← Nöron Biyografi

Ölümden Kaçamayan Kaçış Ustası: Houdini'nin Son Numarası

2026-10-20 · 27 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Budapeşte'de bir hahamın oğlu olarak doğan Erik Weisz'in (1874-1926) Wisconsin'de yoksulluk içinde büyüyüp kelepçe ve kaçış numaralarıyla dünyanın en ünlü sahne sanatçısı Harry Houdini'ye dönüşmesini anlatıyor. 1913'te annesini kaybettikten sonra onunla konuşabilmek umuduyla medyumların peşine düşüp hepsinin hilesini açığa çıkarmasını, bu yüzden Arthur Conan Doyle'la dostluğunun bitmesini, 1926'da Montreal'de karnına yediği yumruklardan sonra patlamış apandisitle Cadılar Bayramı'nda ölmesini ve eşi Bess'in on yıl boyunca şifreli bir sözü bekleyerek yaptığı seansları konu alıyor.

houdinisihirbazkaçış sanatçısıspiritüalizmbiyografi

Bölüm metni

Ona hiçbir kelepçe, hiçbir zindan, suyla dolu hiçbir tank engel olamadı. Dünyanın en çok kandırılmak isteyen adamı ise tek bir şeyi bekledi: Ölmüş annesinden gelecek gerçek bir ses. O ses hiç gelmedi; ölümü de Cadılar Bayramı gecesi sıradan bir yumrukla geldi.

1878 yazında Wisconsin'in küçük kasabası Appleton'a göçmen bir aile geldi. Okyanusu aşıp Budapeşte'den gelmişlerdi. Babaları Mayer Samuel Weisz bir hahamdı; yanında karısı Cecilia ve çocukları vardı. Aralarındaki dört yaşındaki oğlanın adı Erik'ti, Amerika'da kısa sürede Ehrich'e dönüştü. 24 Mart 1874'te Budapeşte'de doğmuştu. Yıllar sonra dünyanın en ünlü adamlarından biri olduğunda, doğum yeri olarak Appleton'ı, doğum günü olarak da 6 Nisan'ı söyleyecekti. Belki kendini baştan yaratmanın ilk adımı buydu. Daha ilk numarasını göstermeden kendi geçmişini bile yeniden kurgulamaya başlamıştı.

Appleton'da baba Weisz kasabanın küçük Yahudi cemaatinin hahamı oldu. Ama işini uzun süre koruyamadı. Cemaat daha genç, İngilizceyi iyi konuşan, yeni ülkenin havasına uyan birini istiyordu. Mayer Samuel ise Almanca ve Macarca konuşan, eski usule bağlı bir alimdi. Birkaç yıl içinde görevinden uzaklaştırıldı. Aile Milwaukee'ye taşındı ve yoksulluk orada iyice koyulaştı. Kira ödenemediği için ev değiştirdiler, sofrada yemek eksildi. Babanın gururu kırıldıkça evdeki sessizlik büyüdü.

Küçük Ehrich erkenden çalışmaya başladı. Ayakkabı boyadı, gazete sattı, ufak tefek işler buldu. Ama aklı başka yerdeydi: kasabaya gelen gezici sirklerde, ip cambazlarında, kendini bağlatıp kurtulan gösterimcilerdeydi. 9 yaşında ilk kez seyirci karşısına çıktı. Kendine "Havanın Prensi" adını vermişti ve trapezde ters asılı dururken yerdeki iğneleri göz kapaklarıyla topladığı anlatılır. Kazandığı birkaç kuruşu eve götürdü. Bu, hayatı boyunca değişmeyecek bir alışkanlığın başlangıcıydı. Kazandığı her şeyin ilk payı annesinindi.

