2026-10-17 · 25 dk
Kingston'da İskoç bir subayla doktor
mary seacolekırım savaşıhemşirelikjamaikaunutulan kadınlarLondra'da kapı kapı dolaşıp "beni cepheye gönderin" dedi; her kapıda nazikçe geri çevrildi. Elli yaşındaki bu kadın da çantasını topladı, kendi cebinden bir gemi bileti aldı ve İngiliz ordusunun ona vermediği izni Kırım'ın çamurunda kendisi aldı. Savaş bitince askerler onu bir kahraman gibi alkışladı, alacaklıları ise kapısına dayandı.
Kingston limanında sabahlar, gemi çanlarıyla ve iskeleye yığılan şeker fıçılarının kokusuyla başlardı. 1805 yılında bu şehirde bir kız çocuğu dünyaya geldi. Adı Mary Jane Grant'ti. Babası James Grant, İngiliz ordusunda görev yapan İskoç bir subaydı. Annesi ise Jamaikalı özgür bir siyah kadındı ve adada herkesin tanıdığı biriydi. Mary, yıllar sonra kendini anlatırken "Kreol" kelimesini seçecek, damarlarında İskoç kanı da aktığını gururla ekleyecekti. O sırada Jamaika'da kölelik hâlâ yürürlükteydi. Özgür doğmuş, karışık kökenli bir kız olmak, sömürge toplumunun dar ve kaygan bir aralığında yaşamak anlamına geliyordu. Mary'nin özgürlüğü kâğıt üzerinde vardı ama kendi hayatını kurmak için yine de her şeyi kendi elleriyle yapması gerekecekti.
Annesi Kingston'da bir pansiyon işletiyordu. Adı Blundell Hall, yani Blundell Konağı'ydı. Burası sıradan bir han değildi. Tropik iklimde hastalanan İngiliz subayları, askerler ve aileleri buraya getirilirdi. Mary'nin annesi Jamaikalıların "doktoress" dediği kadınlardandı: Afrika'dan gelen bitki bilgisini, adanın şifalı otlarını ve Avrupa tıbbının bazı pratiklerini harmanlayan halk hekimleri. Sarıhumma, dizanteri, sıtma gibi adanın amansız hastalıklarıyla her gün uğraşırlardı. Hastaneler azdı. Askerî hekimlerin hepsi gerçekten işini bilmezdi. O yüzden bu kadınların bilgisi, çoğu zaman hayatla ölüm arasındaki fark oluyordu.
Mary bu evin koridorlarında büyüdü. Annesinin ilaç dolabından gelen kökler, kurutulmuş yapraklar, ateş düşürücü şuruplar onun çocukluğunun kokusuydu. Sonradan anlattığına göre ilk hastası bir oyuncak bebekti. Bebeğe hastalık yakıştırıyor, onu tedavi ediyordu. Sonra sıra evin kedisine, köpeğine geldi. En sonunda kendine ilaç denemeye kalktı. Bu çocuksu oyunun altında ciddi bir merak yatıyordu: hastalık neydi, beden ona nasıl karşı koyuyordu, insan araya nasıl girebilirdi?
Genç bir kızken akrabalarıyla birlikte Londra'ya gitti. Bu yolculuk onun için ufuk açıcı oldu, ama şehrin sokaklarında ten renginin nasıl bakışlar topladığını da gördü. Bir sonraki Londra seyahatine yanında satmak için Jamaika turşuları ve reçelleriyle gitti. Kendi yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla genç Mary hem ticarete hem yolculuğa düşkündü. Kingston'a dönünce Karayipler'de ada ada dolaştı. Bahamalar'da, Haiti'de, Küba'da bulundu. Her yerde aynı şeyi yaptı: gözünü dört açtı, yerel şifacıların ne kullandığını öğrendi, aklında tuttu.
