← Nöron Biyografi

İki Atom Bombasından Sağ Çıkan Adam: Tsutomu Yamaguchi

2026-10-18 · 23 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Mitsubishi'de gemi mühendisi olan Tsutomu Yamaguchi'nin (1916-2010) 6 Ağustos 1945'te iş gezisi için gittiği Hiroşima'da atom bombasına yakalanmasını, yanık ve patlamış kulak zarıyla memleketi Nagazaki'ye dönmesini, üç gün sonra patronuna Hiroşima'yı anlatırken ikinci bombanın aynı beyaz ışığına yakalanmasını anlatıyor. Uzun yıllar sessiz kalmasını, oğlunun kanserden ölümünden sonra nükleer silahlara karşı konuşmaya başlamasını, 2009'da Japon devletince resmî olarak iki

tsutomu yamaguchihiroşimanagazakihibakuşaikinci dünya savaşı

Bölüm metni

9 Ağustos 1945 sabahı Nagazaki'de bir ofiste yaralı bir mühendis, üç gün önce Hiroşima'da gördüğü ışığı patronuna anlatıyordu. Patronu ona inanmadı. Tam o sırada pencereden aynı beyaz ışık doldu içeri.

1945 yazının başında, Japonya'nın güneybatı ucundaki liman kenti Nagazaki'de, 29 yaşında bir mühendis her sabah aynı yolu yürüyerek işine gidiyordu. Adı Tsutomu Yamaguchi'ydi. 16 Mart 1916'da bu kentte doğmuştu. Çocukluğu, tersanelerin vinçleri, çekiç sesleri ve suya indirilen gövdelerin gölgesinde geçmişti. Nagazaki o yıllarda Japonya'nın en önemli gemi yapım merkezlerinden biriydi. Yamaguchi de, o kentte büyüyen pek çok genç gibi, hayatını bu tezgâhlara bağlamıştı.

Mitsubishi Ağır Sanayi'nin Nagazaki tersanesinde teknik ressam ve mühendis olarak çalışıyordu. Masasının üzerinde petrol tankerlerinin planları dururdu. Bu iş sabır isterdi. Bir gövdenin eğrisini, bir perdenin kalınlığını, bir kaynağın nereye düşeceğini milimetre milimetre hesaplamak gerekirdi. Onu tanıyanlar sonraki yıllarda Yamaguchi'yi sakin, titiz, biraz da içine kapanık biri olarak anlatacaktı. Gösterişten hoşlanmayan, işini bitirip evine dönen bir adamdı.

Evinde onu bekleyen küçük bir aile vardı. Eşi Hisako ve henüz kucakta taşınan oğulları Katsutoshi. Savaş, Japon şehirlerinin hayatını her geçen ay biraz daha daraltıyordu. Karneler, karartmalar, gece yarısı çalan siren sesleri artık sıradandı. Pasifik'teki adalar birer birer düşmüştü. Amerikan bombardıman uçakları Tokyo'yu, Osaka'yı, Nagoya'yı yangın bombalarıyla yakıyordu. Yine de Nagazaki o güne kadar büyük bir yıkım görmemişti ve tersane çalışmaya devam ediyordu. Savaşın ortasında gemiye, özellikle de yakıt taşıyacak gemiye her zamankinden çok ihtiyaç vardı.

O yaz Yamaguchi'ye bir görev verildi. Şirketin Hiroşima'daki tersanesine gidecek ve orada yaklaşık 3 ay çalışacaktı. Bu tür geçici görevlendirmeler mühendisler için olağan şeylerdi. Yanında iki iş arkadaşı da vardı: Akira Iwanaga ve Kuniyoshi Sato. Üçü de Nagazakiliydi, üçü de aynı şirketin adamlarıydı. Ailelerini geride bırakıp trenle kuzeydoğuya, Japonya'nın ana adası Honşu'nun güney kıyısındaki Hiroşima'ya gittiler.

