2026-10-19 · 28 dk
Avusturyalı fizikçi Lise Meitner'in (1878-1968) kadınların üniversiteye alınmadığı Viyana'dan çıkıp Berlin'de bir bodrum marangozhanesinde ücretsiz misafir olarak başladığı otuz yıllık Otto Hahn ortaklığını anlatıyor. 1938'de Anschluss'tan sonra cebinde Hahn'ın verdiği bir elmas yüzükle Nazi Almanyası'ndan kaçışını, aynı yılın Noel'inde İsveç'te yeğeni Otto Frisch'le karda yürürken bir ağaç kütüğünün üzerinde çekirdek bölünmesini açıklayışını konu alıyor. Nobel'in yalnız Hahn'a verilişini, bombada çalışmayı reddedişini ve adının ölümünden yıllar sonra 109 numaralı elemente verilişini işliyor.
lise meitnerfisyonkadın bilim insanlarınobelnazi sürgünü1938'in Noel arifesinde İsveç'te karlı bir ormanda iki kişi bir ağaç kütüğüne oturup kâğıt kalemle atomun ikiye bölündüğünü hesapladı. Bunlardan biri, beş ay önce sahte bir tatil bahanesiyle ve cebinde bir elmas yüzükle Nazi Almanyası'ndan kaçmış altmış yaşında bir kadındı. Yüzyılın en büyük keşfini açıkladı, Nobel'i ise ortağı tek başına aldı.
1878 sonbaharında Viyana'da doğan bir kız çocuğunun önünde, o yıllarda çizilmiş bir yol vardı. İyi bir aileden geliyorsa piyano çalmayı, Fransızca konuşmayı ve iyi bir evlilik yapmayı öğrenecekti. Philipp Meitner adlı bir avukatın sekiz çocuğundan üçüncüsü olan Elise de bu yola çıkmış gibiydi. Ailesi Yahudi kökenliydi ama dine pek bağlı değildi. Evde kitaplar, satranç masaları ve tartışmalar eksik olmazdı. Sonradan herkesin Lise diye tanıyacağı bu kız sekiz yaşındayken yastığının altına matematik defteri koyup uyuyordu.
Ancak o dönemin Avusturya'sında kızlar erkeklerin gittiği liselere giremezdi. Üniversiteye girmek için gereken olgunluk sınavına hazırlayan okullar yalnızca oğlanlara açıktı. Kızlara açılan kapı en fazla öğretmen okuluna çıkıyordu. Lise, ailesinin isteğiyle Fransızca öğretmeni olmak için okudu. Bu en azından bir meslekti, kendi geçimini sağlamasına yetecekti. Ama aklı başka yerdeydi. 1897'de Viyana Üniversitesi'nin felsefe fakültesi kadınlara kapılarını açınca bir şansı olduğunu gördü. Bunun için olgunluk sınavını dışarıdan vermesi, yani erkeklerin sekiz yılda gördüğü Latince, Yunanca, matematik ve fizik müfredatını tek başına yetiştirmesi gerekiyordu.
İki yıl boyunca özel hocalarla çalıştı. Kardeşleri, onun derse çalışmadığı anlarda bile kitap okuduğunu, hatta bir an boş kalsa "Bak, yine vakit kaybediyorsun" diye takıldıklarını anlatırdı. 1901'de, 22 yaşında sınava girdi ve geçti. Aynı sınava giren kızların çoğu başaramamıştı. Böylece Viyana Üniversitesi'ne fizik öğrencisi olarak kaydoldu.
Orada hayatını değiştirecek hocayla karşılaştı: Ludwig Boltzmann. Gazların davranışını atomların istatistiğiyle açıklayan, atomların gerçekten var olduğuna inanmayanlarla yıllardır tartışan bu kalabalık sakallı adam heyecanlı bir öğretmendi. Derslerinde fiziği bir dünya görüşü gibi anlatırdı. Meitner ondan yalnızca denklemleri değil, fiziği hakikati arama işi olarak görmeyi de öğrendi. Sonraki yıllarda, Boltzmann'ın fiziğe kesin gerçeğe ulaşmaya çalışan bir uğraş olarak bakmayı öğrettiğini söyleyecekti.