10 Kasım 1836'da Edwin Horatio Hamilton Seacole adında bir adamla evlendi. Edwin nazik ama hastalıklı biriydi. Çift, Kara Nehir kıyısındaki bir kasabada küçük bir dükkân açtı. Fakat Edwin'in sağlığı hızla kötüleşti ve Kingston'a, Mary'nin annesinin yanına döndüler. Mary yıllarca hem kocasına hem de pansiyondaki hastalara baktı. 1843'te Kingston'u büyük bir yangın kasıp kavurdu ve Blundell Konağı'nın büyük bölümü kül oldu. Mary pansiyonu yeniden kurdu. Ertesi yıl, 1844'te, Edwin öldü. Kısa süre sonra annesini de kaybetti.
Kırk yaşına yaklaşırken Mary Seacole artık yalnızdı. Yas tutan bir dul olarak geri çekilmesi beklenirdi. Bunun yerine ilaç dolabının anahtarını aldı ve annesinin yerine geçti. Kendi deyişiyle kederi uzun süre taşıyacak bir kadın değildi, işi vardı. 1850'de Jamaika'yı kolera vurduğunda Kingston'un en çok aranan şifacılarından biri olmuştu. Bu salgında öğrendikleri, çok geçmeden, bambaşka bir coğrafyada sınanacaktı.
1850'de Mary'nin üvey kardeşi Edward, Panama Kıstağı'na gitmişti. O yıllarda Panama dünyanın en kalabalık geçitlerinden biriydi. Kaliforniya'da altın bulunmuştu ve Amerika'nın doğu kıyısından batıya gitmek isteyen binlerce insan, kıtayı dolaşmak yerine gemiyle Panama'ya iniyor, kıstağı katırla ve kanoyla geçip Pasifik'te başka bir gemiye biniyordu. Yol çamurdan, sivrisinekten ve kanunsuzluktan ibaretti. Edward, Chagres Nehri kıyısındaki Cruces, yani İspanyolca adıyla Haçlar kasabasında yolculara bir otel açmıştı. Mary de bir süre sonra peşinden gitti.
Haçlar kasabasına vardığında gördüğü yer, bir kasabadan çok bir geçiş kampıydı. Ahşap barakalar, yağmurda göle dönen sokaklar, kumarbazlar, altın arayıcıları, katırcılar. Mary daha yerleşmeden kolera geldi. Hastalık nehir yolu boyunca yayılmış, yorgun ve yetersiz beslenmiş yolcuları birer birer yere seriyordu. Kasabada doktor yoktu. Olanlar da çoktan kaçmıştı.
Mary işe koyuldu. Hastaları sıcak tutmaya, kaybettikleri sıvıyı yerine koymaya çalıştı. Hardal lapası, sıcak kompresler ve bol sıvıyla uğraştı. O dönemin hekimlerinin yaygın kullandığı kalomel gibi cıvalı ilaçlara da başvurdu. Bugün bu ilaçların bir kısmının zararlı olduğunu biliyoruz, ama 1850'de dünyanın en saygın hastanelerinde bile kolera karşısında elde bundan iyisi yoktu. Mary'yi farklı kılan, hastaların yanından ayrılmamasıydı. Kendi anlattığına göre zengin yolculardan ücret alıyor, yoksulları parasız tedavi ediyordu.
Sonra, hayatının belki de en sarsıcı anını yaşadı. Baktığı hastalar arasında bir yaşlarında bir bebek vardı. Bebek kurtarılamadı. Mary, hastalığın bedende ne yaptığını anlamadan onunla gerçekten savaşamayacağını düşünüyordu. Gecenin bir vakti, kimseye haber vermeden, küçük bedeni bir kenara aldı ve kendi eliyle açtı. Ölümün içerden nasıl göründüğünü görmek istiyordu. Hatıratında bunu saklamadan yazdı ve bu incelemeden çok şey öğrendiğini söyledi. O dönemde kadınların, hele ki siyah bir kadının tıp okuluna girmesi düşünülemezdi. Kadavra üzerinde çalışmak, cerrahların mesleki ayrıcalığıydı. Mary bu kapıyı tek başına ve gizlice açmıştı. Yaptığı şey hem cesaret hem de karanlık bir kararlılık gerektiriyordu.
