2026-10-21 · 28 dk
Norveçli kâşif ve bilim insanı Fridtjof Nansen'in (1861-1930) hayatını anlatıyor. 1888'de Grönland buzulunu kayakla geçişi, 1893'te Fram gemisini kasten buza sıkıştırıp akıntıyla Kuzey Kutbu'na sürüklenme kumarı ve Johansen'le birlikte buzda geçen on beş aylık yürüyüş ve kışlama anlatılıyor. Savaştan sonra Milletler Cemiyeti adına yüz binlerce savaş esirini evine döndürüşünü, vatansız kalanlara Nansen
fridtjof nansenkutup keşfiframnansen pasaportumültecilerHerkes gemileri buzdan kaçırmaya çalışırken o, gemisini bile bile buza gömdü ve üç yıl boyunca okyanusun onu kutba taşımasını bekledi. Kutba varamadı, ama donmuş bir kulübede bir kışı ayı yağıyla geçirip eve döndü. Asıl yolculuğu ise ellisinden sonra, haritada artık hiçbir ülkeye ait olmayan milyonlarca insan için başladı.
1888 yazında, Grönland'ın doğu kıyısında, kıyıdan kilometrelerce açıkta altı adam bir buz kütlesinin üzerinde sürükleniyordu. Ellerinde iki küçük sandal, kızaklar, erzak sandıkları ve o güne kadar kimsenin denemediği bir plan vardı. Akıntı onları günlerce güneye taşıdı. Karaya ayak bastıklarında, varmak istedikleri yerin çok uzağındaydılar. Grubun 26 yaşındaki önderi bunu dert etmedi. Ona göre önemli olan tek şey, artık geri dönüş yolunun kalmamasıydı.
Bu genç adam Fridtjof Nansen'di. 10 Ekim 1861'de, Christiania, yani bugünkü Oslo yakınlarındaki Store Frøen çiftliğinde doğdu. Çocukluğu ormanda, karda ve kayak üstünde geçti. Kayak o yıllarda Norveç'te spordan çok bir yaşam biçimiydi. Nansen de onu bir ulaşım aracı gibi değil, vücudunun bir parçası gibi kullanmayı öğrendi. Gençliğinde birçok kez ulusal kayak yarışmalarında derece aldı. Ama onu çeken asıl şey bilimdi. Oslo'daki üniversitede zooloji okumayı seçti.
1882'de, henüz 20 yaşındayken bir fok avı gemisine katılıp Grönland ile İzlanda arasındaki buzlu sulara açıldı. Haftalarca buzla çevrili kaldılar. Nansen güverteden Grönland'ın uzaktaki beyaz duvarını seyretti ve bu görüntü aklından hiç çıkmadı. Dönüşte Bergen Müzesi'nde küratör oldu ve sonraki altı yılı mikroskop başında geçirdi. Sinir sistemini inceliyordu. Sinir hücrelerinin birbirine kaynaşmış kesintisiz bir ağ değil, ayrı ayrı birimler olabileceğini öne süren ilk araştırmacılardan biriydi. Bu fikir daha sonra modern sinirbilimin temel taşlarından biri olacaktı. Yani Nansen kutup kâşifi olmadan önce, beynin yapı taşlarına bakan bir bilim insanıydı.
Ama mikroskop ona yetmedi. Grönland'ın iç kesimleri o güne kadar hiç aşılmamıştı. Kimse buz örtüsünün altında ne olduğunu bilmiyordu. Kimileri iç bölgelerde buzsuz, yeşil vadiler olabileceğini düşünüyordu. Daha önceki girişimler hep batı kıyısından, yani yerleşim yerlerinin olduğu taraftan başlamıştı. Hepsi geri dönmek zorunda kalmıştı. Nansen bunun nedenini basit buldu: arkanda güvenli bir liman varsa, işler zorlaştığında geri dönersin.
