← Nöron Biyografi

Kurumla Boyanmış Bir Yüz: Lhasa'ya Yürüyen Kadın

2026-08-30 · 22 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Parisli opera sanatçısı Alexandra David-Néel'in Doğu'ya on sekiz aylığına çıkıp on dört yıl dönmeyişini, Sikkim'de bir mağarada geçirdiği kışları ve 1924'te yüzünü isle boyayıp dilenci hacı kılığında yasak şehir Lhasa'ya yürüyerek girişini anlatıyor. Yüz yaşında pasaportunu yenileten bir kadının, ait olmadığı her yere kendi ayaklarıyla giriş hikâyesi.

alexandra david-néellhasatibetkâşif kadınbiyografi

Bölüm metni

1924'ün kışında Tibet dağlarında yürüyen yaşlı bir dilenci kadının yüzü isle karaydı, saçları yak kılından örülmüştü, dilencilik çanağı boştu. Devriyeler onlarca kez yanından geçti, hiçbiri durdurmadı. O kadın elli beş yaşında bir Fransızdı ve yabancıların ölüm cezasıyla yasaklandığı şehre doğru yürüyordu.

1871 yılının o kanlı baharından kısa süre sonra, Paris'in taşlarında barut kokusu henüz dağılmamışken, orta yaşlı bir adam iki buçuk yaşındaki kızını kucağına alıp Père-Lachaise Mezarlığı'nın kuzeydoğu duvarının dibine götürdü. Duvarın önündeki toprak yeniydi. Komün'ün son savunucuları orada, o duvara dayanıp kurşuna dizilmişti. Adam kızına bir şey anlatmadı, sadece göstermek istedi. Çocuk elbette hiçbir şey anlamadı. Ama yıllar sonra, hayatının ilk görüntüsü olarak hep o duvarı anlatacaktı: isyan edenlerin başına gelenlerin sessiz kanıtı.

Adamın adı Louis David'di. Huguenot bir aileden gelen, cumhuriyetçi, 1851'de sürgüne gitmiş, Victor Hugo'yla dostluk kurmuş bir öğretmen ve gazeteciydi. Kızı 24 Ekim 1868'de, Paris'in doğu yakasındaki Saint-Mandé'de doğmuştu. Nüfusa Louise Eugénie Alexandrine Marie David olarak yazıldı. Annesi Alexandrine, Belçikalı ve koyu Katolikti; bir oğlan istemişti, bir kız aldı ve bunu hiçbir zaman tam olarak affetmedi. Evde iki uzlaşmaz dünya yan yana yaşıyordu: babanın özgür düşüncesi ve annenin ayin takvimi. Çocuk ikisinin arasında büyüdü ve çok erken bir sonuca vardı; bu evin içinde kendisine ait bir şey yoktu, kendisine ait olan şey dışarıdaydı.

Aile 1873'te Belçika'ya, Brüksel'in Ixelles semtine taşındı. Küçük kız kaçmaya orada başladı. Önce bahçe kapısından, sonra sokaktan, sonra şehirden. On beş yaşındayken, ailesiyle çıktığı bir tatilde Ostend'de kayboldu; Hollanda'ya, Vlissingen'e doğru tek başına yol almıştı. Geri getirdiler. On sekizinde, biriktirdiği az bir parayla İsviçre'ye geçti ve Sankt Gotthard geçidini yürüyerek aşıp İtalya'ya indi. Yine geri getirdiler. Bu kaçışlar bir ergenlik hevesi gibi görünüyordu ama aslında bir yöntem provasıydı: az parayla, tek başına, yürüyerek, kimseye haber vermeden gitmek. Elli yıl sonra Himalayalar'da kullanacağı yöntem buydu.