Çok geçmeden kendisi de hastalandı. Koleraya yakalandı, günlerce yattı ve kurtuldu. Ayağa kalktığında salgın da yavaşlamıştı. Kasabada artık herkes onu tanıyordu.
Panama'da yaşadıkları yalnızca hastalıktan ibaret değildi. Kıstaktan geçenlerin önemli bir kısmı Amerikalıydı ve beraberlerinde ülkelerinin ırk ayrımını da getirmişlerdi. Mary hatıratında, yakındaki Gorgona kasabasında, ayrılmadan önce onun onuruna verilen bir yemekte yaşanan bir sahneyi anlatır. Amerikalı bir konuşmacı kadeh kaldırır, Mary'nin iyiliklerini över ve dileğini dile getirir: keşke Tanrı onu beyazlatsaydı, o zaman her yerde kabul görürdü. Konuşmacı bunu iltifat sanıyordu. Mary ayağa kalktı ve teşekkür ederek bu dileği geri çevirdi. Ten renginden memnun olduğunu, onu değiştirmeyi istemediğini söyledi. Sonra da ekledi: Amerikalıların bu konudaki tavırları değişmedikçe, dünyanın gözünde de kendilerini düzeltmeleri gerekecekti. Salonda bir sessizlik oldu. Mary için bu, sözcüklerle verilmiş küçük ama net bir mücadeleydi.
1853'te Jamaika'ya döndüğünde ada bu kez sarıhummayla boğuşuyordu. Kingston'daki askerî yetkililer, Mary'den askerî kamptaki hastalar için hemşire bulmasını ve bakımı organize etmesini istedi. Yani İngiliz ordusu, kendi topraklarında, onun bilgisine resmen güvenmişti. Bunu sonra Londra'da ilerideki başvurularında da hatırlatacaktı.
Sonra yeniden Panama'ya döndü. Bir altın madeni şirketine yatırım yapmıştı ve işlerini yoluna koymak istiyordu. İşte orada, 1854'te, eline Avrupa'dan gelen gazeteler geçti. Uzak bir yarımadada, Kırım'da, İngiltere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğu, Rusya'ya karşı savaşa girmişti. Haberlerde Mary'nin tanıdığı isimler vardı. Jamaika'da yıllarca baktığı, pansiyonda ateşlerini düşürdüğü alayların askerleri şimdi Karadeniz kıyısındaydı ve oradan gelen haberler savaştan çok hastalıktan söz ediyordu. Kolera, dizanteri, soğuk. Mary bir karar verdi. O askerlerin yanına gidecekti.
1854 sonbaharında Mary Seacole Londra'ya ayak bastı. Kırk dokuz yaşındaydı, ceplerinde Jamaika'dan ve Panama'dan getirdiği tavsiye mektupları vardı. Kendinden emindi. Yıllardır tropik hastalıklarla savaşmış, salgınlarda hasta bakmış, askerî yetkililerin bile güvenini kazanmış bir kadındı. Ordunun tam da onun gibi birine ihtiyacı olmalıydı.
İngiltere o günlerde bir skandalla çalkalanıyordu. Londra'nın en etkili gazetesinin savaş muhabiri William Howard Russell, cepheden korkunç haberler gönderiyordu. Yaralılar bakımsız kalıyor, askerler soğuktan ve salgından ölüyor, hastanelerde sargı bezi bile bulunmuyordu. Kamuoyu öfkeliydi. Savaş Bakanlığı'nda görevli Sidney Herbert, bu baskı altında, Florence Nightingale adında genç bir hemşireyi bir grup kadınla birlikte doğuya, Üsküdar'daki askerî hastaneye göndermişti. Mary geldiğinde bu ilk grup çoktan yola çıkmıştı. İkinci bir grubun hazırlandığı söyleniyordu.