Bu yüzden planını tersine kurdu. Issız doğu kıyısından başlayıp batıya yürüyecekti. Böylece tek kurtuluş ileri gitmek olacaktı. Uzmanlar planı intihar olarak gördü. Ekibe katılmak için 40'ı aşkın kişi başvurdu. Nansen beş kişiyi seçti: deneyimli denizci Otto Sverdrup, ordu subayı Oluf Dietrichson, çiftçi Kristian Kristiansen Trana ve kuzeyin karlı topraklarında yaşamayı herkesten iyi bilen iki Sami, Samuel Balto ve Ole Nilsen Ravna.
Ekibi taşıyan fok gemisi temmuzda buz sınırına ulaştı. Altı adam sandallarla buzların arasına girdi. Ama akıntı onları yakaladı ve yaklaşık 12 gün boyunca bir buz kütlesinin üstünde güneye sürüklendiler. Sonunda ağustosun ortasında, Umivik yakınlarında yürüyüşe başlayabildiler. Önlerinde bir buz çölü uzanıyordu. Yerden 2700 metreyi aşan bir yüksekliğe tırmandılar. Geceleri sıcaklık o kadar düşüyordu ki termometreler yetersiz kaldı. Kızakları kendileri çektiler. Rüzgâr uygun estiğinde kızaklara yelken bağladılar. Susuzluk en büyük düşmanlarıydı. Kar eritmek için yakıt az olduğundan, kar dolu şişeleri giysilerinin içinde, vücutlarına dayayarak taşıdılar.
Eylül sonunda batı kıyısına indiler. Nansen'in tahmini doğru çıkmıştı. İç bölgelerde yeşil vadi yoktu, uçtan uca kesintisiz bir buz örtüsü vardı. Ama yolculuk daha bitmemişti. En yakın yerleşim yeri Godthåb, yani bugünkü adıyla Nuuk'tu ve hâlâ uzaktaydı. Nansen ile Sverdrup söğüt dallarından ve çadır bezinden derme çatma bir tekne yaptı, tahta parçalarından da kürek. Fiyortta kürek çekerek Ekim başında Nuuk'a vardılar.
Avrupa'ya dönecek son gemiyi kaçırmışlardı. Kışı Nuuk'ta geçirmek zorunda kaldılar. Nansen bu talihsizliği bir okula çevirdi. Grönland halkı İnuitlerin arasında yaşadı. Kayıkla avlanmayı, kürk giysinin nasıl dikildiğini, soğukta nasıl hayatta kalındığını öğrendi. Bu kış ona Avrupalıların kutupta yaptığı hataları gösterdi. Ağır yükler, uygunsuz giysiler, doğaya kafa tutma inadı. İnuitler ise doğayla birlikte yaşıyordu.
Mayıs 1889'da Oslo'ya döndüğünde onu on binlerce insan karşıladı. 27 yaşındaki zooloğa yeni bir ulusun kahramanı olarak bakılıyordu. Aynı yaz şarkıcı Eva Sars ile evlendi. Ama Nansen'in aklı çoktan daha kuzeyde, haritada bembeyaz duran Kuzey Kutbu'ndaydı.
Nansen'i yeni planına götüren bir felaket oldu. 1881'de bir Amerikan keşif gemisi Sibirya'nın kuzeyinde, Yeni Sibirya Adaları yakınlarında buzlar arasında ezilip batmıştı. Üç yıl sonra o gemiden kalan eşyalar, yani giysiler, belgeler ve erzak parçaları, Grönland'ın güneybatı kıyısında bir buz kütlesinin üstünde bulundu. Norveçli meteoroloji profesörü Henrik Mohn bu buluntuyu bir makalede yorumladı. Eşyalar Sibirya'dan Grönland'a gidebildiyse, Kuzey Kutbu'nun üzerinden doğudan batıya akan bir akıntı olmalıydı.
Nansen makaleyi okuduğunda gözlerinin önünde bir harita belirdi. Buz bir enkazı taşıyabiliyorsa, bir gemiyi de taşıyabilirdi. Yapılacak şey, sağlam bir gemiyi bilerek Sibirya açıklarında buza hapsetmek ve akıntının onu kutbun yakınından geçirip Atlantik'e çıkarmasını beklemekti. Buzla savaşmak yerine buzu yolcu taşıyan bir araç gibi kullanacaktı.
