2026-10-07 · 25 dk
Yeni İspanya'da gayrimeşru doğan Juana Inés de la Cruz'un (1651-1695) çocuk dâhi olarak sarayın gözdesi oluşunu, üniversiteye kadın alınmadığı için manastıra kapanıp orada Yeni Dünya'nın en büyük özel kütüphanelerinden birini ve bir şiir atölyesini kurmasını anlatıyor. Bir piskoposun Sor
sor juanameksikarahibe şairkadın haklarıbarokÜniversitenin kapısı kadınlara kapalıydı; o yüzden okumak için tek yol rahibe olmaktı. Manastır hücresinde dört bin kitap, teleskoplar ve müzik aletleri biriktirdi — sonra bir gün hepsini teslim etti. Ömrünün son iki yılında tek satır yazmayan bu kadının bugün Meksika banknotlarında olmasının hikâyesi.
Mexico Vadisi'nin güneydoğusunda, iki yanardağın gölgesinde kalan küçük bir yerleşim var. Adı Nepantla. Nahuatl dilinde kabaca "arada", "iki şeyin ortasında" anlamına gelir. 17. yüzyılın ortasında burası ne şehir ne de vahşi doğaydı; şeker kamışı işleyen çiftliklerin, İspanyolca ile yerli dillerin birbirine karıştığı bir ara bölgeydi. Yüzyıllar sonra Meksika devleti bu köyün adını resmen değiştirip Nepantla de Sor Juana Inés de la Cruz yapacaktı, çünkü orada doğan bir kız çocuğu, hayatı boyunca tam olarak o kelimenin anlattığı yerde duracaktı: arada.
Chimalhuacán bölgesinin vaftiz defterine düşülen kayda göre, 1648 yılının Aralık ayında Inés adında bir kız çocuğu vaftiz edildi. Kaydın yanında dönemin resmî diliyle bir ibare vardı: kilisenin kızı. Bu, nazik bir ifadeyle söylenmiş sert bir gerçeği gizliyordu. Çocuğun anne babası evli değildi. Vaftiz babası ve annesi olarak çocuğun dayısı ile yengesi görünüyordu. Bu kayıt 20. yüzyılda bulunduğunda bir tartışma başlattı, çünkü onun ilk biyografisini yazan Cizvit rahip Diego Calleja, kendisinden duyduğu bilgiyle doğum yılını 1651 olarak vermişti. Bugün çoğu araştırmacı 1648'i daha güçlü buluyor. Yani hikâyemizin kahramanı, doğduğu günü bile kesin bilmediğimiz biri.
Adı Juana Inés de Asbaje y Ramírez de Santillana'ydı. Babası Pedro Manuel de Asbaje, Bask kökenli bir askerdi ve hayatında neredeyse hiç yer tutmadı; annesi Isabel Ramírez ise okuma yazma bilmeyen, ama iki ayrı erkekten olan altı çocuğunu tek başına büyütüp bir çiftliği yıllarca kendi hesabına yöneten, dönemin ölçülerine göre fazlasıyla bağımsız bir kadındı. Juana Inés çocukluğunu, dedesi Pedro Ramírez'in Panoayán denen çiftliğinde geçirdi. O çiftlikte, evin bir odasında, taşrada bulunması pek beklenmeyecek bir şey vardı: kitaplar.
Kendi anlattığına göre her şey üç yaşında başladı. Ablalarından biri, köydeki kadın öğretmenin verdiği okuma derslerine gidiyordu. Küçük Juana peşine takıldı ve öğretmene annesinin onu da yazdırmak istediğini söyledi. Bu doğru değildi. Öğretmen çocuğun oyununa katıldı, ders vermeye başladı, ve kısa süre sonra kız okumayı öğrendi. Bunu annesinden gizledi; cezalandırılmaktan korktuğu için değil, kitapların elinden alınmasından korktuğu için. Dedesinin odasındaki kitapları bir bir okumaya başladığında, ne azarlar ne cezalar işe yaradı.