Mary kapı kapı dolaştı. Önce Savaş Bakanlığı'na gitti. Bekleme salonlarında saatlerce oturdu, mektuplarını uzattı, kendini anlattı. Kimse onu dinlemedi. Sonra ordunun sağlık işlerinden sorumlu daireye başvurdu. Sonuç aynıydı. Sidney Herbert'in evine gitti ve eşi Elizabeth Herbert'le görüşmeye çalıştı. Kapıda bekletildi, sonunda bir yardımcıyla konuşabildi. Hemşire kadrosunun dolduğu söylendi. Kırım için toplanan yardım fonuna başvurdu, oradan da geri çevrildi.
Mary bu ret zincirini hatıratında acı bir dürüstlükle anlatır. Kendisine verilen gerekçeler hep resmîydi: kadro dolmuştu, prosedür buydu, başvurular kapanmıştı. Ama yüzlere baktığında başka bir şey okuduğunu düşünüyordu. Kendine şu soruyu sordu: Amerika'da her gün karşılaştığı renk önyargısının kökleri burada, İngiltere'de de olabilir miydi? Bu soruyu kesin bir yargı olarak değil, içini kemiren bir şüphe olarak yazdı. Bazı tarihçiler, Nightingale'in ekibinin belirli bir sosyal profilden ve eğitimden kadınlar seçtiğini, Mary'nin yaşının ve geçmişinin de bu kalıba uymadığını hatırlatır. Diğerleri ise ten renginin bu kararda sessiz ama belirleyici bir rol oynadığını düşünür. Gerçek muhtemelen bu nedenlerin bir karışımıydı. Ama Mary için sonuç değişmiyordu. Ona ihtiyaç olduğu söylenen bir yerde, ona ihtiyaç yoktu.
Hatıratındaki en dokunaklı sahnelerden biri, bu günlerin birinde akşamüstü Londra sokağında durup ağladığı andır. Soğuk bir kış akşamıydı. Etrafından geçen insanlar onun neden ağladığını bilmiyordu. Mary kendini hiç bu kadar yalnız ve işe yaramaz hissetmemişti. Yıllarca bir imparatorluğun askerlerine bakmış, o imparatorluğun başkentinde kapı dışarı edilmişti.
Ama o gece, ağladıktan sonra, eve dönüp düşündü. Kimse onu göndermiyorsa, kendi kendini gönderebilirdi. Hükümetin izni olmadan cepheye hemşire olarak gidemezdi, ama tüccar olarak gidebilirdi. Ordu çevresinde erzak satan, subaylara yemek ve konaklama sağlayan seyyar tüccarlar, o savaşta yaygındı. Mary bir dükkân ve bir otel açabilir, kazancıyla da hastalara bakabilirdi.
Ortak olarak Thomas Day adında bir adam buldu. Day, Mary'nin rahmetli kocasının uzaktan bir akrabasıydı ve gemicilik işleriyle uğraşıyordu. İkili Seacole ve Day adıyla bir şirket kurdu. Mary birikimlerini ortaya koydu. Londra'da erzak, şarap, ilaç, giysi, ev eşyası satın aldılar. Gemiye yüklendiler. Mary kartvizitler bastırdı ve bunlarla yolu boyunca subaylara kim olduğunu ve neden geldiğini duyuracaktı.
1855 Ocak ayında gemi Londra'dan ayrıldı. Mary arkasında kendisini reddeden bir şehri bırakıyordu. Önünde ise ne bulacağını bilmediği bir savaş vardı.
Gemi Malta'da durdu. Orada Mary, Jamaika'dan tanıdığı bir doktorla karşılaştı. Doktor ona Florence Nightingale'e verilmek üzere bir tavsiye mektubu yazdı. Sonra gemi Çanakkale'den geçti ve İstanbul'a vardı. Mary, Boğaz'ın karşı yakasına, Üsküdar'daki Selimiye Kışlası'na gitti. Burası artık İngiliz ordusunun en büyük hastanesiydi ve Nightingale'in çalıştığı yerdi.