Londra'daki Kraliyet Coğrafya Derneği'nde planını anlattığında, dinleyenlerin çoğu bunu delilik saydı. Deneyimli kutup kâşifleri, buzun her gemiyi bir ceviz kabuğu gibi ezeceğini söyledi. Nansen'in cevabı mühendislikti. İskoç kökenli Norveçli gemi yapımcısı Colin Archer ile birlikte, o güne kadar yapılmış hiçbir gemiye benzemeyen bir tekne tasarladılar. Gövde yuvarlaktı, neredeyse bir yumurtayı andırıyordu. Kenarları sıkıştıran buz gemiyi ezemeyecek, onu yukarı doğru itip üstüne çıkaracaktı. Gövde kalın meşe kaplamalarla örüldü, iç tarafı da kalaslarla desteklendi. Gemiye Fram adı verildi. Norveççede "ileri" demek.
24 Haziran 1893'te Fram, Otto Sverdrup'un kaptanlığında, Nansen'le birlikte 13 kişilik bir mürettebatla Oslo'dan ayrıldı. Sibirya kıyısı boyunca doğuya gittiler ve eylülde Yeni Sibirya Adaları'nın kuzeyinde, bilerek buzun içine girdiler. Kısa süre sonra deniz donup gemiyi kavradı.
Sonra korkulan an geldi. Buz kütleleri birbirine sürtünüp çarpıştıkça gemi inledi, çatırdadı. Mürettebat dışarıdaki uğultuyu dinlerken bekledi. Ve tasarım işe yaradı. Buz sıkıştıkça Fram yavaş yavaş yukarı kalktı ve buzun üstüne oturdu. Gemi sağlam kalmıştı.
Ama asıl sınav başka bir şeydi: beklemek. Fram kuzeye doğru dümdüz sürüklenmedi. Rüzgârla birlikte bir ileri bir geri gitti, kimi zaman haftalarca yerinde saydı, kimi zaman güneye kaydı. Gemide hayat düzenliydi. Mürettebat ölçümler yaptı, kitap okudu, kart oynadı, gemiyi temiz tuttu. Rüzgârla dönen bir değirmen elektrik üretiyor, kutup gecesinin aylar süren karanlığında lambaları yakıyordu. Hastalık yok denecek kadar azdı. Taze yiyecek ve dikkatli beslenme sayesinde, kutup seferlerinin korkulu rüyası iskorbüt gemiye uğramadı.
Fram aynı zamanda bir laboratuvardı. Mürettebat buzda delik açıp derinlik ölçtü ve büyük bir sürprizle karşılaştı. Kutup denizinin sığ olduğu sanılıyordu. Oysa ip 3 bin metreyi aşıyor, dibe ulaşmıyordu. Kuzey Kutbu'nun altında derin bir okyanus havzası vardı. Nansen bir başka şeyi de fark etti. Buz, rüzgârın estiği yöne değil, rüzgârın yaklaşık 20 ila 40 derece sağına doğru sürükleniyordu. Bu gözlemi daha sonra İsveçli bilim insanı Vagn Walfrid Ekman matematiksel olarak açıkladı. Dünyanın dönüşünün okyanus akıntılarını nasıl saptırdığını anlatan bu kuram, bugün okyanus biliminin temel derslerinden biridir.
Yine de Nansen huzursuzdu. Hesapları, geminin kutbun tam üstünden geçmeyeceğini gösteriyordu. Akıntı onu kutbun birkaç yüz kilometre güneyinden geçirecekti. Fram'ı başka bir kâşif kendi rotasıyla bir gün yeniden deneyebilirdi ama Nansen'in sabrı tükenmişti. Gemide ikinci kışı geçirirken cesur ve tehlikeli bir karar verdi. Gemiyi bırakıp köpeklerle kutba yürüyecekti.