Kaçışlarının bir yönü olması gerekiyordu ve yön Londra'da belirdi. On sekiz yaşlarındayken Teosofi Cemiyeti'ne girdi, Doğu dinleriyle ilgilenen küçük çevrelerin arasına karıştı. Ama asıl dönüşüm Paris'te, Guimet Müzesi'nin kütüphanesinde oldu. Asya dinleri üzerine kitapların dizildiği o salonlarda günlerini geçirdi ve orada, kendi anlatımıyla, hayatının yönünü buldu. Sorbonne'da ve Collège de France'ta Sanskritçe okudu. Buddha'nın öğretisi ona bir egzotizm olarak değil, bir mantık sistemi olarak göründü: tanrısız, otoritesiz, kişinin kendi aklıyla sınayabileceği bir düşünce. Babasının cumhuriyetçiliği ile annesinin dininin kavga ettiği o evden çıkan çocuk, ikisini de reddeden üçüncü bir kapı bulmuştu.

Sonra vaftiz annesinden küçük bir miras kaldı. Çoğu genç kadın bu parayla çeyiz düzerdi. O, 1891'de Hindistan'a bilet aldı. Seylan'a, Madras'a, Benares'e gitti; Sanskritçesini kitaplardan çıkarıp sokakta konuşan insanların ağzında duydu; Ganj'ın kıyısında yakılan ölüleri gördü. Miras iki yılda bitti. 1893'te Avrupa'ya beş parasız döndü.

Elinde tek bir sermaye kalmıştı. Sesi.

Brüksel Konservatuvarı'nda piyano ve şan eğitimi almıştı; sesi soprano, disiplini sağlamdı. Sahneye Alexandra Myrial adıyla çıktı. Gezici bir opera topluluğuna girdi ve o yıllarda bir Avrupalı kadına açık olan en uzak yollara düştü. 1895'ten 1897'ye kadar, Fransız sömürge yönetiminin Hanoi'de yaptırdığı opera binasında birinci soprano olarak sahne aldı. La Traviata'da Violetta'yı, Carmen'i, Lakmé'yi, Faust'ta Marguerite'i söyledi. 1899 kasımından 1900 ocağına kadar Atina'daydı, aynı yılın temmuzunda Tunus'taydı.

Bu yılların ironisi kimsenin gözünden kaçmıyordu, en az da onun. Sahnede, Avrupa'nın Hindistan hakkındaki süslü hayallerini söylüyordu; sandığında ise Sanskritçe metinler ve Budist felsefe notları duruyordu. Perde kapandığında makyajı siliyor, otel odasında sutra çevirilerine dönüyordu. Aynı yıllarda, sahne adıyla imzaladığı bir de siyasi kitapçık yayımladı: Pour la vie, yani Yaşamak İçin. Kitabın önsözünü, dönemin ünlü coğrafyacısı ve anarşist düşünürü Élisée Reclus yazdı. Yaşamak İçin sert bir metindi; itaati, alışkanlığı, kurulu düzenin insana biçtiği yeri reddediyordu. Bu bakış onda bir gençlik hevesi olarak kalmadı, ömrünün sonuna kadar sürdü. Ne kiliseye ne devlete ne de kocaya devredilecek bir hayatı olduğunu düşünüyordu.

Koca kısmı yine de oldu. Tunus'ta, demiryollarının başmühendisi Philippe Néel ile tanıştı. 4 Ağustos 1904'te evlendiler. Sahneyi bıraktı, bir süre Tunus'taki kazinonun sanat yönetmenliğini yaptı, onu da bıraktı ve yazmaya döndü. 1911'de Budist modernizm ve Buddha'nın kendi öğretisi üzerine bir inceleme yayımladı. Aynı yıl Fransız Milli Eğitim Bakanlığı'ndan bir araştırma görevi kopardı ve 9 Ağustos 1911'de Hindistan'a doğru yola çıktı. Yolculuk 18 ay sürecekti. Kocasına da bunu söyledi. Kocası parayı verdi.

14 yıl sonra döndü.

Bu evlilik böylece dünyanın en tuhaf ve en dayanıklı ortaklıklarından birine dönüştü: bir mektup evliliği. Philippe Néel karısını bir daha neredeyse hiç görmedi ama otuz yılı aşkın süre boyunca ona para gönderdi ve ondan yüzlerce mektup aldı. Kadın Himalaya geçitlerinden, manastır hücrelerinden, çadırlardan yazdı; ne yediğini, kimi gördüğünü, ne düşündüğünü anlattı. O mektuplar bugün onun yolculuğunun en güvenilir kaydı sayılıyor, çünkü kitaplarından önce, kimseye gösterilmek üzere değil, tek bir okur için yazılmışlardı.