İki kadının karşılaşması kısa ve nazik oldu. Mary mektubu verdi, ne istediğini anlattı. Nightingale ona ne istediğini sordu. Mary, cepheye gitmeden önce bir gece kalacak bir yer istedi. Hastanede çamaşırhane çalışanlarının yatakhanesinde ona bir yatak verildi. Ertesi sabah Mary yola koyuldu. İki kadın da birbirinden kötü söz etmeden ayrıldı. Ama yolları çok farklıydı. Biri hükümetin yetkilendirdiği bir sistemin içindeydi. Diğeri sistemin kapısından dönmüş, kendi parasıyla yola çıkmıştı.
Kırım'a vardığında Mary Seacole Balaklava limanını kaotik bir kalabalık içinde buldu. Liman batmış gemilerin enkazıyla, çürüyen erzakla, ölü hayvanlarla doluydu. Su pis kokuyordu. Rıhtım çamur deryasıydı. Mary haftalarca bir gemiden ötekine taşınarak, mallarını korumaya çalışarak yaşadı. Ama boş durmadı. Rıhtımda, yaralıların hastane gemilerine aktarıldığı noktada, onlara sıcak çay, ekmek ve tesellii verdi. Yaralarını sardı. Bazıları onu Jamaika'dan tanıyordu. Onu görünce sevindiler.
Sonra yer aradı. Balaklava'dan İngiliz ordusunun karargâhına giden yol üzerinde, liman ile cephe hattının arasında bir yamaç seçti. Bu bölge, yakınındaki köyün adıyla Kadıköy diye anılıyordu. Mary ve Thomas Day burada, Spring Hill, yani Bahar Tepesi denen yerde, kendi binalarını kurmaya başladı. İnşaat malzemesi bulmak neredeyse imkânsızdı. Sahile vuran enkaz, kırık sandıklar, ahşap kalıntıları, hatta yıkılmış köy evlerinden kalan kapı ve pencere çerçeveleri kullanıldı. Hırsızlar sürekli tavukları, koyunları, malları çalıyordu. Ama 1855 yazında bina ayaktaydı.
Mary ona British Hotel, yani İngiliz Oteli adını verdi. Bu ad aslında biraz iddialıydı. Burası bir kantin, bir dükkân, bir restoran ve bir sağlık noktasının birleşimiydi. Ön tarafta subaylara ve askerlere yemek servis ediliyordu: et, ekmek, pastalar, puding, Mary'nin kendi yaptığı tatlılar. Çay, kahve, şarap ve diğer içecekler satılıyordu. Ayrıca giysi, battaniye, çizme gibi cephe hayatı için gerekli eşyalar da bulunuyordu. Arka tarafta ise mutfak ve depo vardı. İngiliz Oteli'nin bir köşesinde Mary'nin ilaç dolabı dururdu.
Sabahları hasta askerler kapının önünde sıraya girerdi. Mary onları dinlerdi, ilaç verirdi, yaralarını sarardı. İshal, kolera, dizanteri, soğuk ısırığı, ateşli hastalıklar. Askerlerin çoğu hastaneye gitmekten korkuyordu, çünkü hastaneler hastalığın merkezi gibi görülüyordu. Mary onlara evde yapılmış ilaçlarını ve sıcak bir sözü veriyordu. Parası olanlardan ücret alıyor, olmayanlara bedava bakıyordu. Bu, ticari açıdan sürdürülebilir bir model değildi, ama Mary için başka türlüsü düşünülemezdi.
Askerler ona "Seacole Ana" demeye başladı. Bu ad cephe boyunca yayıldı.