Yol arkadaşı olarak, sağlam yapılı, dayanıklı ve kayakta usta bir subay olan Hjalmar Johansen'i seçti. 14 Mart 1895'te iki adam, 3 kızak, 28 köpek ve iki kayıkla Fram'dan ayrıldı. Bir kez ayrıldıktan sonra gemiye dönmek imkânsızdı. Fram sürüklenmeye devam edecekti ve buzun ortasında onu yeniden bulmanın hiçbir yolu yoktu. Grönland'daki gibi geri dönüş yolunu kendi elleriyle kapatmışlardı.
İlk günler umut vericiydi. Ama sonra arazi değişti. Buz kütleleri birbirinin üstüne yığılarak duvarlar oluşturmuştu. Kızakları bu sırtların üstünden tek tek kaldırmak zorunda kaldılar. Üstelik ayaklarının altındaki buz da güneye kayıyordu. Gün boyu kuzeye yürüyüp akşam ölçüm yaptıklarında, kazandıkları mesafenin bir kısmını akıntıya geri verdiklerini görüyorlardı. Bir yürüyen bandın üstünde, ters yöne koşuyor gibiydiler.
8 Nisan 1895'te Nansen bir buz sırtına tırmanıp ufka baktı. Önünde uçsuz bucaksız, kırık dökük bir buz denizi vardı. Kuzey enlemi 86 derece 14 dakikaydı. Hiçbir insan o güne kadar kutba bu kadar yaklaşmamıştı. Ama kutba ulaşmak artık imkânsızdı ve erzak azalıyordu. Nansen dönmeye karar verdi. Hedef, güneydeki Franz Josef Toprakları'ydı. Haritalarda yalnızca yarım yamalak çizilmiş bu takımadalara ulaşmak zorundaydılar.
Dönüş yolu, gidişten de zalimdi. Kısa sürede tuhaf bir talihsizlik fark ettiler. İkisi de bir gün saatlerini kurmayı unutmuştu ve saatler durmuştu. Açık denizde boylamı hesaplamak için doğru saat şarttı. Artık tam olarak nerede olduklarını bilmiyorlardı. Haftalarca, ufukta kara görmeyi umarak güneybatıya yürüdüler.
Erzak azaldıkça en acı kararı vermek zorunda kaldılar. Köpekleri birer birer öldürüp diğer köpeklere yem yaptılar. Sürü küçüldükçe kızakları da azalttılar. Nansen günlüğüne bu yapılanın kendisini ne kadar derinden sarstığını yazdı. Ama başka çare yoktu.
Temmuz sonunda, ufukta belli belirsiz bir kara göründü. Ağustosta da kıyıya vardılar. Ama nerede olduklarından hâlâ emin değillerdi ve kış kapıya dayanmıştı. Açık denizde kayıkla yola devam etmek ölüm demekti. Kışı burada geçirmeye karar verdiler.
Bugün Jackson Adası olarak bilinen bir adanın kıyısında, taşlardan ve topraktan bir kulübe yaptılar. Çatıyı mors derileriyle örttüler, zemini kazıp içeriyi biraz aşağı indirdiler. Kulübe o kadar dardı ki iki adam ancak yan yana uzanabiliyordu. Yiyecekleri ayı ve mors etiydi. Yakıtları da mors yağıydı. Yağ lambası kulübeyi hem aydınlatıyor hem de ısıtıyordu, ama is ve yağ her şeye siniyordu. Giysileri yağa bulanmış, katılaşmıştı. Saçları ve sakalları uzadı, yıkanmak mümkün değildi.
Yaklaşık dokuz ay boyunca bu kulübede yaşadılar. Kutup gecesi aylarca sürdü. Günlerin çoğunu uyuyarak geçirdiler. Uyanıkken konuştular, ya da susup bekledi. Nansen evini, eşi Eva'yı ve gemiden ayrılmadan kısa süre önce dünyaya gelen kızı Liv'i düşündü. Kızının o sırada konuşmaya başladığını, onu tanımadan büyüdüğünü hayal etti.