Hiroşima o sırada savaşın tuhaf bir sessizliği içindeydi. Bir askerî karargâh kentiydi, limanı ve fabrikaları vardı, ama komşu kentlerin uğradığı yoğun bombardımanı nedense hiç görmemişti. Halk arasında bunun nedenine dair çeşitli söylentiler dolaşıyordu. Bugün biliyoruz ki bu dokunulmazlık bir tesadüf değildi. Amerikan planlamacılar, yeni bir silahın etkisini net biçimde ölçebilmek için bazı kentleri bilerek dokunulmamış bırakmıştı. Hiroşima da bu listedeydi. Ne Yamaguchi'nin ne de Hiroşima'da yaşayan yüz binlerce insanın bundan haberi vardı.

Üç mühendis yaz boyunca şirketin yatakhanesinde kaldılar ve gün boyu tersanede çalıştılar. Yamaguchi'nin sonraki anlatımlarında bu haftalar, bekleyişle geçen sıkıcı bir iş dönemi gibi durur. Sabah işe, akşam yatakhaneye. Aklı Nagazaki'de, karısıyla oğlundaydı. Görevin sona ereceği gün yaklaştıkça eve dönüşün hesabını yapıyordu.

Ağustosun ilk günlerinde iş bitti. Dönüş için tarih belliydi: 6 Ağustos 1945, Pazartesi. O sabah üç arkadaş son işlerini halledecek, ardından istasyona gidip Nagazaki'ye dönecekti. Yamaguchi o sabah valizini toplarken, sıradan bir iş gezisinin son gününü yaşadığını düşünüyordu. Hava açık ve sıcaktı, gökyüzünde tek bir bulut bile yoktu.

Sabah saat 8'i biraz geçiyordu. Yamaguchi tersane binasına doğru tek başına yürüyordu. Arkadaşlarından kısa bir süreliğine ayrılmıştı. Ayrılmadan önce işyerinde son birkaç işi bitirmesi gerekiyordu. Yol sessizdi, güneş yükseliyordu. Kent her zamanki gibi uyanıyordu. Okul çocukları yangın şeritleri açmak için yıkım çalışmalarına götürülüyor, işçiler fabrikalara giriyor, tramvaylar dolup boşalıyordu.

Sonraki yıllarda defalarca anlattığına göre, bir ara başını kaldırdığında gökyüzünde tek bir uçak gördü. Bir Amerikan bombardıman uçağıydı, çok yüksekten geçiyordu. Uçaktan küçük bir şeyin ayrıldığını, sonra iki küçük paraşütün açılıp yavaşça süzüldüğünü fark etti. Bu paraşütler, patlamanın ölçümlerini yapacak aletleri taşıyordu. Yamaguchi o an bir anlam veremedi. Bakmaya devam etti.

Saat 8'i 15 geçe gökyüzü yarıldı.

Yamaguchi bu anı sonradan, çok büyük bir magnezyum alevine benzetecekti. Göz alıcı, beyaz, her yeri kaplayan bir parıltı. Kentin üzerinde ikinci bir güneş doğmuş gibiydi. İçgüdüsüyle kendini yere attı. Ardından gelen basınç dalgası onu yerden kaldırıp savurdu. Patlama noktasına yaklaşık 3 kilometre uzaktaydı. Bu mesafe, binlerce kişiyi bir anda yok eden merkezden uzak olduğu kadar, onu ağır yaralayacak kadar da yakındı.

Kendine geldiğinde etrafını karanlık sarmıştı. Gündüz ortasında gökyüzü kararmıştı. Havada toz, duman ve küle dönmüş şeyler asılı duruyordu. Kulak zarları patlamıştı, sesleri boğuk ve uzaktan duyuyordu. Bir süre gözleri de görmedi. Yüzünün ve kollarının sol tarafı, yani parıltıya dönük olan tarafı ağır biçimde yanmıştı. Derisi yer yer soyulup sarkıyordu. Uzakta, kentin ortasından göğe doğru büyüyen devasa bir bulut sütunu yükseliyordu.