Aynı yıllardan birkaç ayrıntı daha anlatır, ve bu ayrıntılar bir çocuğun kendi zihniyle nasıl pazarlık ettiğini gösterir. Peynirin insanı aptallaştırdığına dair bir söz işitmişti; peynir yemeyi bıraktı, çünkü öğrenme arzusu damak zevkinden ağır geliyordu. Latince'yi beklediği hızda öğrenemediğinde saçını kesti ve kendine bir kural koydu: saç yeniden uzayana kadar belirli bir konuyu bitirmezse, yeniden kesecekti. Bilgisizlikle süslenmiş bir kafanın saçla taşınmaya değmediğini düşünüyordu. Latince'yi, yanına verilen Martín de Olivas adlı bir öğrenciden topu topu 20 ders alarak sökecek kadar hızlı ilerletti.
Sonra Mexico şehrinde bir üniversite olduğunu duydu. Orada bilimler okutuluyordu. Annesine bir teklif götürdü: kendisine erkek kıyafeti verilsin, saçı kesilsin, okula o şekilde yazılsın. Bu, yaşının getirdiği saflıkla söylenmiş bir çocuk arzusu değildi; sorunun nerede olduğunu tam olarak teşhis eden bir cümleydi. Engel yetenek değildi, kapasite değildi, para bile tam olarak değildi. Engel, o kapıdan içeri hangi bedenle girdiğiydi. İstek reddedildi. Üniversitenin kapısı onun için hayatı boyunca kapalı kaldı.
Böylece geriye bir tek yol kaldı: okumak. Dedesinin kitaplığını bitirdi, bitirdikçe yenisini istedi, ve on yaşlarına geldiğinde, taşradaki bir çiftlikte, gayrimeşru doğmuş, parasız, erkek himayesi olmayan bir kız çocuğu olarak, kendisine öğretilmesi hiç planlanmamış bir dünyanın dilini öğrenmiş durumdaydı. Bu kadar donanımın bir yere gitmesi gerekiyordu. 1664 civarında, muhtemelen akrabalarının aracılığıyla, Mexico şehrine gönderildi. Vardığı yer, Yeni İspanya'nın en parlak ve en tehlikeli odasıydı: kral vekilinin sarayı.
Saraya geldiğinde yaşı on altı dolaylarındaydı. Kral vekili Antonio Sebastián de Toledo, yani Mancera Markizi, eşi Leonor Carreto ile birlikte sömürgenin en üst mevkiindeydi. Leonor Carreto bu taşralı kızı görür görmez yanına aldı. Juana Inés artık bir nedimeydi; ama saray onu bir süs olarak değil, bir olay olarak kullandı. Çünkü kız, istenen her konuda, istenen her ölçüde, neredeyse anında şiir yazabiliyordu. Bir doğum günü için bir övgü, bir cenaze için bir ağıt, bir bilmece, bir söz oyunu, bir aşk sonesi. Sarayın eğlencesi olmak için gereken her şeyi yapabiliyordu ve bunu kusursuz bir teknikle yapıyordu.
Üç yıl kadar o salonlarda yaşadı. Bu yıllar onun için hem bir sahne hem bir okul oldu. Sarayda bilgiye erişim vardı: gelen kitaplar, Avrupa'dan gelen haberler, teoloji tartışan rahipler, hukuk bilen memurlar, matematikle uğraşan mühendisler. Juana Inés hepsini dinledi ve hepsinin diliyle konuşmayı öğrendi. Ününü duymayan kalmadı. Ona verilen lakaplar şişmeye başladı: Onuncu İlham Perisi, Amerika'nın Anka Kuşu. Yeni İspanya, Avrupa'ya kendi parlaklığını kanıtlayacak bir isim arıyordu ve bulduğunu düşünüyordu.