O kış iki adam arasında küçük ama anlamlı bir şey oldu. O dönemin Norveç'inde, rütbe ve yaş farkı olan iki kişi birbirine resmi biçimde, "siz" diye hitap ederdi. Aylardır omuz omuza, aynı uyku tulumunda yatan bu iki adam bile böyle konuşuyordu. Yılbaşı gecesi Nansen, Johansen'e artık birbirlerine "sen" diye seslenmelerini önerdi. Dünyanın en ıssız köşesinde, iki adam arasındaki son resmi duvar da yıkılmıştı.
Mayıs 1896'da, gün ışığı geri dönünce, kayıklarını ve kızaklarını toplayıp yeniden güneye yola çıktılar. Bir gün kayıkları buz kenarına bağlayıp kara tarafını gözetlemek için uzaklaştıklarında, rüzgâr kayıkları sürüklemeye başladı. Bütün erzakları, silahları ve hayatta kalma umutları o kayıkların içindeydi. Nansen düşünmeden giysilerinin bir kısmını çıkarıp buz gibi suya atladı. Kollarının uyuştuğunu, bacaklarının tutmadığını hissetti. Johansen kıyıdan çaresizce izledi. Sonunda Nansen kayıklara ulaştı, kendini zorlukla içlerinden birine çekti ve kürek çekerek geri döndü. Titriyordu, ama hayattaydılar.
Birkaç hafta sonra, 17 Haziran 1896'da, Flora Burnu yakınlarında Nansen bir köpek havlaması duyduğunu sandı. Önce kulaklarına inanamadı. Sonra bir insan sesi geldi. Sesin yönüne yürüdüğünde, karşısına İngiliz kâşif Frederick Jackson çıktı. Jackson bu takımadalarda kendi seferini yürütüyordu ve birkaç yıl önce Nansen'le Londra'da tanışmıştı. Karşısındaki yağ kaplı, saçı sakalı birbirine karışmış adamı ilk anda tanıyamadı. Anlatılana göre bir süre sonra şaşkınlıkla ona Nansen olup olmadığını sordu. Nansen de evet dedi.
Bu karşılaşma, kutup tarihinin en büyük tesadüflerinden biri sayılır. Binlerce kilometrekarelik buzlu bir boşlukta, iki sefer tam o gün, tam o noktada kesişmişti. Jackson'ın kampında Nansen ve Johansen ilk kez sıcak suyla yıkandı, temiz giysiler giydi. Ağustosta Jackson'ın ikmal gemisiyle Norveç'in kuzeyindeki Vardø kasabasına vardılar.
Hikâyenin son parçası birkaç gün sonra tamamlandı. Fram da tam o günlerde buzdan kurtulmuş, Spitsbergen'in kuzeyinde açık denize çıkmıştı. Akıntı onu Nansen'in öngördüğü gibi kutup havzası boyunca taşımıştı. Gemi en kuzeyde 85 derece 57 dakikaya ulaşmıştı. Nansen ve Johansen ile Fram'ın mürettebatı Tromsø'da kucaklaştı. Üç yıl süren seferin sonunda 13 kişinin tamamı sağ salim dönmüştü. Oslo'ya döndüklerinde şehir bayram yeri gibiydi.
Nansen 35 yaşındaydı ve dünyanın en ünlü kâşiflerinden biriydi. Kutba ulaşamamıştı ama dünyaya, kutbun neye benzediğini ilk kez anlatan kişi olmuştu. Sıradaki büyük yolculuğunun haritalarda olmayacağını o sırada kimse bilmiyordu.
Seferden sonra Nansen bilime döndü. Üniversitede zooloji, ardından oşinografi profesörü oldu. Fram'dan getirdiği verileri ciltler dolusu kitapta yayımladı. Okyanus akıntıları ve deniz suyunun katmanları üzerine çalıştı. Derin sulardan örnek almak için tasarladığı ters dönen metal kap, uzun yıllar boyunca araştırma gemilerinde kullanıldı ve onun adıyla anıldı.