1906'da, katı maddelerde ısı iletimi üzerine yazdığı teziyle doktorasını aldı. Viyana Üniversitesi'nde fizik doktorası alan ikinci kadındı. Aynı yılın sonbaharında Boltzmann tatildeyken canına kıydı. Bu ölüm genç fizikçiyi derinden sarstı ve Viyana'yı onun için biraz boşalttı. Bir süre Stefan Meyer'in yanında, yeni keşfedilen radyoaktivite üzerine çalıştı. Uranyum ve radyum gibi elementlerin kendiliğinden ışıma yapması o yıllarda bilimin en taze bilmecesiydi. Meitner bu alana kapılmıştı ama daha fazlasını görmek istiyordu.
1907 sonbaharında Berlin'e gitti. Niyeti birkaç dönem Max Planck'ın derslerini dinlemekti. Planck kadınların üniversitede okumasına sıcak bakmayan, tutucu bir profesördü. Yine de bu Viyanalı doktorlu fizikçinin derslerine katılmasına izin verdi. Zamanla aralarında baba-kız gibi bir yakınlık kuruldu. Meitner, Planck'ın evindeki müzik akşamlarının da daimi konuğu oldu.
Berlin'de bir de laboratuvar arıyordu ve tam bu sırada yaşıtı olan bir kimyagerle tanıştı: Otto Hahn. Hahn radyoaktif maddeleri ayırıp tanımlamakta ustaydı ve yanında çalışacak bir fizikçi arıyordu. Ama çalıştığı yer, Emil Fischer'in yönettiği Kimya Enstitüsü, kadınları içeri almıyordu. Fischer saçlarını yakmalarından korktuğunu söyleyerek yıllardır kadın öğrenci kabul etmemişti. Sonunda bir uzlaşmaya varıldı. Meitner binanın üst katlarına çıkmayacak, Hahn'ın bodrumda kurduğu laboratuvarda çalışacak ve o bodruma sokaktan, ayrı bir kapıdan girecekti. O bodrum, eskiden marangozhane olarak kullanılan bir odaydı.
Talaş kokusu çoktan çıkmış o odada, 29 yaşında bir fizikçiyle 28 yaşında bir kimyager otuz yılı aşacak bir ortaklığa başladı. Meitner'e maaş ödenmiyordu. Ailesinin gönderdiği küçük harçlıkla yaşıyor, çoğu zaman öğle yemeğini geçiştiriyordu. Binada kadınlara ayrılmış bir tuvalet bile yoktu. Bu yüzden yakınlardaki bir lokantaya gitmek zorunda kaldığı anlatılır.
Yine de bodrum, bilimin en hareketli köşelerinden biriydi. Hahn yeni radyoaktif maddeleri kimyasal yollarla ayırıyor, Meitner bunların yaydığı ışınımı ölçüp yorumluyordu. Biri maddenin ne olduğunu, öteki nasıl davrandığını soruyordu. Bu iş bölümü o kadar iyi işledi ki birkaç yıl içinde yeni izotopların tanımlandığı, beta ışınlarının incelendiği bir dizi makale yayımladılar. Meslektaşları, bodrumdan sık sık yükselen ıslık sesini hatırlar. Hahn çalışırken Brahms ve Schubert'ten parçalar ıslıklar, Meitner de ona eşlik ederdi.
Aralarındaki dostluğun bir sınırı vardı. Yıllarca birlikte yemeğe çıkmadılar. O yılların Berlin'inde bir erkekle bir kadının iş dışında yalnız görünmesi dedikoduya yol açabilirdi. Birbirlerine resmî biçimde, "Fräulein Meitner" ve "Herr Hahn" diye hitap ettiler. Laik bir arkadaşlığa geçmeleri yıllar aldı.