Hiroşima'ya düşen bu bomba, tarihte bir şehre karşı kullanılan ilk atom bombasıydı. Kentin merkezi bir anda düzlenmişti. Ahşap evler kâğıt gibi tutuşmuş, sokaklar alev tünellerine dönmüştü. O yılın sonuna gelindiğinde, patlamanın, yangınların ve radyasyonun öldürdüğü insan sayısının 140 bin civarında olduğu tahmin edilecekti. Ama o sabah yerde yatan Yamaguchi için bu rakamların hiçbir anlamı yoktu. Onun bildiği tek şey, etrafındaki dünyanın birkaç saniye içinde tanınmaz hâle geldiğiydi.

Yaralı hâliyle doğrulup yürümeye başladı. Önceliği arkadaşlarını bulmaktı. Yanından geçenler insana benzemiyordu. Elbiseleri yanmış, derileri soyulmuş, kollarını önlerine uzatmış insanlar sessizce yürüyordu. Bazıları su istiyordu. Bazıları yere yığılıp bir daha kalkmıyordu. Yamaguchi'nin sonraki yıllarda yazdığı dizelere ve anlattıklarına bu manzaralar defalarca geri dönecekti.

Bir süre sonra Iwanaga ve Sato'yu buldu. İkisi de hayattaydı. Bu küçük mucize, o günün içinde tutunabilecekleri tek şeydi. Şehrin büyük bölümü yanarken, üç mühendis geceyi bir sığınakta geçirdi. Etraflarında acıyla inleyen, susuzluktan kıvranan, sabahı göremeyecek insanlar vardı. Yamaguchi o gece pek uyuyamadı. Yanıkları zonkluyor, kulakları uğulduyordu. Kafasında tek bir düşünce dönüyordu: Eve dönmek. Nagazaki'ye, Hisako'ya ve Katsutoshi'ye ulaşmak.

O gece kimse Hiroşima'nın başına tam olarak neyin geldiğini bilmiyordu. Ne sığınaktakiler, ne de aslında Tokyo'daki hükümet. Tek bir uçaktan atılan tek bir bombanın bütün bir kenti silebileceği fikri, o güne kadar savaşın hiçbir hesabında yoktu.

7 Ağustos sabahı üç arkadaş yola çıktı. Duyduklarına göre Hiroşima'dan güneybatıya giden trenler, kentin dışındaki bir istasyondan kalkmaya başlamıştı. Oraya ulaşmak için yanmış mahallelerin içinden geçmeleri gerekiyordu. Kentin ortasından geçen nehirlerin üzerindeki köprülerin bir bölümü yıkılmıştı. Yamaguchi'nin anlattığına göre, bir nehri geçmek için suya girmek zorunda kaldılar. Suyun yüzeyi, patlamadan ve yangından kaçarken nehre atlamış insanların cesetleriyle doluydu. Yamaguchi bu cesetlerin arasından geçerek karşı kıyıya ulaştı. Ömrünün sonuna kadar bu görüntüyü unutamadı.

İstasyona vardıklarında, yaralılarla tıka basa dolu bir trene bindiler. Yolculuk uzun sürdü. Trenin içi kan, yanık ve sessizlik kokuyordu. Pencereden geçen kasabalar, henüz neyin geldiğini bilmeyen bir ülkenin sıradan görüntüleriydi. Tren 8 Ağustos'ta Nagazaki'ye ulaştı.

Yamaguchi'nin ilk durağı hastane oldu. Onu muayene eden doktor, eski bir okul arkadaşıydı. Anlatılana göre, yanıklarla kaplı bu adamı ilk başta tanıyamamıştı. Yaraları temizlendi, yüzü ve kolları sargılarla kapatıldı. Sonra eve döndü. Ailesi onu bu hâlde görünce şaşkına döndü. Hisako, kocasının yüzünü sargıların altında zor tanıdı.