Ama ülkesi onu başka bir yere çağırıyordu. Norveç o yıllarda İsveç ile ortak bir kral altında bir birlik içindeydi ve bağımsızlık talebi giderek büyüyordu. 1905'te kriz çıktığında Nansen sesini yükseltti. Avrupa basınına yazılar yazdı, Londra'ya gidip Norveç'in davasını anlattı. Birlik o yıl barış içinde sona erdi. Ardından Nansen, bağımsız Norveç'in Londra'daki ilk büyükelçisi oldu.
Bu yıllar kişisel bir yıkımla da gölgelendi. 1907'de eşi Eva, kısa bir hastalığın ardından hayatını kaybetti. Nansen ertesi yıl görevinden ayrılıp Norveç'e döndü. Kendini yeniden okyanus araştırmalarına verdi ve Norveç denizlerinde seferlere çıktı. Kutba dönmeyi de düşünüyordu, ama Fram'ı genç kâşif Roald Amundsen'e verdi. Amundsen bu gemiyle güneye, Antarktika'ya gitti ve 1911'de Güney Kutbu'na ulaşan ilk insan oldu.
Sonra Birinci Dünya Savaşı patladı. Norveç tarafsızdı ama tahıl ithalatına bağımlıydı ve deniz ablukası ülkeyi açlıkla tehdit ediyordu. 1917'de Nansen, Washington'a giden Norveç heyetinin başına getirildi. Aylar süren zorlu pazarlıkların sonunda Amerika ile ülkesine gıda sevkiyatını güvenceye alan bir anlaşma yaptı. Kâşif artık bir müzakereciydi.
Savaşın ardından kurulan Milletler Cemiyeti, Nansen'in ikinci hayatının sahnesi oldu. Savaş bitmişti ama yüz binlerce savaş esiri hâlâ eve dönememişti. Alman ve Avusturya-Macaristan askerleri Rusya'nın ve Sibirya'nın kamplarında, Rus askerleri de Orta Avrupa'nın kamplarında bekliyordu. Rusya iç savaşın ortasındaydı. Ülkeler birbirini tanımıyor, trenler işlemiyor, kimse masraf üstlenmek istemiyordu. 1920'de Cemiyet, bu çıkmazı çözmesi için Nansen'i esirlerin geri dönüşünden sorumlu yüksek komiser olarak atadı.
Nansen'in elinde ne ordu ne de bütçe vardı. Ama itibarı vardı ve bu itibar hükümetlerin kapısını açıyordu. Sovyet yönetimini resmen tanımayan ülkelerle Moskova arasında arabuluculuk yaptı. Baltık kıyısındaki Narva ve Almanya'daki limanlardan geçen bir mübadele hattı kurdu. Gemiler bir yöne esir taşıyıp öbür yönden başka esirleri geri getirdi. Yaklaşık iki yılda, 26 ülkeden yaklaşık 450 bin eski esir evine kavuştu. Kimisi yıllardır ailesinden haber alamamıştı.
Bu iş daha bitmeden çok daha büyük bir felaket başladı. 1921 yazında, iç savaşın ve kuraklığın yıkıp geçtiği Volga havzasında kıtlık patlak verdi. Milyonlarca insan açlıkla karşı karşıyaydı. Uluslararası Kızılhaç'ın Cenevre'deki toplantısı, yardım çalışmalarını yönetmesi için Nansen'i yüksek komiser olarak seçti.
Nansen Milletler Cemiyeti'nden para istedi. Kürsüye çıkıp, istediği paranın bir savaş gemisinin maliyetinin yarısından bile az olduğunu söyledi. Ama siyaset yoluna çıktı. Pek çok hükümet Sovyet yönetimine yardım etmenin onu güçlendireceğinden çekiniyordu. Cemiyet, Nansen'in istediği fonu vermedi. Batı basınının bir kısmı da onu Moskova'nın sözcüsü olmakla suçladı.
