2026-10-22 · 26 dk
Tanca'da 1304'te doğan İbn Battuta, 1325'te yirmi bir yaşında hacca gitmek için yola çıktı ama yaklaşık otuz yıl boyunca Afrika, Arabistan, Anadolu, Hindistan ve Çin arasında dolaştı. Bölüm onun hayatını anlatıyor: Delhi'de, ruh hâli hiç belli olmayan Sultan Muhammed bin Tuğluk'un yanında kadılık yapmasını ve elçi olarak Çin'e gönderilmesini anlatıyor. Ardından Kalikut'taki fırtınada gemilerini, yükünü ve yol arkadaşlarını kaybedip Maldivler'e kaçmasını, Kara Ölüm'ün ortasında annesinin ölüm haberini almasını ve sonunda Fes'te anılarını bir kâtibe yazdırmasını işliyor. Yaşadığı yüzyılda yazdırdığı Rihle'nin Avrupa'da ancak beş yüz yıl sonra tanınmasıyla bölüm kapanıyor.
ibn battutaseyyahrihleorta çağ yolculuklarıkâşiflerYirmi bir yaşında, tek başına, birkaç aylık bir hac yolculuğu için evinden çıktı; ailesini bir daha görmesi neredeyse otuz yıl sürdü. Bu sürede kadı oldu, hükümdarların sofrasında oturdu, bir fırtınada her şeyini kaybetti ve dünyanın bildiği her köşesine ayak bastı. Bütün bunları ise kâğıda kendi eli değil, belleği döktü.
1325 yılının Haziranında, Afrika'nın kuzey ucundaki Tanca'dan bir genç yola çıkıyor. Adı Ebu Abdullah Muhammed, ama tarih onu ailesinin lakabıyla tanıyacak: İbn Battuta. 21 yaşında. Berberi kökenli, kuşaklardır kadı yetiştirmiş bir ailenin oğlu. Mâlikî fıkhını okumuş, hukukçu olmaya hazırlanıyor. Niyeti açık: Mekke'ye gidip haccını yapmak, yolda da büyük âlimlerden ders almak. Hesabına göre bu yolculuk bir buçuk iki yıl sürecek.
Yanında arkadaş yok. Sonraları anlatacağı gibi, kendisine yoldaşlık edecek bir kervan da bulamamış. Anne babasından ayrılmak ona çok ağır geliyor. Bu ayrılığı yuvasını terk eden bir kuşa benzetiyor, kendisi de, onlar da gözyaşı döküyor. Babasını bir daha hiç görmeyecek. Annesini de.
Kuzey Afrika kıyısı boyunca doğuya ilerlerken yolun ne kadar çetin olduğunu çabuk öğreniyor. Ateşlere düşüyor, öyle hasta ki düşmemek için kendini sarığıyla eğerine bağlıyor. Tunus'a vardığında kimse onu karşılamıyor, kimse selam vermiyor. Kalabalığın içinde ağlıyor. Ama sonra yoluna çıkan ilk fırsatı değerlendiriyor: hacı kervanı onu kendi kadısı seçiyor. Henüz yirmilerinin başındaki bu genç, yolculuğun ilk aylarında okuduklarının ona bir meslek kazandırdığını görüyor. Hayatının geri kalanı boyunca da diploması bu olacak. İslam dünyasının neresine giderse gitsin, Arapça bilen, fıkıh okumuş bir kadıya her yerde iş vardı.
İskenderiye'de bir sahneyle karşılaşıyoruz ki bütün hikâyenin anahtarı gibidir. İbn Battuta Burhaneddin el-Âric adında yaşlı bir sufiyi ziyaret ediyor. Sufi ona şöyle diyor: "Görüyorum ki uzak diyarları gezmeyi seviyorsun. Hindistan'da kardeşim Ferideddin'i, Sind'de kardeşim Rükneddin'i, Çin'de kardeşim Burhaneddin'i mutlaka ziyaret et ve onlara selamımı ilet." İbn Battuta şaşırıyor, çünkü o zamana kadar o ülkelere gitmek aklının ucundan bile geçmemiş. Ama sözler içine işliyor. Çok sonra üç adamı da bulduğunu ve selamı ulaştırdığını yazacak.