Normalde bu kadar ağır yaralı bir insanın günlerce yatağa bağlı kalması beklenirdi. Ama Yamaguchi farklı düşünüyordu. Bir mühendisti ve şirkete gördüklerini bildirmesi gerektiğini düşünüyordu. Ertesi sabah, 9 Ağustos günü, sargılar içinde Mitsubishi'nin Nagazaki'deki ofisine gitti. Amirine ve iş arkadaşlarına Hiroşima'da yaşananları anlatmaya başladı.

Anlattıkları inanılır gibi değildi. Tek bir uçak. Tek bir bomba. Tek bir parıltı ve koca bir kentin yok oluşu. Yamaguchi'nin sonraki anlatımlarına göre, amiri bu hikâyeye kuşkuyla yaklaştı. Ona, bir mühendis olduğunu, oturup hesap yapmasını, tek bir bombanın bütün bir şehri nasıl yok edebileceğini açıklamasını söyledi. Bu, bir insanın aklının sınırlarını zorlayan bir iddiaydı. Belki de amir, yaralı çalışanının şokun etkisiyle olayları abarttığını düşünüyordu.

Tam o konuşma sürerken, saat 11'i 2 geçe, pencerelerin dışında aynı beyaz ışık yeniden parladı.

Nagazaki'ye düşen ikinci atom bombası, aslında başka bir hedef için yola çıkmıştı. Uçağın asıl hedefi Kokura kentiydi. Ama Kokura'nın üzeri bulut ve dumanla kaplıydı. Hedefi göremeyen mürettebat yedek hedefe, Nagazaki'ye yöneldi. Burada da bulutlar vardı, ama son anda açılan bir boşluktan bomba bırakıldı. Patlama, kentin kuzeyindeki Urakami vadisinin üzerinde gerçekleşti.

Yamaguchi bir kez daha, patlama noktasından yaklaşık 3 kilometre uzaktaydı. Bir kez daha yere kapandı. Basınç dalgası ofisi sarstı, camları paramparça etti. Yamaguchi'nin yanıklarını örten sargılar koptu, yaralarının üzerinden sıyrıldı. Sonraki yıllarda yaptığı bir söyleşide, o an mantar bulutunun Hiroşima'dan peşine takılıp onu takip ettiğini düşündüğünü anlatacaktı.

Ama hayatta kalmıştı. Bir kez daha.

Ofisin içindekiler de çoğunlukla sağ kurtulmuştu. Nagazaki'nin dağlık yapısı, patlamanın etkisini vadiler arasında bölmüş, bazı mahalleleri kısmen korumuştu. Ama Urakami vadisi yerle bir olmuştu. O yılın sonuna kadar Nagazaki'de hayatını kaybedenlerin 74 bin civarında olduğu tahmin edilecekti.

Yamaguchi'nin aklındaki tek şey artık ailesiydi. Evine doğru koştu. Ev yıkılmıştı. Bir an için en kötüsünü düşündü. Sonra Hisako'yu ve Katsutoshi'yi buldu. İkisi de sağdı. Kaderin ince bir cilvesi onları korumuştu. O sabah Hisako, kocasının yanıkları için merhem bulmak amacıyla bebekle birlikte dışarı çıkmıştı. Patlama sırasında bir sığınma tünelindeydiler. Yamaguchi'nin Hiroşima'da aldığı yaralar, dolaylı olarak karısının ve oğlunun hayatını kurtarmıştı.

Sonraki günler ağırdı. Yamaguchi yüksek ateşle yatağa düştü. Kusmalar başladı, saçları döküldü, yaraları kolay iyileşmedi. Bunlar, o zamanlar henüz adı tam konulmamış radyasyon hastalığının belirtileriydi. Etrafındaki pek çok insan aynı belirtilerle birer birer ölüyordu. Yamaguchi bir hafta kadar ölümle yaşam arasında gidip geldi.