12 yaşında bir gün evden kaçtı ve bir süre trenlerle oradan oraya gitti. Döndüğünde ailesi New York'a taşınmaya hazırlanıyordu. Babası önden gitmiş, Ehrich de ona katılmıştı. Manhattan'ın kalabalık mahallelerinde dar odalarda yaşadılar. Delikanlı bir kravat atölyesinde kumaş kesti, boş vakitlerinde de koştu, yüzdü, kondisyonunu geliştirdi. Bir de iskambil numaraları çalıştı.

Hayatını değiştiren şey bir kitap oldu. Bir sahafta, modern sihirbazlığın babası sayılan Fransız Jean Eugène Robert-Houdin'in anılarını buldu. Kitap ona sihirbazlığın panayır hilesi değil, saygın bir sanat olabileceğini gösterdi. Robert-Houdin frak giyiyor, salonlarda gösteri yapıyor, kendini bir beyefendi gibi sunuyordu. Ehrich bu idolün adına bir "i" ekledi. Ailesinin ona taktığı "Ehrie" lakabı da "Harry" oldu. Böylece Harry Houdini doğdu.

1892'de babası öldü. Ölüm döşeğinde oğlundan annesine bakacağına söz vermesini istediği anlatılır. Houdini bu sözü bir yükümlülük olarak değil, adeta bir ibadet olarak taşıdı. 1894'te Coney Island'da sahne alan genç şarkıcı ve dansçı Wilhelmina Beatrice Rahner ile tanıştı. Herkes ona Bess diyordu. Birkaç hafta içinde evlendiler. Bess, ömrünün sonuna kadar hem sahne ortağı hem de en yakın tanığı olacaktı.

Ama ilk yıllar zorluydu. Çift, ucube müzelerinde, ucuz varyete salonlarında, gezici sirklerde dolaştı. Günde onlarca gösteri yaptıkları oluyordu. En iyi numaraları "Metamorfoz" adını verdikleri sandık numarasıydı. Houdini'nin elleri bağlanır, bir çuvala konur, çuval kilitli bir sandığa yerleştirilirdi. Bess bir perde çeker, üç kez el çırpardı. Perde açıldığında sandığın üstünde duran Houdini olurdu. Sandık açılınca çuvalın içinden de Bess çıkardı. Seyirci şaşırıyordu, ama büyük şöhret gelmiyordu. Houdini bir ara pes etmeyi bile düşündü. Sihir okulu açmak, numaralarını satmak gibi planlar yaptı. Tam o sırada tek bir karşılaşma her şeyi değiştirdi.

1899'da Minnesota'nın St. Paul şehrinde bir tiyatro işletmecisi Houdini'nin gösterisini izledi. Adı Martin Beck'ti ve büyük bir varyete zincirini yönetiyordu. Beck'in tavsiyesi basitti ama hayati önemdeydi. Kâğıt numaralarını bırak, kelepçelere odaklan, demişti. Çünkü seyirci bir adamın kendi gözü önünde zincirlerden kurtulmasını, bir kartın kaybolmasından çok daha derinden hissediyordu. Houdini bu öğüde tümüyle uydu. Kısa sürede kendine yeni bir unvan buldu: Kelepçe Kralı.

Yöntemi basit bir meydan okumaydı. Gittiği her şehirde yerel polise gidiyor, onların kelepçelerini taktırıyor ve kurtuluyordu. Bazen hücrelere kapatılıyor, birkaç dakika içinde koridorda beliriyordu. Gazeteler bu hikâyeleri seviyordu, çünkü bu artık sahnede kontrollü bir oyun değil, kanunun kendi aletlerine karşı kazanılmış bir zaferdi.

1900'de Avrupa'ya geçti ve asıl patlama orada yaşandı. Londra'da İngiliz polisinin karargâhı Scotland Yard'a, yani Londra Emniyeti'ne gitti. Başmüfettiş William Melville onu ciddiye almadı. Kollarını bir sütunun etrafından dolandırıp kelepçeledi ve yemeğe çıkmaya hazırlandı. Houdini ise o daha kapıya varmadan serbest kalmıştı. Bu hikâye Londra'nın tiyatro dünyasında hızla yayıldı ve Houdini ünlü Alhambra Tiyatrosu'nda aylarca sahneye çıktı. Ardından Almanya geldi. Dresden'de, Berlin'de salonlar dolup taştı. Köln'de bir polis memuru onu dolandırıcılıkla suçlayınca Houdini iftira davası açtı. Mahkeme salonunda, hâkimlerin önünde, kendisine verilen kilitleri açarak davayı kazandı.