Kısa süre sonra Nil deltasında başka bir sufinin, Şeyh Ebu Abdullah el-Mürşidî'nin misafiri oluyor. O gece bir rüya görüyor: kocaman bir kuşun kanadına binmiş, kuş onu önce Mekke'ye, sonra Yemen'e, sonra doğuya taşıyor ve karanlık, yeşil bir ülkeye bırakıyor. Sabah rüyasını anlatınca şeyh onu yorumluyor: hacca gideceksin, Yemen'i, Irak'ı, Türklerin ülkesini, Hindistan'ı göreceksin. Orada uzun kalacaksın. Bu sefer kehanet de var. Rüyayı ve yorumu yıllar sonra anlatan da İbn Battuta'nın kendisi. Bu yüzden bunun anı mı, sonradan kurulmuş bir hikâye mi olduğunu bilemeyiz. Ama ne düşündüğünü gösteriyor: yolculuğu bir rastlantı değil, bir alın yazısı gibi yaşamış.
Kahire'yi dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olarak görüyor. Kızıldeniz yoluyla Mekke'ye geçmeyi deniyor ama bölgedeki savaş yüzünden geri dönüyor, rotayı Suriye'ye çeviriyor. 1326 yılının Ramazan ayını Şam'da geçiriyor, ardından Suriyeli hacı kervanıyla Medine'ye, oradan da Mekke'ye ulaşıyor. Haccı tamamlanıyor. Asıl görevi de bitti. Tanca'ya dönebilirdi.
Dönmüyor. Bir Irak kervanına katılıp çöl üzerinden Necef'e, oradan Basra'ya, sonra İran'a geçiyor. İlhanlı hükümdarı Ebu Said'in ordugâhını görüyor, Tebriz'in pazarlarında dolaşıyor. Mekke'ye geri dönüp orada bir süre kalıyor, sonra Kızıldeniz'den Yemen'e, oradan da Doğu Afrika kıyısına iniyor. Mogadişu'yu, Mombasa'yı, Kilva'yı görüyor. Bir kural da koymuş kendine: mümkünse aynı yoldan iki kez geçmemek.
Sonra Anadolu'ya geçiyor. 1330'ların başında Alanya'dan karaya çıkıyor ve henüz kurulmakta olan beylikler arasında dolaşıyor. Onu en çok etkileyen, Ahi kardeşlikleri oluyor. Zanaatkâr bekâr gençlerin kurduğu bu teşkilatlar yabancıyı ağırlamayı onur meselesi sayıyor. Lâdik'te, yani bugünkü Denizli'de iki Ahi grubu onu kimin konuk edeceği konusunda öyle tartışıyor ki az kalsın bıçaklar çekiliyor. Sonunda kura çekiyorlar. Konya'da Mevlânâ'nın türbesini ziyaret ediyor, Bursa'da Orhan Bey'i görüyor. Orhan Bey'i Türkmen beylerinin en zengini olarak anlatıyor.
Karadeniz'i geçip Altın Orda'ya, Özbek Han'ın ordugâhına varıyor. Hanın eşlerinden biri, Bizans imparatorunun kızı Bayalun Hatun, doğum için babasının yanına gitmek istiyor. İbn Battuta onun kafilesine katılıp İstanbul'a kadar gidiyor ve bir Müslüman olarak Bizans başkentinin içini anlatan ender tanıklardan biri oluyor. Ardından bozkıra dönüyor, Harezm'i, Buhara'yı, Semerkant'ı geçiyor, Hindukuş'u aşıyor. Kendi anlatımına göre 1333 yılının Eylülünde İndus Nehri'nin kıyısında. Tanca'dan çıkalı sekiz yıl olmuş. Hindistan'ın kapısında duran bu adam artık sıradan bir hacı değil, deneyimli bir yolcu. Bir de amacı var: Delhi'de, cömertliği dillere destan bir sultana hizmet etmek.
Daha İndus'u geçerken sultanın ne kadar uzağı gördüğünü anlıyor. Delhi Sultanlığı'nın posta teşkilatı, belirli aralıklarla dizilmiş koşuculardan oluşan bir ağ. Sınırdan geçen her yabancının haberi bu ağla birkaç gün içinde başkente ulaşıyor: kim olduğu, neye benzediği, kaç adamı, kaç atı olduğu. İbn Battuta Delhi'ye varmadan sultan onu tanıyor.