Bu noktada kral vekilinin aklına, saray mantığına çok uygun ama sonuçları itibarıyla müthiş bir fikir geldi. Kızın bilgisi gerçekten bu kadar derin mi, yoksa iyi ezberlenmiş bir numara mı? Bunu sınamak için şehrin âlimleri toplandı. Rakam kaynaklarda 40 olarak geçer: teologlar, matematikçiler, tarihçiler, şairler, filozoflar, hukukçular. Kurulan düzen bir tören değil, bir kuşatmaydı. Her biri kendi alanından, hazırlıksız, sırayla soru soracaktı. Karşısında ise, kendi deyişiyle kitap kurdu olmaktan başka hiçbir unvanı olmayan, yirmisine bile varmamış bir genç kadın vardı.
Bu sınav hakkında elimizdeki en canlı anlatım kendisine ait. Olup biteni sonradan tarif ederken, kürek kürek üstüne gelen küçük kayıkların saldırısına uğrayan, ama hiçbirinden gerçek bir hasar almayan büyük bir kraliyet kalyonuna benzetir kendini. Yani soruların her birini tek tek karşıladı ve hiçbirinde batmadı. O gün odada bulunanların anlattıkları şehre yayıldı. Yeni İspanya'nın yönetici sınıfı, bir kızın kırk erkeğin bilgisini ayakta tuttuğunu konuşuyordu.
Şimdi düşünün: on altı yaşında saraya gelmiş, on dokuzunda sömürgenin en ünlü zihni olmuş birisiniz. Önünüzde iki yol var. Birincisi evlilik. Gayrimeşru doğmuş, çeyizi olmayan bir kadın için bu yol zaten dar; dahası evlilik, o yüzyılda bir kadının günlerinin tamamını hane idaresine, doğumlara ve kocasının iznine bağlayan bir sözleşmeydi. Kitap okumak için ayrılacak saat, kocanın hoşgörüsüne kalıyordu. İkincisi manastır. Kurallar katıydı, hayat kapalıydı, ama bazı tarikatlarda rahibelerin kendi hücresi, kendi hizmetlisi, kendi geliri ve en önemlisi kendi saatleri olabiliyordu.
O bunu açık açık yazdı: evliliğe karşı tam bir isteksizliği vardı ve manastırı, tek başına yaşayıp çalışabilmek için elindeki en az kötü seçenek olarak gördü. Dinî bir coşkuyla değil, bir hesapla girdi oraya. 1667'de ilk denemesini yaptı: Karmelitlerin San José Manastırı. Burası sertlikte sınır tanımıyordu; oruç, uykusuzluk, bedensel çile. Yaklaşık üç ay sonra sağlığı bozulunca ayrıldı. İkinci denemesi doğru adres oldu. 1669'un Şubat ayında, Hieronymit rahibelerinin San Jerónimo Manastırı'na girdi. Çeyizini Pedro Velázquez de la Cadena adlı bir devlet görevlisi ödedi; şehir, bu zihni içeride tutmaya yatırım yapıyordu. 24 Şubat 1669'da yeminini etti ve adı değişti. Juana Inés de Asbaje gitti, Sor Juana Inés de la Cruz geldi.
San Jerónimo Manastırı'nda hücre denen şey, bizim hücre kelimesinden anladığımız şeye hiç benzemiyordu. Varlıklı ailelerden gelen ya da destekçisi olan rahibeler, iki katlı, mutfağı ve ayrı çalışma odası olan daireler edinebiliyordu. Sor Juana'nın hücresi yirmi yıl boyunca Yeni İspanya'nın en işlek entelektüel adresiydi. Manastırın konuşma odasında onunla sohbet etmek için sıraya girildi; şair, rahip, matematikçi, kral vekili, piskopos. Manastırın hesaplarını yıllarca o tuttu; defterleri, gelirleri, mülk kayıtlarını yöneten de aynı kadındı.
O odanın merkezinde kitaplık vardı. Kaynakların andığı sayı 4 bin cilt. Bu, 17. yüzyıl Amerika'sında akıl alır bir şey değildi; kıtanın en büyük özel kitaplıklarından biriydi ve sahibi, üniversiteye adım atması yasak olan bir kadındı. Yanında başka şeyler de duruyordu: müzik aletleri, matematik ve ölçüm araçları, gökyüzüne bakmak için kullanılan aletler. Onu kendi hücresinde resmeden tablolarda hep aynı kompozisyon görünür: arkada raf raf kitap, önde yazı masası, elinde tüy kalem. Dönemin tanıkları o odada bir usturlaptan, mercekli gözlem araçlarından, ölçekli cetvellerden söz eder. Bu, bir ibadet odası değil; bir çalışma istasyonuydu.