En unutulmaz meydan okumalardan biri 1904'te Londra'da yaşandı. Daily Mirror, yani Günlük Ayna gazetesi, bir çilingire 5 yılda yapıldığı söylenen, kopyalanması imkânsız bir kelepçe ısmarlamıştı. Houdini bu kelepçeyi binlerce kişinin önünde, Londra Hipodromu'nda taktı ve bir kabinin içine girdi. Dakikalar geçti, sonra yarım saat, sonra bir saat. Bir ara dizlerinin acıdığını söyleyip yastık istedi. Bir ara da ceketini çıkarmak için elleri çözülsün diye rica etti, ama izin verilmedi. Bunun üzerine ağzıyla bir çakı alıp ceketini kendi üzerinde kesti. Sonunda, bir saati epeyce aşan uğraşın ardından elinde açılmış kelepçeyle dışarı çıktı. Gözleri yaşlıydı, salon ayağa kalktı. Bu gecede neyin gerçek, neyin sahne olduğunu bugün bile kimse tam bilmiyor. Ama gerilimin nasıl kurulacağını Houdini kusursuz biliyordu.

Kelepçe yetmemeye başlayınca tehlikeyi artırdı. Amerika'ya döndüğünde elleri kelepçeli halde nehirlere atladı, suyun altında kendini çözüp yüzeye çıktı. 1908'de süt bidonu numarasını sundu. Su dolu, ağzı kilitli dev bir metal bidonun içine kapatılıyordu. Afişlerde kısa ve korkutucu bir cümle vardı: Başarısızlık, boğularak ölüm demektir. Seyirci saatine bakıyor, kendi nefesini tutmaya çalışıyor, birkaç saniye sonra pes ediyordu. Houdini ise perde arkasında dakikalarca kalıyordu.

Bir de deli gömleği vardı. Önceleri ondan bir perdenin arkasında kurtuluyordu. Sonra seyircinin kendisini görmesi gerektiğini fark etti. Gerçek mucize hareketin kendisiydi: omuzların kıvrılması, kolların zorlanması, kayışların gevşetilmesi. Zamanla bu numarayı sokaklara taşıdı. Ayak bileklerinden bir vinçle gökdelenlerin önünde ters asılıyor, altında toplanan binlerce kişinin önünde deli gömleğinden sıyrılıyordu.

Merakı sahneyle de sınırlı değildi. 1910'da Avustralya'da, Melbourne yakınlarındaki Diggers Rest'te kendi uçağıyla havalandı. Bu, o kıtadaki ilk kontrollü motorlu uçuşlardan biri olarak kayda geçti. Havanın Prensi gerçekten havalanmıştı.

Ama kariyerinin taçlandığı numara 1912'de Berlin'de doğdu. Chinese Water Torture Cell, yani Çin Su İşkence Hücresi. Ön yüzü camdan, su dolu, dar bir sandıktı bu. Houdini'nin ayakları bir tahtaya kilitleniyor, baş aşağı suya indiriliyor, üstü kapatılıyordu. Seyirci onu camın ardından, ters dönmüş, saçları dalgalanır halde görüyordu. Sonra perde iniyordu. Orkestra çalıyor, bir yardımcı elinde baltayla bekliyordu: bir şey ters giderse camı kıracaktı. Birkaç dakika sonra Houdini perdenin arkasından sırılsıklam çıkıyordu. Hücre yerli yerinde, kilitler sağlamdı. Bu numarayı ömrünün sonuna kadar yaptı ve kimseye yöntemini açıklamadı.