Sultanın adı Muhammed bin Tuğluk. İbn Battuta onu bir cümleyle anlatıyor ve bu cümle bir sonraki sekiz yılın özeti gibi: bu hükümdar hediye vermeyi ve kan dökmeyi herkesten çok seviyor. Sarayın kapısında her gün ya zengin edilen biri ya da öldürülen birinin cesedi bulunuyor. Sultan farsça şiir okuyor, felsefe ve mantıkla uğraşıyor, din bilginleriyle tartışıyor. Aynı adam küçük bir şüphe yüzünden gözünü kırpmadan idam emri verebiliyor.
İbn Battuta Delhi'ye vardığında şehri garip biçimde boş buluyor. Birkaç yıl önce sultan başkenti güneydeki Devletâbâd'a taşımaya karar vermiş ve halkı göç etmeye zorlamış. Bu karar binlerce insanın ölümüne yol açmış. İbn Battuta'nın gördüğü Delhi, dünyanın en büyük şehirlerinden biri olduğu halde yarısı ıssız kalmış bir şehir.
1334 yazında sultanın huzuruna çıkıyor. Sultan elini tutuyor, sıcak sözlerle karşılıyor ve onu Delhi'nin Mâlikî kadısı yapıyor. Yıllık maaşı 12 bin dinar, üstüne gelirini alacağı köyler. Tanca'nın orta halli bir kadı ailesinden gelen bu adam bir anda büyük bir servetin içinde buluyor kendini. Ama Hindistan'da büyük gelir, büyük masraf demek. Mevkisine uygun yaşamak için hizmetkârlar, atlar, ev, hediyeler gerekiyor. Kısa sürede borcu 55 bin dinara çıkıyor. Sultana Arapça bir kaside sunup durumunu anlatıyor. Sultan borcu ödüyor, ama ödemenin gelmesi aylar sürüyor. İbn Battuta bu sarayda her iyiliğin bir bedeli, her armağanın bir kaydı olduğunu öğreniyor.
Kadılık görevini yaparken başka bir şeyi daha öğreniyor: Hindistan'ın İslam toplumu, Kuzey Afrika'daki kadar kurallara bağlı değil. Kâğıt üzerinde hukukçu ama Arapça konuşan, Farsçası kırık dökük bir yabancı. Yerli dili bilmiyor, davaları çevirmenler aracılığıyla dinliyor. Yine de sultan onu çevresinde tutuyor, bir türbenin yönetimini de veriyor. Görünüşe göre her şey yolunda.
Sonra kader bir sufi şeyhi üzerinden dönüyor. Delhi yakınlarında, bir mağarada yaşayan Şihabeddin adında bir şeyh var. Sultanın hizmetine girmeyi reddediyor, sultanı zalim olarak nitelendirdiği rivayet ediliyor. İbn Battuta, Delhi'deki pek çok kişi gibi, bu şeyhi ziyaret etmiş. Sultan şeyhi tutuklatıyor, korkunç işkencelerden sonra idam ettiriyor. Ardından şeyhin ziyaretçilerinin listesi çıkıyor ortaya. İbn Battuta'nın adı da listede.
Sultan onu dört köleyle gözetim altına aldırıyor. Bu sarayda gözetim altına alınan birinin genellikle kurtulmadığını İbn Battuta biliyor. Günlerce oruç tutuyor, yalnızca su içiyor, her gün Kuran'ı baştan sona okuyor, "Allah bize yeter" sözünü 33 bin kez tekrarladığını yazıyor. Sonunda sultan onu serbest bırakıyor. Ama bu kez korkudan ziyade bir bıkkınlık var İbn Battuta'da. Servetini dağıtıyor, Kemaleddin el-Gari adında bir zahidin yanına çekiliyor, yamalı dervişler gibi giyinip dünyadan elini eteğini çekiyor. Beş ay bu şekilde yaşıyor.
Sultan, sarayın eski kadısının bir dervişe dönüştüğünü duyunca onu yeniden çağırıyor. İbn Battuta en kötüsüne hazır gidiyor. Ama sultan ona öfkeyle değil, beklenmedik bir teklifle karşılık veriyor. Çin'deki Moğol imparatoru Delhi'ye bir heyet göndermiş ve Himalayaların eteklerinde yıkılmış bir tapınağı yeniden yaptırmak için izin istemiş. Sultan izni vermiyor ama karşılık olarak görkemli bir elçilik göndermek istiyor. Başına da kendi deyişiyle yolculuğu sevdiğini bildiği bu adamı koyuyor.