1908'de Meitner Protestan olarak vaftiz edildi. Aynı yıllarda Prusya üniversiteleri kadınlara kapı açınca Fischer de inat etmeyi bıraktı ve Meitner'in binanın içinde dolaşmasına izin verdi. 1912'de iki önemli şey oldu. Planck Meitner'i asistanı yaptı. Bu, Prusya'da bir kadının bilimsel asistan olarak atandığı ilk durumdu ve hayatında ilk kez düzenli bir maaş almaya başladı. Aynı yıl, Berlin'in yeşil banliyösü Dahlem'de Kaiser-Wilhelm-Institut für Chemie, yani Kaiser Wilhelm Kimya Enstitüsü açıldı. Hahn'a burada bir bölüm verildi. Meitner de önce misafir olarak, kısa süre sonra kadrolu üye olarak onunla birlikte taşındı. Marangozhanedeki bodrum geride kalmıştı ama ortaklık o odanın ruhunu yeni binaya da taşıdı.
Birinci Dünya Savaşı bu çalışmaları böldü. Hahn orduya katıldı ve Fritz Haber'in yönettiği zehirli gaz birliğinde görev aldı. Meitner ise Avusturya ordusunda röntgen teknisyeni ve hemşire olarak cephe hastanelerinde çalıştı. Yaralı askerlerin acısını yakından gördü. Ama izinlerinde Berlin'e dönüp laboratuvarda tek başına deneylere devam etti. Hahn'a mektup yazıp ne yaptığını anlatır, izne geldiğinde kimyasal ayırma işlerini birlikte bitirirlerdi. 1918'de bu sabırlı çalışmanın sonunda periyodik tablodaki bir boşluğu dolduran elementin uzun ömürlü izotopunu buldular: protaktinyum. Makalede Meitner'in adı başta yazıyordu ve işin büyük kısmını onun yürüttüğü herkesçe biliniyordu.
1917'de Kimya Enstitüsü içinde kendi fizik bölümünün başına geçti. Artık kimsenin yardımcısı değil, kendi ekibini yöneten bir araştırmacıydı. 1920'li yıllar onun en üretken dönemiydi. Beta ışınlarının ve gama ışınlarının kaynağını ayrıntılı biçimde inceledi. Atomun iç katmanlarındaki elektronların fırlatılmasıyla ilgili bir olguyu, sonradan bir Fransız fizikçinin adıyla anılacak etkiyi, ondan önce tarif etti. 1926'da Berlin Üniversitesi'nde profesör unvanı aldı ve Almanya'da fizik alanında profesör olan ilk kadın oldu. Açılış dersinin konusu kozmik süreçlerdeki radyoaktiviteydi. Bir gazetenin "kozmik" yerine "kozmetik" yazdığı da anlatılagelen hikâyeler arasındadır. Einstein'ın ondan "bizim Madame Curie'miz" diye söz ettiği rivayet edilir. Kesin olan şu ki, haftalık fizik toplantılarının ön sırasında Einstein, Planck ve Max von Laue'nin yanında oturan tek kadın oydu.
1933'te Hitler iktidara gelince Yahudi kökenli bilim insanları birer birer görevden atılmaya başlandı. Meitner'in üniversitede ders verme izni de elinden alındı. Ama Avusturya vatandaşı olması onu şimdilik korudu ve Kimya Enstitüsü'ndeki görevinde kalabildi. Sonradan bu kararından pişmanlık duyacaktı. O sırada ise çalışmasını bırakmak istemiyordu, çünkü fizikte heyecan verici bir dönem başlıyordu.
1934'te İtalya'da Enrico Fermi uranyumu nötronlarla bombalamış ve uranyumdan daha ağır, doğada bulunmayan yeni elementler elde ettiğini düşünmüştü. Meitner bu sonuçların tuhaflığına takıldı ve Hahn'ı, yıllardır ayrı yürüttükleri çalışmaları bırakıp yeniden birlikte çalışmaya ikna etti. Ekibe genç ve titiz bir kimyager olan Fritz Strassmann katıldı. Dört yıl boyunca uranyumdan çıkan karmaşık ürünleri didik didik ettiler. Uranyum ötesi elementler bulduklarına inanıyorlardı ama veriler bir türlü tam oturmuyordu. Bu bilmece çözülmek üzereyken Meitner'in Berlin'deki hayatı aniden sona erdi.