1918'de New York Hipodromu'nda Jennie adlı bir fili sahnede kaybetti. Sonra sinemaya geçti, kendi şirketini kurdu, sessiz filmlerde kahraman rolünde oynadı. Artık Amerika'nın en çok kazanan sahne yıldızlarındandı. Kazandığı paranın bir kısmıyla annesine bir saray değil ama ondan pek de aşağı kalmayan bir hayat sunuyordu. Bir keresinde ona, bir kraliçe için dikilmiş olduğu söylenen bir elbise almıştı. Annesi onu giydiğinde Houdini kendini dünyanın en zengin adamı gibi hissetmişti.

Ama 1913 yazında, kendini hiçbir zaman kurtaramayacağı bir kayıpla karşılaştı.

Temmuz 1913'te Houdini Avrupa turnesindeydi ve Kopenhag'da sahneye çıkmaya hazırlanıyordu. Ona bir telgraf uzattılar. Annesi Cecilia, 17 Temmuz'da New York'ta ölmüştü. Houdini yere yığıldı. Tanıklar onun saatlerce kendine gelemediğini anlatır. Turneyi iptal edip eve döndü. Cenazeyi onun gelişine kadar beklettiler.

Ona en çok acı veren şey ölümün kendisi değil, söylenmeden kalan son sözdü. Aile, annesinin son nefesinde onu sorduğunu, bir şey söylemeye çalıştığını ama anlaşılmadığını anlattı. Houdini o sözün ne olduğunu hayatı boyunca merak etti. Kaçış ustası ilk kez kilidini bulamadığı bir kapıyla karşı karşıyaydı.

O yıllarda dünya da yasla çalkalanıyordu. Birinci Dünya Savaşı milyonlarca genci yutmuş, ardından gelen grip salgını yeni ölümler getirmişti. Analar, eşler, kardeşler bir işaret, tek bir kelime arıyordu. Ruhçuluk denen akım bu acının üzerinde büyüdü. Karanlık odalarda masalar kalkıyor, trompetler havada süzülüyor, medyumlar ölülerin sesini taşıdıklarını söylüyorlardı.

Houdini bu dünyaya önce samimi bir umutla yaklaştı. Annesine ulaşabilmeyi gerçekten istiyordu. Ama seanslara oturdukça içindeki usta uyandı. Karanlıkta duyduğu her tıkırtının, havada süzülen her nesnenin nasıl yapıldığını biliyordu. Çünkü bu hileleri gençliğinde, ucuz salonlarda bizzat kendisi de yapmıştı. Medyum Houdini'yi kandırmaya çalıştığında, aslında onun kendi zanaatıyla karşılaşıyordu.

Hayal kırıklığı yavaş yavaş öfkeye dönüştü. Houdini, yaslı insanların umudunu sömüren medyumlara açıkça savaş açtı. Seanslara kılık değiştirerek giriyordu. Bazen takma sakal, gözlük ve eski bir paltoyla oturuyordu, yanına bir muhabir ve bir polis memuru alıyordu. Ruh tam görüneceği anda ayağa kalkıp sahte sakalını çıkarıyor ve kim olduğunu söylüyordu. Ardından hileyi orada, herkesin gözü önünde açıklıyordu.

Gösterileri de değişti. Artık programın bir bölümü, ruhçuların numaralarını sahnede birebir taklit etmeye ayrılmıştı. Karanlıkta çalan zilleri, kendiliğinden yazılan tahta levhaları, hayalet elleri yapıyor, sonra ışıkları yakıp nasıl yaptığını gösteriyordu. Kendi deyişiyle, mucize olmadığını kanıtlamak için mucize yaratıyordu.

1924'te bu kavganın birikimini bir kitapta topladı: Ruhlar Arasında Bir Sihirbaz. Kitapta ünlü medyumların yöntemlerini tek tek inceliyordu. Ama bu savaşın en sert cephesi, yazılı sayfalarda değil, iki insan arasında açılacaktı. Biri Houdini'ydi. Diğeri ise dünyanın en mantıklı dedektifini yaratan adamdı.