Hindistan'a vardıktan sonra kuzeye, Sikkim'e çıktı. 15 Nisan 1912'de Kalimpong'da, Tibet'in dini ve siyasi lideri olan 13. Dalai Lama Thubten Gyatso tarafından kabul edildi. Lama o sırada sürgündeydi. Bir Dalai Lama'nın kabul ettiği ilk Avrupalı kadındı. Görüşme kısa sürdü ve ona verilen tavsiye basitti: eğer bu öğretiyi gerçekten anlamak istiyorsan, Tibetçe öğren. Çoğu kişi bunu nazik bir savuşturma sayardı. O, harfi harfine uyguladı.

Sikkim'in veliahtı Sidkeong Tulku ona dost oldu ve manastırların kapılarını açtı. 1914'te bir manastırda, 15 yaşında bir genç keşişle karşılaştı: Aphur Yongden. O günden sonra kırk yıl boyunca birbirlerinden ayrılmayacaklardı.

Sonra kendini dağa kapattı. Lachen'in yukarısında, 3.900 metreyi aşan bir yükseklikte bir mağara buldu ve 1914'ten 1916'ya, iki kışı orada geçirdi. Yakınlarda, kendisinden çok daha uzun süredir inzivada olan bir usta vardı; Lachen'in münzevisi diye bilinen bu lamadan Tibetçe ve tantrik uygulama öğrendi. Kar kapıyı kapatıyordu. Kavrulmuş arpa unu ve tereyağlı çay yiyordu. Sıcaklık gece eksi 30'un altına iniyordu. Kırk altı yaşındaydı ve bir opera sahnesinden gelmişti. Ona dini bir ad verdiler: Yeshe Tome, yani Bilgelik Kandili.

1916 temmuzunda mağaradan indi ve doğrudan yasağın üstüne yürüdü. İzinsiz olarak sınırı geçip Tibet'e, Şigatse'ye gitti. 16-26 Temmuz arasında, Tibet Budizminin ikinci büyük otoritesi olan Panchen Lama tarafından Tashilhunpo Manastırı'nda ağırlandı; ona saygı gösterildi, dini giysiler sunuldu. Geri döndüğünde İngiliz sömürge yönetimi hesabı kesti: izinsiz sınır geçtiği için Sikkim'den sınır dışı edildi.

Yasak, o güne kadar bir merak olan şeyi bir saplantıya çevirdi.

Sınır dışı edilen kadın Avrupa'ya dönmedi. Doğuya gitti. Japonya, Kore, Pekin. Sonra Yongden'le birlikte, iç savaşın ve yerel savaş ağalarının parçaladığı Çin'i baştan başa geçmeye başladı; bu geçiş yıllar sürdü. 1918'den 1921'e kadar, Tibet kültür bölgesinin kuzeydoğusundaki Kumbum Manastırı'nda kaldı. Üç yıl boyunca orada Bilgeliğin Yetkinliği metinleri üzerinde, yani Budizmin en yoğun felsefi külliyatı üzerinde çalıştı, çeviriler yaptı, Tibetçesini bir Avrupalının nadiren ulaştığı yere taşıdı.

Bu yıllarda Lhasa'ya birkaç kez yaklaştı ve her seferinde geri çevrildi. Bazen kar, bazen memurlar, bazen kervanının kendisi ele verdi. Sorunun ne olduğunu sonunda kavradı: sorun mesafe değildi, görünürlüktü. Katırlarla, çadırlarla, yardımcılarla, parayla yol alan biri Tibet'in yüksek platosunda bir haber gibi yayılıyordu. Yasak Şehir'e girmenin tek yolu, girecek biri olmamaktı.

1923 ekiminde, Yunnan'ın kuzey ucundaki bir köyden, bugün Yongzhi denen o küçük Tibetli çiftçi yerleşiminden gece karanlığında yola çıktılar. Kimse onları beklemiyordu, çünkü kimse oradan gelineceğini düşünmüyordu. Yol güneybatıdan, kışın ortasında, dünyanın en zor arazisinden geçiyordu.