Mary yalnızca otelde beklemedi. Çatışma olduğunu duyduğunda bir katıra biner, yanında ilaçlar, sargılar, yiyecekler ve içecekler taşıyarak cephe hattına doğru giderdi. 1855 Haziran ayında, İngilizlerin Sivastopol tahkimatındaki Redan tabyasına saldırısı sırasında, cepheye yakın Cathcart Tepesi'ndeydi. Saldırı kanlı bir başarısızlıkla sonuçlandı. Mary, yaralılar geri getirilirken onlara bakmak için oradaydı. Toplar patlarken, mermiler yakınına düşerken yaralıların yanında kaldı. Hatıratında, bir ara mermi sesi duyunca yere yattığını ve tekrar kalkıp işine devam ettiğini anlatır.
Savaş muhabiri William Howard Russell da onu gözlemledi. Russell, Mary'yi hem başarılı ve sıcak kalpli bir şifacı olarak tanımladı, hem de hastalara her koşulda gösterdiği bağlılığı övdü. Bir İngiliz gazetecisinin, cepheden yazdığı satırlarda Jamaikalı bir kadını bu şekilde anması, o dönemde dikkat çekici bir durumdu.
1855 Eylül'ünde Sivastopol nihayet düştü. Mary, şehre giren ilk kadınlardan biriydi. Yıkık sokaklarda dolaştı, yaralılara su ve yiyecek dağıttı. Rus hastanelerinin manzarası onu derinden sarstı. Bakımsız kalmış yaralılar, ölüler arasında yatan canlılar. Mary düşman askerlerine de yardım etti. Ona göre yaralı bir insan yaralı bir insandı.
Ama savaşın sonu Mary için başka bir sorun getirecekti.
1856 Mart ayında Paris Antlaşması imzalandı ve Kırım Savaşı resmen sona erdi. Ordular hızla geri çekilmeye başladı. Mary Seacole ve Thomas Day ise elinde yüklü bir stokla kalakaldı. Savaşın uzayacağını düşünerek büyük miktarda erzak almışlardı. Şimdi bu mallar alıcısız duruyordu. Gidecek olan askerler artık bir şey almak istemiyordu. Ruslar ise malları çok düşük fiyatlarla satın almak istiyordu. Mary, mallarını zararına sattı. Bazı malları ise satamadı ve geride bıraktı.
İngiltere'ye döndüğünde iflasın eşiğindeydi. 1856 sonbaharında Seacole ve Day şirketi resmen iflas ilan etti. Mary, Kırım'a kendi parasıyla gitmişti. Şimdi o paranın tamamını kaybetmişti.
Ama Kırım'dan dönen askerler onu unutmamıştı. Basında Mary'nin durumu hakkında haberler çıkmaya başladı. Londra'nın ünlü mizah dergisi onun için bir şiir yayımlayarak İngiltere'yi ona borcunu ödemeye çağırdı. Askerler ve subaylar bir yardım fonu kurdu. 1857 Temmuz ayında Londra'daki Surrey Bahçeleri'nde onun yararına büyük bir askerî festival düzenlendi. Dört gün süren festivale binlerce kişi katıldı, yüzlerce müzisyen sahne aldı. Ama organizatörlerin kendi mali sorunları yüzünden Mary'ye ulaşan para beklenenin çok altında kaldı.
Aynı yıl Mary, hatıratını yayımladı. Kitabın adı Wonderful Adventures of Mrs Seacole in Many Lands, yani Mrs Seacole'un Birçok Ülkedeki Harika Maceraları idi. William Howard Russell kitaba bir önsöz yazdı. Kitap hemen popüler oldu ve ilk baskısı kısa sürede tükendi. Harika Maceralar, İngiltere'de siyah bir kadın tarafından yazılmış ilk otobiyografilerden biri olarak kabul edilir. Mary bu kitapta hayatını kendi sesiyle anlattı: Jamaika'daki çocukluğunu, Panama'daki kolera salgınını, Londra'daki retlerini ve Kırım'daki savaşı. Kitabın satışları Mary'nin mali durumunu bir miktar düzeltti.