Nansen geri adım atmadı. Bağışçılara, yardım kuruluşlarına ve kamuoyuna doğrudan seslendi. Bir yandan da kıtlık bölgesini kendisi gezdi. Gördüklerini fotoğraflarla ve konuşmalarla Avrupa'ya taşıdı. Aç çocukların fotoğrafları, kuru istatistiklerden çok daha güçlü konuşuyordu. Nansen'in yürüttüğü yardım ağı, Herbert Hoover'ın yönettiği Amerikan Yardım İdaresi'nin büyük operasyonuyla birlikte çalıştı. Ortak çabayla milyonlarca insana yiyecek ulaştı. Kıtlık yine de korkunç bir bedel ödetti ama bu çaba olmasaydı kayıplar çok daha büyük olacaktı.
1922'de Norveç Nobel Komitesi, Nobel Barış Ödülü'nü Nansen'e verdi. Komite onun esirler ve açlar için yaptıklarını öne çıkardı. Nansen ödül parasını kendine saklamadı, insani yardım çalışmalarına bağışladı. Ama onun adını dünyanın dört bir yanında bilinir kılan iş, daha yeni başlıyordu.
Kıtlıkla aynı yıllarda başka bir sorun da vardı. Devrimden ve iç savaştan kaçan bir milyonu aşkın Rus, Avrupa'nın dört bir yanına dağılmıştı. İstanbul'da, Belgrad'da, Berlin'de, Paris'te yaşıyorlardı. Pek çoğunun elinde geçerli hiçbir belge yoktu. 1921'de Sovyet yönetimi yurtdışındaki milyonlarca kişiyi vatandaşlıktan çıkardı. Bir gecede, yasal olarak hiçbir ülkeye ait olmayan insanlar ortaya çıkmıştı.
Kimliksiz bir insan, modern dünyada neredeyse var olmayan biri demekti. Sınır geçemiyor, iş bulamıyor, evlenemiyor, bazen bir otel odası bile tutamıyordu. Bulunduğu ülke onu istemezse gönderebileceği bir yer de yoktu. 1921'de Milletler Cemiyeti, Nansen'i mülteciler yüksek komiseri olarak atadı.
Nansen'in çözümü ilk bakışta basit görünüyordu: bir kâğıt parçası. 5 Temmuz 1922'de Cenevre'de toplanan bir konferansta hükümetler, Rus mülteciler için bir kimlik belgesi oluşturulmasını kabul etti. Bu belge kimin kim olduğunu, nerede doğduğunu, nereli olduğunu kayda geçiriyordu. Onu tanıyan bir ülke, belgenin sahibini sınırdan geçirebiliyordu. Belge kısa sürede yaratıcısının adıyla anıldı: Nansen pasaportu.
Gerçekte bu belge tam anlamıyla bir pasaport değildi. Sahibine bir vatandaşlık vermiyordu. Ama ona hukuki bir varlık veriyordu. Zamanla 50'yi aşkın hükümet Nansen pasaportunu tanıdı. 1924'te belge, Ermeni mültecileri de kapsayacak şekilde genişletildi. Sonraki yıllarda Süryani ve başka gruplardan mülteciler de bu sisteme dahil edildi.
Nansen pasaportu taşıyanlar arasında, sonradan dünyaca tanınacak isimler de vardı. Besteci İgor Stravinski, ressam Marc Chagall, balerin Anna Pavlova bu belgeyle sınırları geçti, sahnelerde ve galerilerde yer aldı. Ama belgenin asıl önemi, adını hiç kimsenin bilmediği yüz binlerce insanın hayatındaydı. Bir terzi iş bulabildi, bir aile başka bir ülkedeki akrabalarına kavuşabildi, bir öğrenci okula yazılabildi.