15 Ağustos'ta İmparator Hirohito'nun sesi radyodan yayıldı. Japonya teslim oluyordu. Savaş bitmişti. Yamaguchi bu haberi yaralı bedeniyle, yıkılmış bir kentin içinde duydu. Ve yavaş yavaş iyileşmeye başladı.

Savaş bittiğinde Yamaguchi'nin önünde yeniden kurulması gereken bir hayat vardı. İşgal döneminde bir süre Amerikan işgal kuvvetleri için çevirmen olarak çalıştı. Bu, kaderin bir başka tuhaflığıydı. Birkaç ay önce şehrine bomba atan ülkenin askerleriyle her gün aynı odada oturuyor, onların sözlerini kendi diline aktarıyordu. Ardından bir dönem öğretmenlik yaptı. Sonunda yeniden Mitsubishi'ye, gemi tasarımı masasına döndü ve emekli olana kadar orada çalıştı.

Ailesi büyüdü. Katsutoshi'nin ardından iki kızı oldu. Dışarıdan bakıldığında Yamaguchi, savaş sonrası Japonya'nın sessiz, çalışkan, aile babası mühendislerinden biriydi. Ama içinde taşıdığı hikâye, kimseye benzemeyen bir hikâyeydi.

Hayatta kalanlara Japonca'da bir ad verildi: hibakuşa, yani bombadan etkilenmiş kişi. Bu kelime yıllar içinde ağır bir yük kazandı. Hibakuşalar yalnızca bedenlerindeki yaralarla değil, toplumun bakışıyla da yaşamak zorunda kaldı. Radyasyonun bulaşıcı olduğuna, hastalığın genlerle çocuklara geçeceğine dair korkular yaygındı. Pek çok hibakuşa iş bulmakta zorlandı. Evlilik teklifleri geri çevrildi. Aileler, çocuklarının bir hibakuşayla evlenmesine karşı çıktı. Bu yüzden hayatta kalanların büyük bölümü, yaşadıklarını uzun yıllar boyunca anlatmamayı seçti.

Yamaguchi de onlardan biriydi. 1957'de hibakuşa olarak resmî belgesini aldı. Ama bu belgede yalnızca Nagazaki yazıyordu. Hiroşima'da da bombaya maruz kaldığını ayrıca kayda geçirmek için uğraşmadı. Sonraki yıllarda bunun nedenini, kendini görece sağlıklı hissetmesine, durumu abartıyormuş gibi görünmek istememesine bağlayacaktı. Çevresindeki pek çok insan çok daha ağır acılar çekmişti. Kendi hikâyesini öne çıkarmak, ona belki de yakışıksız geliyordu.

Böylece onlarca yıl geçti. Yamaguchi yaşadıklarını zaman zaman kâğıda döktü. Japonların yüzyıllardır yazdığı, birkaç dizelik kısa şiir türü tankada kendini ifade etmenin bir yolunu buldu. Bu şiirlerde nehirde yüzen cesetler, yanmış bedenler, kararan gökyüzü yeniden belirdi. Ama bunlar büyük ölçüde kendine yazılmış dizelerdi. Kamuoyu önünde konuşmuyordu.

Bu arada bedeninin hafızası da kendi hesabını tutuyordu. Yamaguchi'nin sağ kulağı, Hiroşima'da patlayan zarın ardından ömrü boyunca tam olarak duymadı. Yanık izleri silinmedi. Ama asıl ağır darbe, kendi bedenine değil, çocuğuna geldi.

Katsutoshi, Nagazaki'ye bomba düştüğünde kucakta bir bebekti. Annesiyle birlikte sığınma tünelinde patlamadan kurtulmuştu, ama sonraki günlerde radyoaktif kalıntıların çöktüğü bir kentte büyümüştü. 2005 yılında, 59 yaşında kanserden öldü. Bir babanın kendi oğlunu toprağa vermesi, her koşulda dayanılması zor bir acıdır. Yamaguchi için bu acının bir de cevapsız bir sorusu vardı. Oğlunun hastalığı, o ağustos gününün mirası mıydı? Yamaguchi buna inanıyordu. Kesin bir tıbbi kanıt göstermek mümkün değildi, ama hibakuşa ailelerinde benzer acılar o kadar sıktı ki, şüphe kendi başına bir yaraya dönüşmüştü.