Orada ne yaptı? Neredeyse her şeyi. Saray için şiir yazmayı sürdürdü, çünkü yeni kral vekili Marqués de la Laguna ve eşi María Luisa Manrique de Lara, yani Paredes Kontesi, onu yalnızca himaye etmekle kalmadı, en yakın dostu oldular. 1680'de şehrin yeni kral vekilini karşılamak için diktiği zafer takının bütün ikonografisini ve açıklamasını o yazdı; tanrı Neptün üzerine kurulu, baştan sona kendi tasarımı olan bir tören metni. Sahne için komedya yazdı: bir soylu evinin bir gecelik karmaşasını anlatan Los empeños de una casa, yani Bir Evin Telaşları, İspanyol tiyatrosunun o yüzyıldaki en ustalıklı entrika komedyalarından biri sayılır. Dinî sahne için yazdı: El Divino Narciso, yani Kutsal Narkissos adlı eserinde Yunan mitolojisindeki Narkissos'u Hristiyan teolojisinin diline çevirdi, girişinde de Meksika'nın yerli ayin geleneğini sahneye taşıdı.
Katedral için bestelenmek üzere ilahiler yazdı ve bu ilahilerin bazılarında İspanyolca'yı bırakıp Nahuatl'a, ya da Afrikalı kölelerin konuştuğu kırma İspanyolca'ya geçti. Yani kilisenin resmî müziğinin içine, o kilisenin görmezden geldiği insanların sesini soktu. Kadınlara dair yazdığı dizeler bugün hâlâ en çok ezberlenen satırları: sebebi kendileri olduğu halde kadını suçlayan akılsız erkeklere seslenen o kısa şiirde, bir kadının hem kolay olduğu için hem zor olduğu için ayıplandığı kapana kısılmışlığı dört dizede anlatır.
Ama bütün bu üretimin içinde bir tek metin için "bunu kendi zevkim için yazdım" dedi. O metin, 900 dizeyi aşan, Primero sueño, yani İlk Rüya adlı felsefi şiirdi. Konusu şu: beden uyurken ruh yükselir, evrenin bütününü tek bir bakışta kavramaya çalışır, başarısız olur, sonra parça parça, basamak basamak anlamaya girişir, onda da yetersiz kalır, ve şafak sökerken geri döner. Bilginin sınırına çarpan bir zihnin kendi yenilgisini anlattığı bu şiir, İspanyolca'da benzeri olmayan bir şeydi ve bugün sömürge dönemi Amerika'sının en önemli felsefi şiiri kabul ediliyor.
Onun yöntemini anlatan en çarpıcı sahne ise kütüphanesinde değil, mutfağında geçer. Sonradan yazacağı uzun bir mektupta, kitapları elinden alındığı dönemlerde bile düşünmeyi bırakamadığını anlatır: şurupta pişen yumurtanın nasıl bağlandığını, unun içinde döndürülen topacın çizdiği şekilleri, birlikte kaynatılan maddelerin birbirine ne yaptığını izlediğini söyler. Ve şu cümleyi kurar: Aristoteles yemek pişirmiş olsaydı, çok daha fazla şey yazardı. Bu, tek bir cümlede hem kendi hapsedilişini hem de felsefenin kadınların gündelik emeğini neden göremediğini söylemektir.
O yılların sonuna doğru gücünün ne kadar farkında olduğunu gösteren bir şey daha yaptı. Günah çıkardığı rahip, dönemin en etkili Cizvitlerinden Antonio Núñez de Miranda, onun yazmasını ve ünlenmesini açıkça kınıyordu. Sor Juana 1680'lerin başında ona bir mektup yazıp ilişkiyi bitirdi. Mektupta soruyu çok yalın biçimde sorar: Beni yazmaktan alıkoyma yetkisini sana kim verdi? Bu mektup yüzyıllarca kayıp sayıldı, 20. yüzyılın sonunda bulundu, ve bulunduğunda Sor Juana portresindeki en önemli boşluğu doldurdu. Zirvedeyken, kendi günah çıkarma rahibini kapı dışarı etmiş bir kadındı.