12 Mart 1938'de Alman birlikleri Avusturya'ya girdi ve ertesi gün ülke Almanya'ya katıldı. Meitner bir gecede Alman vatandaşı oldu. Artık ırk yasalarının tam hedefiydi. Avusturya pasaportu geçersizdi ve yerine Alman pasaportu alması da imkânsızdı. Enstitüde Nazi yanlısı bir kimyager, Yahudi bir kadının enstitüyü tehlikeye attığını açıkça söylemeye başlamıştı. Hahn baskı altındaydı. Bir noktada Meitner'e enstitüden ayrılması gerektiğini ima etti. Meitner bunu ağır bir ihanet gibi yaşadı ve günlüğüne Hahn'ın kendisini adeta dışarı attığını yazdı.
Yurt dışındaki meslektaşları durumu fark etmişti. Kopenhag'da Niels Bohr, Hollanda'da Dirk Coster ve Adriaan Fokker ona bir iş ve sığınak bulmaya çalıştılar. Ama en büyük engel sınırdı. Bilim insanlarının ülkeyi terk etmesini yasaklayan yeni bir düzenleme hazırlandığı duyuluyordu. Teknik ve bilimsel kişilerin, özellikle de tanınmış olanların, gitmesine artık izin verilmeyecekti. Pasaportu olmayan, Yahudi kökenli, ünlü bir fizikçi kadın için kapının kapanmasına günler kalmıştı.
Hollandalı fizikçi Coster planı üstlendi. Hollanda makamlarını vize olmadan bu kadını sınırdan kabul etmeye ikna etti. 12 Temmuz'da Berlin'e geldi. Ertesi sabah, 13 Temmuz 1938'de Meitner her zamanki gibi enstitüye gitti. Kimseye bir şey sezdirmemek için akşama kadar çalıştı, öğrencilerinin makalelerini düzeltti. Hahn'la birlikte ancak bir buçuk saat içinde iki küçük valiz hazırladı. Geceyi Hahn'ın evinde geçirdi.
Ayrılmadan önce Hahn ona annesinden kalan bir elmas yüzüğü verdi. Bu yüzük yolculukta bir sorun çıkarsa sınır muhafızlarına rüşvet vermek ya da en kötü günde satılıp geçinmek içindi. 59 yaşındaki fizikçi, hayatının 31 yılını geçirdiği şehirden cebinde birkaç marka ve parmağında bir yüzükle ayrıldı.
Ertesi gün Coster'le birlikte, sanki birbirini tanımayan iki yolcu gibi trene bindiler. Tren Hollanda sınırına yaklaşırken Nazi devriyeleri vagonları dolaşıp belgeleri kontrol etti. Meitner'in elinde yalnızca geçersiz Avusturya pasaportu vardı. Bir görevli pasaportu aldı, inceledi ve uzun süre ortadan kayboldu. O birkaç dakika Meitner için bitmek bilmedi. Sonradan o anlarda dehşetten donup kaldığını anlatacaktı. Sonra görevli döndü, pasaportu hiçbir şey söylemeden geri verdi ve tren yoluna devam etti. Sınırın öbür yakasında Hollanda topraklarındaydılar. Berlin'de bir dost, kaçışın başarılı olduğunu önceden kararlaştırılmış bir şifreli telgrafla öğrendi.
Hollanda'da Groningen'de kısa bir dinlenmeden sonra Kopenhag'a, Bohr'un yanına geçti. Oradan da İsveç'e gitti. Stockholm'de Manne Siegbahn'ın Nobel Fizik Enstitüsü'nde ona yer verildi. Ama burası Berlin değildi. Kendi laboratuvarı yoktu, kendi asistanı yoktu, aletleri sınırlıydı. Maaşı ancak bir başlangıç araştırmacısınınki kadardı. Siegbahn'ın enstitüsünde nükleer kimya yapılmıyordu ve o, kimyager ortağı olmadan neredeyse elleri bağlı kalmıştı. Bavullarından biri, kitapları ve eşyaları Berlin'den aylarca gelmedi. Mektuplarında yalnızlığını, uykusuzluğunu ve kendini işe yaramaz hissettiğini anlattı.