Kılık şöyleydi. Yüzünü ve ellerini, kazanın dibinden aldığı kurumla boyadı. Kestane rengi saçlarını Çin mürekkebiyle karartıp yak kılından örgülerle uzattı. Sırtına yırtık bir koyun postu geçirdi, beline bir dilenci kâsesi taktı. Yongden lama, kendisi de onun yaşlı annesi olacaktı. İkisi birlikte arjopa idiler: yaya yürüyen, dilenerek geçinen hac yolcuları. Elbisenin astarına dikilmiş az miktarda para ve altın, bir pusula, bir tabanca ve küçük bir fotoğraf makinesi taşıyordu. Elli beş yaşındaydı.

Üç aydan uzun süre, kışın, 1.600 kilometreyi aşan bir yolu yürüdüler. Gündüzleri çoğu zaman saklandılar, geceleri yürüdüler. Karda, kayaların dibinde, ateşsiz uyudular. Yongden, geleneksel fal bakma yöntemiyle köylülere geleceklerini söyleyip karşılığında arpa unu ve barınak aldı. Kadının en büyük tehlikesi konuşmaktı; Tibetçesi mükemmeldi ama aksanı bir yabancıydı, bu yüzden kalabalıkta çoğunlukla susan, yorgun, biraz sağır bir ihtiyar rolünü oynadı. Yemeğini karalanmış parmaklarıyla yedi. Gündüz asla yıkanmadı.

Bir gece yüksek bir geçitte tipiye yakalandılar. Sırılsıklamdılar, çakmaktaşı ateş almıyordu ve sabaha kadar donarak ölmek işten değildi. Kendi anlatımına göre, o gece Tibetli münzevilerden öğrendiği iç ısı tekniğine, yani tummo uygulamasına başvurdu; nefes ve zihin yoğunlaştırmasıyla vücut ısısını yükseltip üzerindekileri kuruttuğunu ve sabahı çıkardığını yazdı. Bu sayfalar kitabının en çok tartışılan sayfaları oldu; kimileri bunu bir gözlem kaydı, kimileri bir inanç ifadesi saydı. Kendisi bunu bir mucize olarak değil, öğrenilebilir bir teknik olarak anlattı.

Haydutluğuyla ünlü Po bölgesinden geçerken, yolları kesildi. Yongden onlara güçlü bir lama olduğunu, kendisine dokunanın başına gelecekleri bildiğini söyledi ve blöf tuttu. Başka bir köyde bir kadın, misafirperverliğin verdiği yakınlıkla ihtiyarın yüzüne fazla uzun baktı; o gece erkenden yattılar ve şafaktan önce yola çıktılar. Bir gün bir çobanın köpekleri, bir başka gün bir memurun sorduğu iki fazla soru her şeyi bitirebilirdi. Bitirmedi.

1924 şubatında geçitler açıldı ve iki dilenci ovaya indi. Sabahın erken saatinde, uzakta, tepenin üstündeki devasa yapının altın çatıları göründü. Potala Sarayı'na bakıyordu. Kırk yılın hesabı orada tamamlandı ve kimse dönüp ona bakmadı; çünkü bakılacak bir şey yoktu, sadece yolda yürüyen yaşlı, kirli bir kadın vardı.

Şehre giriş anını seçen kendisi değildi, takvimdi. Lhasa'ya vardıklarında Büyük Dua Bayramı başlamıştı; yılın en kalabalık haftalarıydı ve Tibet'in dört bir yanından on binlerce hacı şehri doldurmuştu. İki yabancı, on binlerce yabancının içinde kayboldu. Kalabalık, dünyanın en iyi kılığıydı.

İki ay kaldılar. Yoksul bir odada, dilencilere yakışır bir köşede yaşadılar. O iki ay boyunca, ömrü boyunca okuduğu şehri ayakkabılarının altında ölçtü. Potala'ya sıradan bir hacı gibi, kalabalığın içinde tırmandı; salonları, şapelleri, hazineleri gördü. Şehrin merkezindeki büyük tapınağın çevresinde dönen hacı halkasına karıştı. Yeni yıl şenliklerini, maskeli dansları, tereyağından yontulmuş dev heykelleri izledi. Sonraki haftalarda Drepung, Sera, Ganden manastırlarını ve daha uzaktaki Samye'yi dolaştı. Bir yandan da, kimse bakmadığında, saklı makinesiyle fotoğraf çekti.