Arthur Conan Doyle, Sherlock Holmes'un yaratıcısı olarak gözlemin, çıkarımın, aklın simgesi haline gelmişti. Ama savaşta oğlu Kingsley'i, ardından kardeşini ve başka yakınlarını kaybetmişti. Ömrünün son döneminde kendini ruhçuluğa adadı, dünyayı dolaşıp ölümden sonraki hayatı anlatan konferanslar verdi. 1920'de İngiltere'de Houdini ile tanıştılar. Birbirlerine hayrandılar. Doyle, Houdini'nin cesaretine ve dürüstlüğüne saygı duyuyordu. Houdini ise yazarın zekâsına ve iyi kalpliliğine. Mektuplaştılar, birbirlerinin evlerine konuk oldular.

Ama aralarında başından beri bir yarık vardı. Doyle, Houdini'nin bazı numaralarını gerçekten doğaüstü bir güçle yaptığına inanmaya kadar vardırmıştı işi. Houdini kendisinin sadece bir zanaatkâr olduğunu söylediğinde bile Doyle ikna olmuyordu. Ona göre Houdini, farkında olmadan medyumluk yeteneği taşıyordu.

Kırılma Haziran 1922'de, Atlantic City'de bir otel odasında yaşandı. Doyle'un eşi Jean, otomatik yazı denen yöntemle ruhlardan mesaj aldığına inanıyordu. Kalemi elinde tutuyor, elinin kendiliğinden yazdığını söylüyordu. O gün Houdini için annesine ulaşmayı denedi. Kalem hızla hareket etti ve sayfalarca sevgi dolu bir mesaj çıktı. Mesaj, annenin oğluna duyduğu özlemi, mutluluğunu, dualarını anlatıyordu.

Houdini sessizce dinledi. Ama içinde bir şey çoktan kopmuştu. Mesaj akıcı bir İngilizceyle yazılmıştı, oysa annesi İngilizceyi neredeyse hiç bilmezdi. Hayatı boyunca Almanca ve Macarca, bir de Yidiş konuşmuştu. Sayfanın başında bir haç işareti vardı. Bir hahamın eşi, dindar bir Yahudi kadının mesajı haçla başlatması Houdini'ye düpedüz yabancı geliyordu. Bir de söylendiğine göre o gün annesinin doğum günüydü ve mesajda bundan tek kelime söz edilmiyordu.

Houdini o gün nezaketen bir şey söylemedi. Ama sonradan basına, hiçbir seansta annesinden gerçek bir mesaj almadığını açıkça söyledi. Doyle bunu bir ihanet olarak gördü, eşinin içtenliğinin sorgulandığını hissetti. Sonraki iki yıl boyunca dostluk mektuplarda, gazete sütunlarında soğuk bir tartışmaya dönüştü. Her biri kendi doğrusunun sözcüsüydü. Biri, diğerinin kör bir inatla gerçeği görmediğini düşünüyordu. Diğeri, ilkinin yasla aklını teslim ettiğini.

Bu arada sahneye bir başka figür girdi. Bilim dergisi Scientific American, yani Bilimsel Amerikan, 1922'de bir yarışma açtı. Gerçek doğaüstü fiziksel olaylar gösterebilecek ilk medyuma 2500 dolar ödül verilecekti. Jüride psikologlar, bir fizikçi, bir ruhsal araştırmacı ve Houdini vardı. Adaylar birer birer elendi. Sonra Boston'dan bir isim duyuldu: Mina Crandon. Herkes onu Margery diye anıyordu.

Margery, saygın bir cerrahın eşiydi. Zarif, esprili ve çekiciydi. Seanslarında ölmüş ağabeyi Walter'ın ruhunun konuştuğunu söylüyordu. Walter'ın sesi kaba, alaycı ve eğlenceliydi. Karanlıkta ziller çalıyor, masalar devriliyor, nesneler yer değiştiriyordu. Jürinin bir kısmı ondan etkilenmişti ve Bilimsel Amerikan'ın ödülü vermek üzere olduğu konuşuluyordu.