Yine de bağı koparmadı. Hahn'la neredeyse her gün mektuplaştılar. Berlin'de Hahn ve Strassmann uranyum deneylerine devam ediyor, her adımı Meitner'e yazıyorlardı. 1938 Kasım'ında Hahn bir konferans için Kopenhag'a geldiğinde Meitner de oraya gitti ve ikisi Bohr'un enstitüsünde sessizce buluştu. Meitner, Hahn'ın son sonuçlarına ikna olmamıştı. Uranyumdan çıktığını düşündükleri radyum benzeri maddelerin gerçekten radyum olup olmadığını çok daha dikkatle sınamalarını istedi. Hahn Berlin'e döndü ve Strassmann'la birlikte o testleri yaptı. Sonucu, Aralık'ın ortasında bir laboratuvar masasında ortaya çıktı.
19 Aralık 1938'de Hahn Stockholm'e bir mektup yazdı. Uranyumu nötronlarla bombaladıklarında ortaya çıkan, radyum sandıkları madde kimyasal olarak radyum gibi davranmıyordu. Tekrar tekrar denemelerine rağmen bu madde, uranyumdan çok daha hafif bir element olan baryumdan ayrılamıyordu. Uranyumun atom numarası 92, baryumunki 56'ydı. Bu, o dönemin fiziğine göre imkânsızdı. Bir nötron çekirdekten küçük bir parça koparabilirdi belki, ama uranyumu neredeyse ortasından ikiye bölemezdi. Hahn kimyager olarak sonuçtan emindi ama fizik açısından ne anlama geldiğini bilmiyordu. Meitner'e, belki onun buna fantastik bir açıklama bulabileceğini yazdı.
Mektup Meitner'e Noel tatilinde ulaştı. Her yıl Noel'i Göteborg yakınlarındaki küçük Kungälv kasabasında, eski bir dostu Eva von Bahr-Bergius'un evinde geçiriyordu. O yıl yanında yeğeni Otto Robert Frisch de vardı. Kız kardeşinin oğlu olan Frisch de bir fizikçiydi ve Kopenhag'da Bohr'un enstitüsünde çalışıyordu. Teyzesinin yalnız kalmaması için tatile gelmişti. Aklında kendi deneyini anlatmak vardı ama teyzesi onu dinlemedi bile. Elinde Hahn'ın mektubu vardı ve konuşmak istediği tek konu buydu.
Ertesi gün karlı ormanda yürüyüşe çıktılar. Frisch kayak yapmak istiyordu. Teyzesi ise yaya geleceğini, ama onun kadar hızlı ilerleyeceğini söyledi ve sözünü tuttu. Ağaçların arasında yürürken baryumun nereden gelmiş olabileceğini tartıştılar. Önce Hahn'ın yanıldığını düşünmek kolaydı. Ama Meitner otuz yıllık ortağını tanıyordu. Hahn'ın kimyası sağlamdı. Baryum oradaysa, açıklamayı fizikte aramak gerekiyordu.
Bir noktada bir ağaç kütüğünün üzerine oturdular. Meitner çantasından bir parça kâğıt ve kalem çıkardı ve hesap yapmaya başladılar. Akıllarındaki model Bohr'un ve Rus fizikçi George Gamow'un geliştirdiği bir fikirdi. Bu fikre göre atom çekirdeği sert bir bilye değil, titreşen bir su damlası gibiydi. Damla, yüzey gerilimi sayesinde bir arada duruyordu. Ama uranyum gibi ağır bir çekirdekte içerideki 92 protonun birbirini itmesi bu yüzey gerilimini neredeyse dengeliyordu. Damla zaten sınırdaydı. Bir nötron çarptığında damla titreşmeye, uzayıp ortasından incelmeye başlayabilir, sonunda bir kum saati gibi boğumlanıp iki küçük damlaya ayrılabilirdi. Frisch çizimler yaptı. Meitner hesapları yürüttü.