Tehlike büyük olaylardan değil, günlük alışkanlıklardan geliyordu. Yıkanma alışkanlığından vazgeçememişti ve kir tabakasının altındaki ten, oradaki bir dilenciye ait olamayacak kadar açıktı; birinin dikkatini çektiğini fark edince yalnızca karanlıkta yıkanmaya başladı. Yüzündeki kurumu her sabah tazeledi.

İki ayın sonunda çıktılar. Güneye, Gyantse'ye yürüdüler ve orada kadın kılığını bıraktı, İngiliz ticaret temsilcisi David Macdonald'ın kapısını çaldı ve kim olduğunu söyledi. Yolculuğun bağımsız tanıklarından biri o oldu. 10 Mayıs 1925'te Fransa'ya döndü. Gittiğinde 42 yaşındaydı, döndüğünde 56.

1927'de yolculuğun kitabı çıktı: Voyage d'une Parisienne à Lhassa, yani Bir Parisli Kadının Lhasa Yolculuğu. 1929'da Tibet'te Mistikler ve Büyücüler geldi. İkisi de birçok dile çevrildi ve onu Avrupa'nın en tanınan gezginlerinden biri yaptı. Fransa ona Onur Lejyonu nişanını verdi.

Kuşku da aynı hızla geldi. Coğrafya çevrelerinden bazıları, elli beş yaşında bir Fransız kadının, ölçüm aleti taşımadan, refakatsiz, kışın, bu yolu yürümüş olabileceğine inanmadı. Tek tanığı evlatlığıydı. Ama yol boyunca kocasına gönderdiği tarihli mektuplar, Lhasa'da çektiği fotoğraflar, Gyantse'deki temsilcinin ifadesi ve kitaptaki topografik ayrıntıların sonraki gezginlerce doğrulanması, tartışmayı büyük ölçüde kapattı. Bugün yolculuğun kendisi kabul edilir, tartışma daha çok yorumlar üzerinedir: iç ısı tekniğini ya da uzun mesafeleri koşarak katettiği söylenen münzevileri anlatırken, gördüğünü mü yoksa kendisine anlatılana duyduğu inancı mı kaydettiği hâlâ sorulur.

Bir noktayı kendisi de düzeltmek zorunda kaldı. Lhasa'ya giren ilk Avrupalı değildi; 17. ve 18. yüzyıllarda Cizvit ve Kapuçin misyonerler şehre ulaşmıştı ve 1904'te İngiliz ordusu Younghusband komutasında Lhasa'ya silah zoruyla girmişti. Onun yaptığı başka bir şeydi: ordusuz, izinsiz, parasız, yaya ve tek başına. Ve bir kadın olarak. Yasağın delindiği yer coğrafya değil, iznin kendisiydi.

Ününü kullandı ama sevmedi. Konferanslar verdi, gazetelere yazdı, dinleyicilerin egzotik hikâye beklentisiyle sürekli tartıştı; onun anlatmak istediği macera değil, bir düşünce sistemiydi. Ve kazandığı parayla, ünün kendisinden çok daha fazla istediği şeyi satın aldı: yalnız kalabileceği bir ev.

1928'de Fransa'nın güneydoğusunda, Alpler'in eteğindeki Digne kasabasında küçük bir ev aldı. Adını Samten Dzong koydu, yani Meditasyon Kalesi. 1932'de evi büyüttü. Duvarlarına Tibet resimleri, maskeler, el yazmaları dizildi; odalardan biri çalışma odası, biri kütüphane oldu. Kalan kırk yılının merkezi orasıydı. 1929'da Yongden'i resmen evlat edindi; artık hukuken de annesiydi.