Houdini 1924 yazında Boston'a gitti. Hazırlığını kendi tarzında yaptı. Seanstan önce gün boyu sağ bacağına sıkı bir bandaj sarmıştı, böylece derisi hassaslaşacak ve en ufak bir dokunuşu hissedebilecekti. Karanlıkta oturduğunda, Margery'nin bacağının yavaşça yanında hareket ettiğini, ayağıyla zil kutusuna uzandığını fark ettiğini söyledi.

Sonra daha kesin bir sınav için özel bir kabin yaptırdı. Margery'nin sadece başı ve kolları dışarıda kalacak, gövdesi tahta bir kutunun içine kapatılacaktı. Seanslardan birinde kutunun içinde katlanır bir cetvel bulundu. Cetvelin oraya nasıl girdiği üzerine taraflar birbirlerini suçladı. Margery'nin taraftarları, Houdini'nin onu itibarsızlaştırmak için cetveli kendisinin koydurduğunu söyledi. Houdini ise bunun bir ilk tuzak olduğunu, ilgiyi dağıtmak için yerleştirildiğini öne sürdü. Bu sorunun cevabı hiçbir zaman kesin olarak bulunamadı.

Sonuçta jüri Margery'ye ödülü vermedi. Houdini onun yöntemlerini anlatan bir broşür yayımladı ve sahnesinde onun numaralarını taklit etti. Margery'nin seansları ise yıllarca sürdü ve hakkındaki tartışmalar onun ölümünden sonra da kapanmadı.

1926'nın baharında Houdini kavgasını Washington'a taşıdı. Başkentte falcılığı yasaklamayı amaçlayan bir yasa tasarısı için Kongre'de tanıklık yaptı. Oturumlar gergin geçti. Salona doluşan medyumlar ve falcılar ona bağırıyor, o da onlara meydan okuyordu. Elli iki yaşındaydı ve hâlâ dünyaya kafa tutuyordu. Ama bedeni, çocukluğundan beri zorladığı bedeni, sessizce faturayı çıkarmaya başlamıştı.

1926 yazında Houdini bir rakiple yarıştı. Mısırlı olduğunu söyleyen fakir Rahman Bey, yeraltında havasız bir tabutta uzun süre kalabildiğini ve bunun doğaüstü bir güç olduğunu iddia ediyordu. Houdini doğaüstü hiçbir şey olmadığını göstermek istedi. 5 Ağustos'ta New York'taki Shelton Oteli'nin havuzunda, mühürlü bir metal tabutun içine girdi ve suyun altına indirildi. 91 dakika sonra çıkarıldığında terden sırılsıklamdı, nabzı hızlanmıştı, ama sağdı. Her şeyin sakin nefes alma ve paniğe kapılmamaktan ibaret olduğunu söyledi.

Sonbaharda yeni bir turneye çıktı. Ekim başında Albany'de Çin Su İşkence Hücresi'ne asılırken ayak bileği kırıldı. Doktorlar dinlenmesini söyledi. Houdini ise bir ateli bacağına bağlayıp gösterilere devam etti. Topallayarak sahnede kalıyor, perdeler arasında acıdan dişlerini sıkıyordu.

Ekimin üçüncü haftasında Montreal'deydi. Şehrin köklü üniversitesi McGill'de ruhçuluk üzerine bir konferans verdi. Konferansta Sam Smilovitz adında bir öğrenci onun portresini çizmişti. Houdini çizimi beğendi ve genci soyunma odasına davet etti. 22 Ekim sabahı, Montreal'in Princess Tiyatrosu'nda, yani Prenses Tiyatrosu'nda, Houdini bir divana uzanmış, mektuplarını okuyordu. Ayak bileği nedeniyle oturmak yerine yatmayı tercih ediyordu. Smilovitz bir arkadaşıyla birlikte onu çiziyordu.