Sonra ikinci adım geldi. Bu iki parça birbirini itecek ve büyük bir hızla uzaklaşacaktı. Hesaplarına göre bu itişin enerjisi yaklaşık 200 milyon elektronvolt olmalıydı. Bu, o zamana kadar bilinen bir nükleer tepkimeden çok daha büyük bir enerjiydi. Peki bu enerji nereden geliyordu? Burada Meitner'in hafızası devreye girdi. Çekirdeklerin kütlelerini ezbere biliyordu. Uranyum ikiye bölündüğünde ortaya çıkan iki çekirdeğin toplam kütlesinin, başlangıçtaki çekirdekten aşağı yukarı bir protonun beşte biri kadar daha hafif olacağını hesapladı. Einstein'ın kütle ile enerji arasındaki ünlü eşitliğine göre bu kayıp kütle tam olarak 200 milyon elektronvolta denk geliyordu. İki ayrı yoldan yürüyen hesap aynı sayıda buluşmuştu. Karlı ormanda, bir kütüğün üzerinde, atomun bölündüğünü anlamışlardı.
Frisch Ocak başında Kopenhag'a döndü ve haberi Bohr'a verdi. Frisch'in sonradan anlattığına göre Bohr daha cümlesini bitirmesine izin vermeden alnına vurmuş ve hepsinin ne kadar aptal olduğunu, bunun böyle olması gerektiğini söylemişti. Bohr birkaç gün sonra Amerika'ya gitmek üzere gemiye bindi ve haberin dünyaya yayılması da böylece hızlandı. Frisch ise Kopenhag'da hızlıca bir deney kurdu. 13 Ocak 1939'da, bölünmeden kopan parçaların bıraktığı güçlü elektrik atımlarını ölçerek fikrin doğru olduğunu doğrudan gördü.
Teyze ile yeğen bu sırada telefonda ve mektuplarla kısa bir makale yazdılar. Yeni olaya bir ad gerekiyordu. Frisch, bir biyolog arkadaşına hücrelerin ikiye ayrılmasına ne dendiğini sordu. Cevap "fission", yani bölünmeydi. Frisch bu kelimeyi aldı. Makale İngiliz bilim dergisi Nature, yani Doğa dergisinde 11 Şubat 1939'da yayımlandı. Başlığında yeni bir nükleer tepkime türünden söz ediliyordu. Hahn ve Strassmann'ın baryumu bildiren kimya makalesi ise birkaç hafta önce, Ocak başında bir Alman dergisinde çıkmıştı.
İki makale bir bütünün iki yarısıydı. Biri uranyumun içinden baryum çıktığını kanıtlıyor, öteki bunun ne anlama geldiğini açıklıyordu. Ama dışarıdan bakan birinin göreceği tablo farklıydı. Kimya makalesinde Meitner'in adı yoktu. Sürgündeki Yahudi bir fizikçiyle birlikte yayın yapmak, Nazi Almanyası'nda Hahn için tehlikeliydi. Hahn ise kamuoyu önünde, buluşun yalnızca kimyanın başarısı olduğunu, fiziğin hiçbir katkısı olmadığını söylemeye başladı. Meitner, Kimya Enstitüsü'nde dört yıl süren uranyum çalışmasını başlatanın ve Kopenhag'da son testleri isteyenin kendisi olduğunu biliyordu. Şimdi bu hikâyenin dışında bırakıldığını hissediyordu.
Bölünme haberinin yayılmasından sadece birkaç ay sonra fizikçiler bunun ne anlama gelebileceğini gördü. Her bölünmede birkaç yeni nötron serbest kalıyorsa, bu nötronlar başka çekirdekleri bölebilir ve bir zincirleme tepkime başlayabilirdi. Bu, ya kontrollü bir enerji kaynağı ya da korkunç bir silah demekti. Eylül 1939'da savaş başladı. Birkaç yıl içinde Amerika'da, gizli bir proje çatısı altında, atom bombası yapmak için binlerce bilim insanı seferber oldu.