Her şey, onu ayakta tutan kalkanın ortadan kalkmasıyla değişti. 1688'de Marqués de la Laguna'nın görev süresi bitti ve eşi Paredes Kontesi ile birlikte İspanya'ya döndüler. Bu, Sor Juana'nın yirmi yıllık koruyucu zırhının kalkması demekti. Dostluk ise sürdü: Paredes Kontesi yanında götürdüğü el yazmalarını Madrid'de bastırdı. 1689'da çıkan bu ilk cilt, Inundación Castálida, yani Kastalya Taşkını adını taşıyordu. Kastalya Taşkını Avrupa'da büyük ilgi gördü; okyanusun öte yakasındaki bir manastırda yaşayan bir rahibe, İspanyol edebiyatının yaşayan yıldızlarından biri oldu. Fakat Mexico şehrinde iklim artık bambaşkaydı. Başpiskopos Francisco de Aguiar y Seijas, kadınların varlığından rahatsız olduğu bilinen, aşırı katı bir adamdı; tiyatroya, şiire, kadınlarla temasa cephe almıştı.
1690'da Sor Juana kendi eliyle fitili yaktı. Bir sohbette, Portekizli Cizvit António Vieira'nın kırk yıl önce verdiği ünlü bir vaazı eleştirdi. Vaazın konusu şuydu: Mesih'in insana olan sevgisinin en büyük kanıtı hangi davranışıydı? Vieira kendi cevabını vermiş, önündeki büyük teologları yetersiz bulmuştu. Sor Juana bu akıl yürütmeyi dikkatle söktü ve bambaşka bir sonuca vardı: en büyük lütuf, verilenler değil, verilmeyenlerdir; Tanrı'nın esirgediği iyilikler, insanın bunlara karşılık veremeyecek olmasını bildiği için esirgenmiştir. Bu metin bir kadının, kıtanın en ünlü vaizlerinden birini kendi silahıyla alt etmesiydi.
Metni bastıran kişi Puebla piskoposu Manuel Fernández de Santa Cruz oldu. Ona bir ad verdi: Carta Atenagórica, yani Atina'ya Yakışır Mektup. Ama Atina Mektubu'nun arkasına kendi yazdığı bir önsöz ekledi ve bunu kendi adıyla değil, uydurma bir rahibe adıyla imzaladı: Sor Filotea de la Cruz. 1690 Kasımında yazılan bu mektup, yüzeyde bir övgüdür. Hayranlığını söyler, yeteneğini göklere çıkarır, sonra dönüp asıl mesajı verir: bu zekâ dünyevi konulara, şiire, felsefeye, pagan yazarlara harcanmamalı; kutsal metinlere yönelmeli. Kadının yeri öğrenmek değil, öğrenileni kabul etmektir. Bir piskopos, bir kadın kılığına girerek, bir kadına susmayı öğütlüyordu.
Sor Juana'nın cevabı 1 Mart 1691 tarihlidir ve İspanyol dilinde yazılmış en olağanüstü belgelerden biridir. Sor Filotea'ya Yanıt, görünüşte baştan sona bir itaat ve alçakgönüllülük metnidir; her paragrafta kendini küçültür, cahilliğini ilan eder, piskoposa minnet duyar. Ama bu nezaket tabakasının altında, satır satır, bir hak savunması yürür. Çocukluğundan başlayarak kendi hayatını anlatır; bunun kendisi de bir argümandır, çünkü öğrenme arzusunun kendisine sonradan öğretilmiş bir heves değil, doğuştan gelen bir yapı olduğunu göstermeye çalışır. Kutsal metinleri anlamak için önce tarih, dil, hukuk, matematik, müzik ve fizik bilmek gerektiğini savunur: teolojinin basamakları vardır, basamakları atlayarak çatıya çıkılmaz.
