biri yeni bir süt güğümü, öbürü sokak temizliği için üst üste istiflenebilen bir çöp kovasıydı. Fabrikada çalışan Henry Wehrhahn'ın geliştirdiği sızdırmaz metal varil tasarımının haklarını satın aldı; bugün dünyanın her limanında görülen 200 litrelik çelik varilin atası odur. Demir Zırh, binden fazla işçi çalıştıran bir işletmeye dönüştü.
Çöküş, dışarıdan değil içeriden geldi. Muhasebeyi ve kasayı emanet ettiği kişiler yıllar boyunca sahte çekler düzenledi, para aktardı, defterleri kapattı. Bly bunu ancak şirket ödeme yapamaz hâle geldiğinde fark etti. Açtığı davalar yıllarca sürdü, alacaklılar sıraya girdi ve 1911'e gelindiğinde Demir Zırh iflas etmişti. Onu yıpratan, servetin gitmesinden çok, bu davaların bitmek bilmemesiydi.
1914 yazında, yeni bir iş için sermaye bulmak umuduyla Avrupa'ya gitti. Avusturya'nın Sırbistan'a savaş ilan etmesinden birkaç gün sonra Viyana'daydı. 50 yaşında, iflas etmiş bir sanayiciydi ve bir gazeteci olarak dünyanın tam ortasında duruyordu. New York Evening Journal'a, yani New York Akşam Gazetesi'ne telgraf çekti ve muhabirliğe geri döndü.
Sırbistan ile Avusturya-Macaristan arasındaki cephe hattına giden ilk kadın oldu. Siperlerde durdu, top ateşi altında kaldı, yaralıların taşındığı trenleri yazdı. Bir keresinde İngiliz casusu sanılarak kısa süre gözaltına alındı. Yazdıkları, o dönemin cephe haberciliğinde alışılmadık biçimde askerlerin ve mültecilerin hâline odaklanıyordu. Viyana'da savaş dullarına ve öksüz kalan çocuklara yardım işlerine girdi. Savaş bittikten sonra da Avrupa'da kaldı; ancak 1919'da New York'a dönebildi.
Döndüğünde ne parası ne şirketi vardı. Akşam Gazetesi'nde yazmaya başladı; kendisine bir okur mektupları köşesi verildi. Bu köşe, hayatının son perdesini belirledi. Ona yazanlar borçlarını, işsizliklerini, terk edilmiş çocuklarını anlatıyordu. Bly köşeyi bir ilan tahtasına çevirdi: bakılamayan bebekleri, onları alacak aileleri, çocuğunu bırakmak zorunda kalan kadınları birbirine bağladı. Kayıtlara göre yüzlerce çocuk için bu şekilde ev aradı; kimi zaman evi bulunana kadar çocuğu kaldığı otel odasına aldı. Blackwell Adası'ndan otuz yıl sonra hâlâ aynı işi yapıyordu: kimsenin adına konuşmadığı insanların adını gazeteye yazdırmak.
Ocak 1922'de zatürreye yakalandı. 27 Ocak 1922'de New York'ta Saint Mark Hastanesi'nde öldü. 57 yaşındaydı. Gazetenin yazı işleri müdürü Arthur Brisbane, ertesi gün onun için "Amerika'nın en iyi muhabiri" dedi. Geride bıraktığı para, düzgün bir cenaze için yetmedi. Bronx'taki Woodlawn Mezarlığı'na, mezar taşı olmayan bir yere gömüldü.
O mezar 56 yıl adsız kaldı. 1978'de New York Basın Kulübü bir taş diktirdi. Üzerinde yalnızca adı ve mesleği yazıyordu.
Onun kapatıldığı ada, 1973'te adını değiştirdi ve bugün Roosevelt Adası olarak biliniyor. Akıl hastanesinin sekizgen planlı merkez binası hâlâ ayakta; restore edildi ve bir konut yapısının parçası oldu. 2021'de, adanın kuzey ucunda, tam da o binanın yakınında Bly için bir anıt açıldı. Anıt, birbirine bakan tunç kadın yüzlerinden oluşuyor; yüzlerden biri Bly'a ait, diğerleri o koğuşlarda tutulan kadınları temsil ediyor. Heykeltıraş Amanda Matthews'un yapıta verdiği ad, 1885 kışında Pittsburgh'da yayımlanan o ilk yazının başlığıdır: Kız Bilmecesi. Yoksul bir kızın ne işe yarayacağı sorusuna verilmiş bir cevap olarak başlayan yazının başlığı, 136 yıl sonra, o cevabın kendisi hâline geldi.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.