Meitner'e de çağrı geldi. İngiliz heyeti, Amerika'daki çalışmalara katılmasını istedi. Meitner bunu kesin bir dille reddetti. Bir bombayla hiçbir şekilde işi olmayacağını söyledi. Savaş boyunca Stockholm'de kaldı ve bu kararından dönmedi.
6 Ağustos 1945'te Hiroşima'ya ilk atom bombası atıldığında Meitner, İsveç'te tatildeydi. Birkaç saat içinde gazeteciler kapısındaydı. Bazı gazeteler onu "bombanın Yahudi annesi" diye andı. Hitler'den kaçarak bombanın sırrını Müttefiklere taşıdığı gibi hayalî hikâyeler basıldı. Meitner bu unvandan hep rahatsız oldu. O bombanın yapımında bir gün bile çalışmamıştı ve buluşunun bir şehri yok etmek için kullanılmasından derin bir acı duydu.
Aynı yılın sonbaharında ikinci bir darbe geldi. 15 Kasım 1945'te İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, 1944 Nobel Kimya Ödülü'nün çekirdek bölünmesinin keşfi nedeniyle Otto Hahn'a verildiğini açıkladı. Yalnızca Hahn'a. Hahn bu haberi, savaş sonunda İngilizlerin tutukladığı bir grup Alman bilim insanıyla birlikte gözaltında tutulduğu bir malikânede öğrendi. Ne Strassmann'ın ne de Meitner'in adı geçiyordu.
Meitner mektuplarında, ödülü hak etmesine rağmen kendisinin dışlandığını açıkça hissettirmedi, kırgınlığını incelikle dile getirdi. Bir dostuna yazdığı mektupta Hahn'ın ödülü kesinlikle hak ettiğini, ama kendisinin ve kendi katkılarının sessizce bir kenara itilmesinin onu yaraladığını belirtti. Ödül töreninde Hahn'ın Nobel konuşmasında da onun rolü ancak kısa bir biçimde anıldı.
Bu kararın nasıl alındığı yarım yüzyıl boyunca bilinmedi, çünkü Nobel komitesinin tutanakları 50 yıl gizli tutuluyordu. Tutanaklar açıldığında, tarihçiler Elisabeth Crawford, Ruth Lewin Sime ve Mark Walker 1997'de yayımladıkları çalışmada tabloyu ortaya koydular. Kimya komitesi bölünmeyi esas olarak kimyasal bir keşif olarak görmüştü. Fizikteki yorumun önemini anlamamış, sürgündeki bir kadının Berlin'deki ekipten ayrı yaptığı katkıyı ölçememişti. Savaş yıllarının yalıtılmışlığı da, ayrı disiplinlerin birbirini değerlendirme güçlüğü de bu kararda rol oynamıştı. Meitner hayatı boyunca hem fizik hem kimya ödülü için toplam 48 kez aday gösterildi ama ödülü hiçbir zaman almadı.
Hahn'la ilişkisi de savaştan sonra eskisi gibi olmadı. 1945 yazında ona yazdığı uzun bir mektupta, Almanya'da kalan bilim insanlarının, kendisi de dahil, Nazi rejimi için çalıştıklarını, edilgen bir direniş bile göstermediklerini yazdı. Sessiz kalanların, yaşananları görmemeyi tercih edenlerin sorumluluğunu sorguladı. Kendisinin de 1933'te ayrılmak yerine Berlin'de kalmasının büyük bir hata olduğunu, bunun bir tür suç ortaklığı sayılabileceğini düşünüyordu. Hahn ise savaştan sonra Almanya'nın yeni bilim kurumlarının kurulmasında öne çıktı ve uzun yıllar savaş sonrası Alman biliminin yüzü oldu. Bütün bu gerginliğe rağmen ikisi birbirlerine yazmayı bırakmadı. Hahn'ın 70. doğum gününde Meitner onu kutladı. Dostlukları yaralanmıştı ama kopmamıştı.