Sonra en tehlikeli yere girer. Havari Pavlus'un kadınların kilisede susması gerektiğini söyleyen cümlesini ele alır ve bunun kürsüye, yani topluluk önünde vaaz vermeye ilişkin olduğunu, kendi odasında okuyan, düşünen, yazan bir kadını kapsamadığını ileri sürer. Tarihten ve kutsal metinlerden öğrenmiş kadınları sıralar; kadınların kadınlara ders vermesinin yasaklanmasının nasıl bir sonuç verdiğini, bir kız çocuğunun eğitimi için erkek öğretmenin eve girmesinin daha büyük riskler doğurduğunu anlatır. Ve ortaya çıplak bir soru koyar: Bilgi, erkeklere mi tahsis edilmiştir? Yeteneğin bir cinsiyeti var mıdır? Mektup, bir kadının kamusal olarak eğitim hakkını savunduğu, Amerika kıtasında yazılmış ilk metin sayılır.
Mektup yayımlanmadı. Yıllarca el yazması olarak dolaştı, ancak o öldükten sonra İspanya'da basıldı. Mexico şehrinde ise o sırada yer yerinden oynuyordu. 1691'de bölgeyi bir güneş tutulması, ardından buğday hastalığı, sel ve kıtlık vurdu. 1692'nin Haziranında açlıktan gözü dönmüş kalabalık mısır depolarına yürüdü, pazarı ve kral vekilinin sarayını ateşe verdi. Böyle bir yılda, otoritenin her türlü sivri sesi taşıyamayacağı açıktı. Başpiskopos ve bir zamanlar kapı dışarı ettiği günah çıkarma rahibi Núñez de Miranda, Sor Juana üzerinde tam bir baskı kurdu. İçeride ne konuşuldu, hangi tehdit edildi, hangi belge imzalatıldı; bunların çoğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz, sonuçtur.
1693'ten sonra kalem sustu. Kitaplık dağıtıldı: ciltler, müzik aletleri, ölçüm araçları satıldı ve parası yoksullara verildi. Dört bin cilt, bir kadının yirmi yılda topladığı bütün dünya, o odadan taşınıp gitti. 1694'ün ilk aylarında manastırın defterine inanç bildirgeleri yazdı ve bunların altını kendi kanıyla imzaladı. Attığı imza bir ad değildi, bir cümleydi: Yo, la peor de todas. Yani, hepsinin en kötüsü benim. Bu imzanın ne olduğu bugün hâlâ tartışılıyor. Bir kısım araştırmacı, Octavio Paz'ın çizgisinde, bunu kurumsal bir baskının altında kırılma olarak okur. Bir kısmı, dönemin dindarlık dilinde bu tür aşırı kendini aşağılama formüllerinin alışıldık olduğunu, metnin göründüğü kadar bir teslim belgesi olmadığını söyler. Kesin olan şu: yazdığı her şeyin odak noktası olan oda boşalmıştı.
1695 ilkbaharında Mexico şehrinde salgın çıktı. Dönemin kayıtlarında veba olarak geçen hastalığın bugün tifüs ya da benzeri bir ateşli enfeksiyon olduğu düşünülüyor. San Jerónimo Manastırı kapalı bir topluluktu; içeri giren hastalık dışarı çıkamıyor, rahibeler birbirine bakmaktan başka bir şey yapamıyordu. Manastırın onda dokuzu yatağa düştü. Sor Juana, artık kitapsız kalmış o hücreden çıkıp koğuşa girdi ve hasta kız kardeşlerine baktı. Su taşıdı, ateşleri sildi, ölenleri gömdü. Kendisi de hastalandı. 17 Nisan 1695'te, sabaha karşı öldü. Doğum yılı bugün bile tartışmalı olduğu için, öldüğünde kaç yaşında olduğunu dahi kesin bilemiyoruz.