Sonra kapıdan üçüncü bir öğrenci girdi. Adı J. Gordon Whitehead'di. Konuşmaya kitaplardan başladı, sonra ilginç bir soru sordu. Houdini'nin karın kaslarının o kadar güçlü olduğunu, en sert yumruklara bile dayanabildiğini söyleyenler doğru mu söylüyordu? Houdini yorgun bir şekilde evet dedi, karnı oldukça güçlüydü. Whitehead izin istedi gibi göründü, Houdini de hafifçe kabul etti. Ama ayağa kalkıp kaslarını germeye fırsat bulamadan, genç adam karnına arka arkaya birkaç sert yumruk indirdi. Odadaki öğrencilerin anlatımına göre Houdini eliyle durması için işaret etti. Yüzü acıyla buruşmuştu.

O gün de, ertesi gün de sahneye çıktı. Karın ağrısı geçmiyor, giderek artıyordu. Gece uyuyamadı, ama doktora gitmeyi reddetti. Treni Detroit'e götürdüğünde ateşi yükselmişti. 24 Ekim'de Detroit'te bir doktor onu muayene ettiğinde ateşi 40 dereceyi buluyordu ve apandisit şüphesi vardı. Hastaneye yatması söylendi. Houdini ise salonun tamamen satıldığını, seyirciyi bekletemeyeceğini söyledi.

O gece perde açıldı. Houdini titreyerek, terleyerek gösterisini yaptı. Bir ara repliklerini unuttu, asistanlarından biri onu kulise taşımak zorunda kaldı. Ama perde kapanana kadar sahnede kaldı. Sonra otel odasında yere yığıldı ve sonunda hastaneye götürüldü.

Ameliyatta apandisinin çoktan patladığı, karın zarının iltihaplandığı görüldü. Antibiyotiklerin henüz olmadığı bir dünyada bu neredeyse kesin bir ölüm demekti. Doktorlar ikinci bir ameliyat denedi, deneysel bir serum da verdiler. Houdini bir hafta boyunca direndi. Bess yanından ayrılmadı. Kardeşi Theo, sahnedeki adıyla Hardeen, de oradaydı. Hardeen'in sonradan anlattığına göre Houdini ona artık savaşmaktan yorulduğunu söylemişti.

Harry Houdini, 31 Ekim 1926'da, Cadılar Bayramı günü, öğleden sonra saat 1'i 26 geçe öldü. 52 yaşındaydı.

Yumruğun gerçekten ölüme neden olup olmadığı bugün de tartışılıyor. Pek çok hekim, bir darbenin sağlıklı bir apandisi patlatamayacağını, Houdini'nin büyük ihtimalle günlerdir sessizce ilerleyen bir apandisit taşıdığını söylüyor. Yumruklar belki sadece ağrıyı gizlemiş, ya da onun zaten görmezden geldiği bir yarayı daha da kötüleştirmişti. Ama sigorta şirketi, olay kaza sayılınca, poliçede öngörülen ikiye katlanmış ödemeyi yaptı. Belki de en acı gerçek şuydu: Ölümü çağıran yumruktan çok, hiçbir acıya teslim olmamayı bir kimlik haline getirmiş olan inadıydı.

Cenazesi New York'a, sahnede kullanmayı planladığı bronz tabutun içinde götürüldü. Queens'teki Machpelah Mezarlığı'nda, annesinin ve babasının yanına gömüldü. Başının altına, vasiyeti üzerine, annesinin ona yazdığı mektuplar konmuştu.