Sonraki yıllarda Mary, Jamaika ve Londra arasında gidip geldi. 1870'te Londra'ya kalıcı olarak yerleşti. Yaşlılığında bazı kraliyet ailesi üyeleriyle de tanıştı. Galler Prensesi Alexandra'nın masörlüğünü yaptığı bilinir. Mary Seacole, 14 Mayıs 1881'de Londra'nın Paddington semtinde öldü. Londra'daki bir Katolik mezarlığına gömüldü. Vasiyetnamesinde bıraktığı mal varlığı, iflastan sonra hayatını yeniden kurabildiğini gösteriyordu.
Ama Mary'nin ölümünden sonra adı hızla unutuldu. Kırım Savaşı'nın hikâyesi İngiliz kamuoyunda tek bir figür etrafında şekillendi: Florence Nightingale. Nightingale, modern hemşireliğin kurucusu olarak tarihe geçti. Mary ise neredeyse yüz yıl boyunca unutulmuş bir dipnot olarak kaldı.
Bu unutuluşun yirminci yüzyılın ikinci yarısında kırılmaya başladığını görüyoruz. 1954'te Jamaika'da hemşireler örgütünün merkez binasına onun adı verildi. 1973'te Londra'da hemşirelik örgütleri ve Karayip kökenli topluluklar Mary'nin mezarını yeniden buldu, restore etti ve yeni bir mezar taşı dikti. 1980'li yıllardan itibaren Harika Maceralar yeniden basılmaya başlandı ve Mary'nin hikâyesi okullarda okutulmaya başladı. 2004'te İngiltere'de düzenlenen bir çevrim içi oylamada en büyük siyah Britanyalı seçildi.
Mary'nin itibarının geri kazanılması tartışmasız olmadı. Bazı tarihçiler ve Nightingale'in hayranları, Mary'nin gerçek anlamda bir hemşire olmadığını, daha çok bir tüccar ve otel işletmecisi olduğunu savundu. Nightingale'in de yıllar sonra yazdığı özel bir mektupta, Mary'nin oteline dair olumsuz ifadeler kullandığı biliniyor. Mary'nin destekçileri ise onun yaptığı işin, resmî unvanı ne olursa olsun, insanların hayatını kurtardığını vurguladı. Bu tartışma, Mary Seacole'un hayatının ne kadar karmaşık ve çok katmanlı olduğunu gösteriyor: hem bir girişimci, hem bir şifacı, hem de kendi sesini duyurmayı başarmış bir kadın.
En büyük tanınma ise 2016'da geldi. 30 Haziran 2016'da Londra'daki St Thomas' Hospital, yani Aziz Thomas Hastanesi'nin bahçesinde Mary Seacole'un heykeli açıldı. Heykeltıraş Martin Jennings'in yaptığı bronz heykel, Mary'yi rüzgâra karşı yürüyen kararlı bir kadın olarak tasvir ediyordu. Bu, İngiltere'de adı bilinen bir siyah kadın için dikilen ilk heykel olarak kabul edildi. Heykelin dikilmesi için on iki yıl süren bir kampanya yürütülmüş ve yarım milyon sterlin toplanmıştı. Heykelin arkasındaki büyük bronz diskin üzerinde, William Howard Russell'ın Mary hakkında yazdığı ve İngiltere'nin onu unutmamasını dilediği satırlar yer alıyor.
Aziz Thomas Hastanesi'nin bahçesi, Mary'nin heykelinin dikildiği yer olarak sembolik bir anlam taşıyor. Bu hastane, Florence Nightingale'in kurduğu hemşirelik okulunun da evi. Ölümünden 135 yıl sonra Mary Seacole, bir zamanlar kapıları kendisine kapanan bir meslek dünyasının tam ortasında, kendi parasıyla gittiği bir savaşın anısını taşıyan bir figür olarak yerini aldı. Kingston'daki ilaç dolabından başlayan yolculuk, Thames Nehri'ne bakan bir bahçede, bronzun içinde sonsuza dek devam ediyor.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.