Meitner'in kendi hayatı Stockholm'de devam etti. 1946'da Amerika'ya gitti, Washington'da misafir profesör olarak ders verdi. Amerikalı gazeteciler onu yılın kadını seçti. Ama ünü onu hiç rahat ettirmedi. Kendisini bilim insanı olarak görmek istiyordu, bir efsane kahramanı olarak değil. İsveç'e döndükten sonra Siegbahn'ın enstitüsünden ayrıldı ve Kraliyet Teknoloji Enstitüsü'nde küçük bir laboratuvar kurdu. Orada İsveç'in ilk deneysel nükleer reaktörünün çalışmalarına katkıda bulundu. 1949'da İsveç vatandaşı oldu. Aynı yıl Alman Fizik Derneği ona en yüksek ödülü olan Max Planck Madalyası'nı verdi.
Gençlerle konuşurken sık sık aynı noktayı vurguladı. Bilim insanının sorumluluğu laboratuvarın kapısında bitmiyordu. Fiziğin gücü büyüdükçe, onu kullananların vicdanı da büyümeliydi. 1966'da Amerika Birleşik Devletleri, Enrico Fermi Ödülü'nü Hahn, Strassmann ve Meitner'e birlikte verdi. Bu ödül ilk kez Amerikalı olmayan bilim insanlarına veriliyordu. Meitner ödülü almaya gidemeyecek kadar hastaydı. Ama aynı hikâyenin üç ortağının nihayet aynı cümlede anılması, geç gelmiş bir hakkın teslimi gibiydi.
1960'ta Stockholm'den ayrılıp İngiltere'de, Cambridge'de yaşayan yeğeni Frisch'in yakınına yerleşti. Yaşlılığında bile konferanslara gitmeyi, uzun yürüyüşler yapmayı, müzik dinlemeyi sürdürdü. 1968 Temmuz'unda Otto Hahn öldü. Ailesi Meitner'e bu haberi vermedi. Kendisi de çok zayıflamıştı. 27 Ekim 1968'de, 90. doğum gününe birkaç gün kala, Cambridge'de hayata gözlerini yumdu. Hampshire'daki Bramley köyünde, küçük kardeşi Walter'ın yanına gömüldü. Mezar taşına Frisch'in seçtiği cümle yazıldı: "Lise Meitner: İnsanlığını hiç kaybetmemiş bir fizikçi."
Onun adı en kalıcı biçimde bir gece ormanda değil, bir laboratuvarda yeniden doğdu. 29 Ağustos 1982'de Almanya'nın Darmstadt kentindeki Ağır İyon Araştırma Merkezi'nde bilim insanları bizmut çekirdeklerine demir çekirdekleri çarptırarak tek bir atom elde etti. Bu atom, periyodik tablonun 109 numaralı elementiydi ve ancak saniyenin çok küçük bir kesrinde bozunuyordu. Uzun bir isim tartışmasından sonra, 1997'de Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği bu elemente resmî adını verdi: meitneryum. Doğada bulunmayan, ancak çekirdekleri birbirine çarptırarak kısa bir an için yaratılabilen bu element, periyodik tabloda yalnızca gerçek bir kadına adanmış tek elementtir. Curie'lerin adını taşıyan küriyum da bir kadını onurlandırır, ama onu eşiyle paylaşır.
Bir başka iz de çok daha önce, eski çalışma şehrinde bırakılmıştı. 1959'da Berlin'de açılan nükleer araştırma enstitüsüne Hahn ile Meitner'in adı birlikte verildi. Bir zamanlar iki kişinin ayrı kapılardan girdiği bir bodrumdan başlayan ortaklık, yarım yüzyıl sonra bir bina girişinde iki adın yan yana yazılmasıyla son buldu. Bugün bir fizik öğrencisi çekirdek bölünmesini öğrenirken, hesabın bir kütüğün üzerinde, kalem ve kâğıtla yapıldığını da öğreniyor. O hesabı yapan kadın, kendisine kapanan kapıların her birinde başka bir yol aramış, yalnızca bir kapıyı, bombanın kapısını, kendi isteğiyle hiç açmamıştı.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.