Ama hikâye mezarla kapanmadı. Çünkü Houdini ölmeden önce Bess'le bir anlaşma yapmıştı. Hangisi önce ölürse, eğer ölümden sonra bir hayat varsa ve iletişim mümkünse, geride kalana bir şifre gönderecekti. Şifre, gençlik yıllarındaki akıl okuma gösterilerinde kullandıkları gizli koda dayanıyordu ve sadece ikisi biliyordu. Şifrenin ilk kelimesi, Bess'in genç kızken sahnede söylediği eski bir şarkının adıydı: Rosabelle. Ardından gelen kelimeler, eski kodlarıyla tek bir kelimeyi oluşturuyordu: İnan.

Rosabelle, inan. Kendi hayatını medyumların hilelerini açığa çıkarmaya adamış bir adam, eşine dünyanın en zor sınavını bırakmıştı. Eğer bir medyum bu iki kelimeyi kendiliğinden söyleyebilirse, Houdini'nin bütün şüphelerinin yanlış olduğu kanıtlanmış olacaktı.

Bess, gelen sayısız sahte mesajı reddetti. Sonra, Ocak 1929'da, Arthur Ford adında bir medyum, Houdini'den geldiğini söylediği mesajı iletti. Mesajda şifrenin doğru kelimeleri vardı. Bess, o sırada hasta ve yasla zayıflamış haldeyken, mesajın doğru olduğunu doğrulayan bir belge imzaladı. Ama kısa süre içinde şüpheler yükseldi. Şifrenin, Bess'in yardımıyla hazırlanıp Houdini'nin ölümünden sonra yayımlanmış bir biyografide çoktan yer aldığı ortaya çıktı. Bess sonradan, Houdini'nin kendisine hiçbir zaman ulaşmadığını söyleyecekti.

Yine de beklemeyi bırakmadı. Her yıl Cadılar Bayramı gecesi bir seans düzenledi. Evinde, Houdini'nin bir fotoğrafının yanında hep yanan bir ışık tuttu. Son resmi seans, 31 Ekim 1936'da, ölümünün onuncu yılında, Hollywood'da Knickerbocker Oteli'nin çatısında yapıldı. Radyodan canlı yayınlanıyordu. Bir saat boyunca sessizlik oldu, sonra bir şey olmadı. Bess, mikrofonların önünde, on yılın herhangi bir adam için beklenecek yeterince uzun bir süre olduğunu söyledi. Sonra o ışığı söndürdü. 1943'te öldü. Katolik olduğu için Houdini'nin yanına gömülmedi.

Houdini'nin bıraktığı en derin iz, bir numarada değil, bir tavırda yatıyor. Ölüm döşeğinde bile medyumların ona ulaşamayacağından neredeyse emin olan bu adam, Bess'e bırakmış olduğu şifreyle, aslında hayatının son deneyini de kurmuştu. Kontrollü, kanıta dayalı, kandırılamaz bir deney. Ruhçuluk üzerine biriktirdiği binlerce kitaplık koleksiyonu, onun vasiyetiyle Washington'daki Kongre Kütüphanesi'ne kaldı. Bu sayfalarda, bir sihirbazın inanç ile hile arasındaki ince çizgiyi nasıl titizlikle incelediğinin izleri hâlâ duruyor. Ondan sonra gelen nice sihirbaz ve araştırmacı, "doğaüstü" iddiaları sınamak için onun açtığı yoldan yürüdü. Hileyi en iyi bilen kişinin, hileye karşı en güçlü tanık olabileceğini ilk o göstermişti.

Ve her Cadılar Bayramı, dünyanın farklı yerlerinde hâlâ küçük gruplar toplanıyor, mumlar yakıyor, onun adını anıyor. Kimse gerçekten bir cevap beklemiyor artık. Belki de mesele hiçbir zaman cevap değildi. Houdini kelepçelerden, zincirlerden, su dolu hücrelerden, mühürlü tabutlardan çıkmıştı. Ama son numarası, çıkamadığı tek yerden, sessizliğin içinden yapılıyor. Her yıl birileri onun adını anıp karanlıkta beklemeye devam ettikçe, kaçış ustası tam olarak ortadan kaybolmuş sayılmıyor.

Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.