Nansen'in mülteci komiserliği, onu yüzyılın en çetin sorunlarından birinin içine de soktu. Türk-Yunan savaşının ardından, 1922 sonbaharında Anadolu'dan Yunanistan'a büyük bir göç dalgası yaşanmıştı. Cemiyet adına bölgeye giden Nansen, iki ülke arasında nüfusların karşılıklı olarak yer değiştirmesi fikrini görüşmelere taşıyanlardan biri oldu. 30 Ocak 1923'te Lozan'da imzalanan sözleşmeyle, Türkiye'deki Ortodoks Rumlar ile Yunanistan'daki Müslümanların zorunlu mübadelesi kararlaştırıldı. Yaklaşık 1 milyon 200 bin Ortodoks Hristiyan ile yaklaşık 400 bin Müslüman yurtlarını terk etti. Bu, insan hayatında derin izler bırakan, iki toplumda da acıyla hatırlanan bir göçtü. Nansen'in buradaki rolü bugün de tarihçiler arasında tartışılır. Kimileri onu, kaos içinde yaşanan göçü bir düzene bağlama çabası olarak görür. Kimileri ise zorunlu nüfus değişimini uluslararası bir uygulamaya dönüştürdüğünü vurgular.
1920'lerin ortasında Nansen, Ermeni mültecilerin büyük bir kısmını Sovyet Ermenistanı'na yerleştirmek için kapsamlı bir plan hazırladı. Bölgeyi bizzat gezdi, sulama ve tarım projeleri tasarladı. Ama gereken parayı bulamadı ve büyük devletler destek vermedi. Plan kâğıt üzerinde kaldı. Bu başarısızlık, hayatının son yıllarında onu derinden yordu.
Hayatı boyunca durmadan çalışan Nansen, 13 Mayıs 1930'da, 68 yaşındayken, Oslo yakınlarındaki Polhøgda, yani Kutup Tepesi adını verdiği evinde kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti. Cenazesi 17 Mayıs'ta, Norveç'in Anayasa Günü'nde kaldırıldı. Kutup Tepesi'nin bahçesinde, ağaçların altına gömüldü.
Ama hikâyesi onunla birlikte bitmedi. Ölümünden kısa süre sonra Milletler Cemiyeti, mülteci çalışmalarını sürdürmek için Nansen Uluslararası Mülteci Ofisi'ni kurdu. Ofis, 1938'de Nobel Barış Ödülü'nü aldı. Nansen'in başlattığı iş, onun yokluğunda da ödüllendirilmişti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği kuruldu ve Nansen'in mirası bu kuruma geçti. 1954'ten bu yana Komiserlik, mültecilere hizmet edenlere Nansen'in adını taşıyan bir ödül veriyor. Bu ödülün ilk sahibi Eleanor Roosevelt oldu.
Bugün dünyada milyonlarca insan yurtsuz ya da yerinden edilmiş durumda. Onları koruyan uluslararası hukukun ilk adımlarından biri, Cenevre'de basılan o mütevazı kimlik belgesiydi. Devletler bir zamanlar, vatansız bir insanın da bir adı, bir geçmişi ve sınırları geçme hakkı olabileceğini kabul etmişti. Bu fikir bugün o kadar olağan görünüyor ki, onun bir zamanlar yeni olduğunu unutuyoruz.
Nansen'in hayatına geriye dönüp bakınca, iki ayrı insanın yaşadığını sanmak kolay. Bir yanda kayakla buz örtüsünü aşan, gemisini bile bile buza gömen kâşif. Öbür yanda Cenevre'nin toplantı salonlarında hükümetlere kafa tutan diplomat. Oysa ikisi aynı yöntemle çalıştı. Grönland'da geri dönüş yolunu kendi eliyle kapatmıştı. Fram'da buzla savaşmak yerine onun akıntısını kullanmıştı. Aç ve kimliksiz insanların karşısında da aynısını yaptı: imkânsız görünen bir sorunu kabullendi, yürünebilecek tek yolu buldu ve geri dönmedi.
Ve bu yolun başında, bir zamanlar Bergen'de mikroskop başında sinir hücrelerinin birbirinden ayrı birimler olduğunu düşünen genç bir zoolog vardı. Ömrünün sonunda da her biri ayrı bir adı, ayrı bir hikâyesi olan insanların, haritalarda yer almasalar bile var olduklarını dünyaya kabul ettirdi.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.