Üç yıl sonra, 2008'de, eşi Hisako da kansere yenik düştü. Altmış yılı aşkın bir süre önce yanık kocasının yarası için merhem aramaya çıkan ve bu sayede kurtulan kadın, sonunda o günün gölgesinden kaçamamıştı.

Yamaguchi artık 90'lı yaşlarındaydı. Kendisi de mide kanseriyle mücadele ediyordu. Hayatının büyük bölümünü sessizlik içinde geçirmişti. Ama oğlunun ölümü, içinde bir şeyi değiştirmişti. Anlatmamak, artık bir seçenek gibi görünmüyordu.

Yamaguchi hayatının son yıllarında, uzun süre kendine sakladığı hikâyeyi dünyaya açmaya karar verdi. Konuşmaya başladığında, yanında yalnızca kendi anıları değil, ölen oğlunun ve karısının hatırası da vardı. Artık bu bir kişisel hikâye değil, bir tanıklıktı.

2006 yılında, Japon yönetmen Hidetaka Inazuka'nın, iki bombadan da sağ çıkan insanları anlatan belgeselinde yer aldı. Yapımın özgün adı Nijū Hibaku'ydu, yani İki Kez Bombalanmak. Aynı yıl belgesel New York'ta, Birleşmiş Milletler'de gösterildi. Yamaguchi oraya giderek, dünyanın dört bir yanından gelen diplomatların önünde konuştu. Tekerlekli sandalyedeki yaşlı adam, nükleer silahların tamamen ortadan kaldırılması çağrısında bulundu. Onun ağzından bu çağrı, bir siyasi slogan gibi değil, bir hayatın özeti gibi duyuluyordu.

İki Kez Bombalanmak belgeseli başka bir gerçeği de gün ışığına çıkardı: Yamaguchi bu kaderi yaşayan tek kişi değildi. Japon araştırmacılar, Hiroşima'dan Nagazaki'ye kaçan ya da iş, aile gibi nedenlerle iki kent arasında yolculuk eden, iki bombaya da maruz kalmış 165 kadar insan tespit etmişti. Yamaguchi'nin Hiroşima'daki iki arkadaşı, Iwanaga ve Sato da onlardandı. Onlar da Nagazaki'ye dönmüş ve ikinci bombadan da sağ çıkmıştı. Ama aralarında devletin resmî kayıtlarına iki kez bombalanmış olarak geçen kimse yoktu.

Yamaguchi bunu değiştirmek istedi. Nagazaki'nin yetkililerine başvurdu ve Hiroşima'daki maruziyetinin de belgesine işlenmesini talep etti. 2009 yılının mart ayında bu talep kabul edildi. Tsutomu Yamaguchi, Japon devletinin her iki atom bombasından da etkilendiğini resmî olarak tanıdığı ilk insan oldu.

Bu tanınmanın onun için anlamı, maddi bir kazançla ilgili değildi. Zaten hibakuşa olarak sağlık yardımları alıyordu, ikinci bir kayıt bu yardımları pek değiştirmiyordu. Yamaguchi o dönemde verdiği röportajlarda, bu kaydın kendisi öldükten sonra da yaşayacağını vurguladı. Kendisi bir gün aramızdan ayrılacaktı, ama resmî belge kalacak ve genç kuşaklara atom bombalarının ne olduğunu hatırlatmaya devam edecekti. Yani bu kayıt, onun mezar taşından daha uzun ömürlü bir tanıklık olacaktı.