Sonra, 1937'de, 69 yaşında yeniden yola çıktı. Brüksel, Moskova, Trans-Sibirya treniyle Pekin. Vardığı ülke savaşın içindeydi. Japon işgali altındaki Çin'de bombardımanlardan kaçan mülteci yollarına karıştı, tren istasyonlarında bekledi, güneybatıya çekildi. 4 Haziran 1938'den 1943'e kadar, tam beş yıl, Tibet sınırındaki Tachienlu kasabasında, bugünkü adıyla Kangding'de kaldı. Soğuk, kıtlık ve savaş vardı; o çalışmaya devam etti, Tibetçe metinler çevirdi, kitaplar yazdı.

Şubat 1941'de Philippe Néel öldü. Haber ona aylar sonra, dünyanın öbür ucunda ulaştı. Otuz yedi yıllık evliliğin neredeyse tamamını ayrı geçirmişlerdi; adam parayı gönderen, kadın mektubu yazan olmuştu. Yazdıklarında onu bir eş olarak değil, hayatının en iyi arkadaşı olarak andı ve o günden sonra kendini gerçekten yalnız saydı.

1945'te Hindistan'a indi, 1946 haziranında Kalküta'dan gemiye bindi, 1 Temmuz 1946'da Paris'teydi. 77 yaşındaydı ve bu son dönüşüydü. Digne'ye çekildi, yazmayı sürdürdü.

7 Ekim 1955'te Yongden aniden öldü. 56 yaşındaydı; annesi 87. Sikkim'de bir manastırda tanıştıkları günden beri kırk bir yıl birlikte yürümüşlerdi: mağarada, Çin'in yollarında, Lhasa'nın dilenci kalabalığında, Digne'nin sessiz odalarında. Kadın onun küllerini eve aldı, odasına dokundurmadı ve bir daha o odayı kimseye vermedi.

Haziran 1959'da eve genç bir sekreter geldi: Marie-Madeleine Peyronnet. On yıl kaldı. Sona kadar. Doksanını geçmiş, sabırsız, buyurgan, uykusuz bir kadınla yaşamak kolay değildi ve Peyronnet kalmayı seçti; onun son on yılının tanığı da, bakıcısı da, arşivcisi de o oldu.

1969'da, 100 yaşındayken pasaportunun yenilenmesini istedi. Yürüyemiyordu, ayakları onu taşımıyordu, ama geçerli bir pasaportu olmadan yaşamak istemiyordu. Bunu bir şaka olarak değil, bir prensip olarak yaptı. 8 Eylül 1969'da Digne'de öldü. 101'ine yedi hafta kalmıştı.

1973'te Peyronnet, vasiyete uyarak onun küllerini Yongden'inkilerle karıştırdı ve Varanasi'de, Ganj'a bıraktı. Seksen iki yıl önce, mirasını harcayarak ilk kez geldiği nehirdi.

Geriye 30'u aşkın kitap kaldı. Meditasyon Kalesi'ni Digne kasabasına bıraktı; ev bugün müze. Ama asıl mirası bir binada değil, bir sözcük dağarcığında. Tibet Budizminin kavramları, inziva pratikleri, manastır düzeni ve halk dindarlığı Avrupa dillerine büyük ölçüde onun kitapları üzerinden girdi; hem de Batı'nın Tibet'e ilgi duymasından on yıllar önce. 1950 öncesi Tibet'in gündelik hayatına dair birinci elden Batılı tanıklıklar son derece azdır ve onunkiler bugün seyahat kitabından çok, ortadan kalkmış bir dünyanın kaydı olarak okunuyor. Yirminci yüzyılın ortasında Amerikan edebiyatında Budizme yönelen kuşak, Kerouac ve Ginsberg dahil, onun sayfalarından geçti. Alan Watts gibi Doğu düşüncesini Batı'ya anlatan yazarlar da öyle.

Ama en kalıcı görüntü hâlâ o kazanın dibindeki kurum. Hayatının ilk yarısını sahnede, ışıkların altında, kostüm içinde, bakılmak için geçirdi. İkinci yarısında bunun tam tersini keşfetti: dünyayı görebilmek için görünmez olmak gerekiyordu. Yüzüne sürdüğü siyah, bir maske değildi; kendisini aradan çıkarma biçimiydi. Yasak Şehir'in kapısı ona bir kahraman geldiği için değil, hiç kimse olmayı göze aldığı için açıldı.

Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.