Ardından kalanlar şaşırtıcı biçimde azdı. Kitaplık yoktu. El yazmalarının çoğu dağılmıştı. Ama bir şeyi hesaba katmamışlardı: eserleri çoktan okyanusu geçmişti. Madrid'de ve Sevilla'da basılan ilk iki cilt zaten dolaşımdaydı; 1700'de Madrid'de üçüncü cilt çıktı ve bu cildin başına, onu hiç görmemiş olan Cizvit rahip Diego Calleja'nın yazdığı yaşam öyküsü kondu. Bu metin yüzyıllarca Sor Juana hakkında bilinenlerin tek kaynağı oldu; çocukluğundaki okuma hikâyesinin, kırk âlimin sınavının bugüne ulaşmasını ona ve kendi mektubuna borçluyuz. Kitapları İspanya'da üst üste yeni baskılar yaptı. Yeni İspanya'da bastırılamayan kadın, imparatorluğun merkezinde en çok basılan şairlerden biriydi.
Sonra uzun bir sessizlik geldi. 18. yüzyılın ortasından itibaren beğeni değişti; onun ustalıkla kullandığı yoğun, girift Barok dil modası geçmiş sayıldı. 19. yüzyıl boyunca adı, taşra manastırlarının tuhaflıkları arasında anılan bir dipnot oldu. Bir kuşak onu yalnızca şekerli övgü şiirleri yazmış bir rahibe olarak hatırladı, çünkü asıl metinleri okunmuyordu. Ancak 20. yüzyılda ağır ağır geri döndü. Meksikalı şair Amado Nervo 1910'da ona bir kitap ayırdı. Arşivlerde vaftiz kaydı bulundu ve doğum yılı tartışması açıldı. İlk Rüya ciddiye alınıp çözümlenmeye başlandı ve dilin içindeki felsefi mimari görüldü.
Dönüm noktası 1982'de geldi. Octavio Paz, hayatının en kapsamlı çalışmalarından birini ona ayırdı ve kitabının adını İnancın Tuzakları koydu. Paz'ın yaptığı şey, Sor Juana'yı edebiyat tarihinden alıp iktidar tarihine yerleştirmekti: bir sömürge toplumunun, bir kilise hiyerarşisinin ve bir sarayın kesiştiği noktada duran, kendine hareket alanı açmak için manastırı seçmiş, sonra o alan daraltıldığında ezilmiş bir zihnin hikâyesi. O kitaptan sonra Sor Juana artık yalnızca Meksika'nın değil, bütün Latin Amerika'nın kurucu yazarları arasında sayıldı.
Bugün onun izleri çok somut yerlerde duruyor. Yirmi yılını geçirdiği San Jerónimo Manastırı, Mexico şehrinin tarihî merkezinde ayakta; 20. yüzyılın sonunda restore edilip bir üniversiteye dönüştürüldü ve adını ondan aldı. 1970'lerin sonunda aynı binada yapılan kazılarda, ona ait olabileceği düşünülen kalıntılar çıkarıldı. Meksika'nın 200 pesoluk banknotunda uzun yıllar onun yüzü ve bir dize yer aldı; yani bir ülke, elinden kitapları alınmış bir kadını, parasının üzerine koyarak hatırladı. Doğduğu köyün adında artık onun adı var.
Ve son bir ayrıntı var, hikâyenin bütün yönünü değiştiren türden. 20. yüzyılın ikinci yarısında araştırmacılar Lizbon'da bir el yazması buldu: Portekiz'de bir manastır çevresindeki rahibelerden oluşan okur topluluğu için yazılmış, aşk ve acı üzerine bilmeceler dizisi. Metin, Sor Juana'nın kalemini bıraktığı varsayılan yıllara ait. Yani kitaplığı satıldıktan, defter kanla imzalandıktan sonra bile, o okyanusun öte yakasındaki kadınlara şiir göndermeyi sürdürmüştü. Teslim ettiği şey dört bin cilt kâğıt ve mürekkepti; teslim etmediği şey, üç yaşında bir köy okulunda öğretmenine yalan söyleyerek aldığı ilk dersten beri taşıdığı alışkanlıktı.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.