O yıllarda Yamaguchi'ye sorulan en sık sorulardan biri, Amerika'ya karşı ne hissettiğiydi. Cevapları, nefretten çok derin bir kaygıyı yansıtıyordu. Onun öfkesi bir millete değil, silahın kendisine yönelikti. Atom bombasından nefret etmesinin nedenini, bu silahın insan onuruna yaptığı şeye bağlıyordu. Nehirdeki cesetler, kollarını öne uzatıp yürüyen yanık insanlar, ona göre insanlığın asla bir daha yaşamaması gereken bir alçalmanın görüntüleriydi. Nükleer silahlara sahip ülkelerin liderlerine, bu silahları sanki ellerindeki sıradan bir araçmış gibi konuşmamalarını, Hiroşima ve Nagazaki'yi hatırlamalarını söylüyordu.

Hikâyesi uluslararası basında yayıldıkça, Yamaguchi farklı dünyalardan ziyaretçiler de ağırlamaya başladı. 2009 yılının aralık ayında, Hollywood'un ünlü yönetmeni James Cameron onu Nagazaki'deki hastanede ziyaret etti. Cameron'ın atom bombaları üzerine bir film tasarladığı biliniyordu. Yatağındaki yaşlı adamla yaptığı bu görüşme, Yamaguchi'nin son büyük buluşmalarından biri oldu. Yamaguchi, hikâyesinin anlatılmaya devam edeceğini bilerek bu dünyadan ayrılmayı istiyordu.

4 Ocak 2010'da, mide kanseriyle süren mücadelesinin sonunda, doğduğu kent Nagazaki'de hayatını kaybetti. 93 yaşındaydı. İki atom bombasının gölgesinde geçen bir ömrü, bu bombalar düştükten 64 yıl sonra kapandı.

Ölümünden sonra da Yamaguchi'nin adı tartışmaların ortasında kaldı. Aynı yılın sonunda, bir İngiliz televizyonundaki bilgi yarışması programında, onun hikâyesi dünyanın en şanssız adamı nitelemesiyle espri konusu yapıldı. Japonya'nın Londra Büyükelçiliği bu yayına resmî olarak itiraz etti ve yayıncı kuruluş özür diledi. Bu küçük olay, aslında Yamaguchi'nin hikâyesine nasıl bakılması gerektiği sorusunu da yeniden gündeme getirdi.

Peki Tsutomu Yamaguchi şanslı bir adam mıydı, şanssız mı? İki kez, kimsenin hayal edemeyeceği bir felaketin tam ortasına düşmüştü. Ama ikisinden de sağ çıkmış, karısını ve oğlunu kucaklamış, 93 yıl yaşamıştı. Bu soru, onun hikâyesini anlatanların hep sorduğu sorudur. Belki de doğru soru bu değildir. Çünkü Yamaguchi'nin hayatı bir şans hesabı olarak değil, bir tanıklık olarak anlam kazandı.

Onun asıl mirası, o iki ağustos sabahından çok, ondan sonra geçen 64 yılın içinde saklıdır. Önce susan, sonra konuşan bir adamın hikâyesi. Bir oğlun ölümünün, bir babayı sessizliğinden çıkarması. Ve bir devlet belgesinin üzerine düşülmüş iki şehir adının, bir insanın ömründen daha uzun yaşayacak bir uyarıya dönüşmesi.

Bugün Hiroşima ve Nagazaki'yi kendi gözleriyle görmüş hibakuşaların sayısı her yıl biraz daha azalıyor. Hayatta kalanların ortalama yaşı 80'in çok üzerinde. Bir gün, o beyaz parıltıyı kendi gözleriyle görmüş tek bir insan bile kalmayacak. O gün geldiğinde, geriye kalan şey, onların bıraktığı tanıklıklar olacak. Tsutomu Yamaguchi'nin, bir tersane mühendisinin titizliğiyle kayda geçirttiği iki şehir adı da o tanıklıkların arasında duruyor. İki kez bombalanan adam, son sözünü bir şiir dizesiyle değil, unutulmasın diye bırakılmış resmî bir kayıtla söyledi.

Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.