Kafileyle yola çıkacak armağanların listesi saray zenginliğinin bir gösterisi: yüz cins at, yüzlerce köle ve hizmetçi, ipekli ve sırmalı kumaşlar, altın ve gümüş kaplar, kılıçlar. 1341 yılı sonunda Delhi'den çıkan kafile yalnızca bir elçilik değil, sultanın itibarını taşıyan bir hazine. İbn Battuta ise sekiz yıl sonra altın kafesten çıkıyor. Kafesin kapısı açılmış, ama yolun daha başında olduğunu henüz bilmiyor.
Kafile Delhi'den çıkalı birkaç gün olmuş. Koel denen bölgenin yakınlarında, bugünkü Aligarh civarında, sultanın otoritesini tanımayan yerel bir isyancı grubun bir kasabayı kuşattığını öğreniyorlar. Elçiliğe eşlik eden atlı birlik yardıma koşuyor. İbn Battuta da çatışmanın içinde. Saldırganlar geri püskürtülüyor ama ertesi günlerde kafileden ayrılan küçük bir grupla dolaşırken İbn Battuta yeniden saldırıya uğruyor. Arkadaşlarından ayrı düşüyor, atı elinden alınıyor, eşyaları yağmalanıyor, yakalanıyor. Anlattığına göre onu öldürmeye karar veriyorlar. Bir şekilde kurtuluyor ve günlerce ormanlarda, aç, susuz, kaçak olarak yürüyor. Sonunda karşısına çıkan bir derviş onu sırtında taşıyıp bir köye götürüyor. Kafileye geri döndüğünde arkadaşları onu çoktan ölü sanmış, sultana bile ölüm haberi gitmiş.
Elçilik yoluna devam ediyor ve Hindistan'ın güneybatısındaki Malabar kıyısına, Kalikut'a ulaşıyor. Kalikut o dönemde Hint Okyanusu ticaretinin en büyük limanlarından biri. Limanda 13 Çin cönkü demirli. İbn Battuta bu gemileri hayranlıkla anlatıyor: dört güverteli, kamaralı, yüzlerce denizcisi ve askeri olan yüzer kaleler. Elçilik için de böyle bir cönk ayrılıyor. Sultanın armağanları ve heyetin diğer üyeleri büyük gemiye yükleniyor.
Ama İbn Battuta'nın beklenmedik bir sorunu var. Yanında cariyeleri de var, büyük cönkteki kamaraların tüccarlar tarafından tutulduğunu ve kendisine düşenin ortak bir yer olduğunu öğreniyor. Ailesinin ayrı bir yerde kalmasını istediği için, kakam denen daha küçük bir gemiye geçmeye karar veriyor. Eşyaları, hizmetçileri, cariyeleri kakama yükleniyor.
O gün cuma. İbn Battuta cuma namazını kılmak için karada kalıyor, akşam gemiye binmeyi planlıyor. Ama gece deniz kabarıyor. Malabar kıyısında fırtına mevsimi başlamış. Kakamın kaptanı limanda kalmaya cesaret edemiyor, açık denize açılıp uzaklaşıyor. Elçilik armağanlarını taşıyan büyük cönk ise limandan çıkamıyor. Sabah İbn Battuta sahile indiğinde o büyük geminin dalgalarla parçalandığını görüyor. Sultanın armağanları denizin dibine gidiyor. Heyetteki arkadaşları, aralarında Delhi'den beri yol arkadaşı olanlar da dahil, boğuluyor. Cesetler kıyıya vuruyor.
İbn Battuta bir anda her şeyini kaybetmiş. Yanında yalnızca üzerinde serdiği seccade ve birkaç dinar kalmış. Elçilik bitmiş, hazine gitmiş, eşyalarını taşıyan gemi ufukta kaybolmuş. Bu kâbusun en zor sorusu şu: Delhi'ye dönüp sultana ne diyecek? Sultanın armağanlarını kaybeden elçi, o sarayda nasıl bir karşılama görür? İbn Battuta dönmemeye karar veriyor. Hayatının bu noktasından sonra artık bir sultanın elçisi değil, sultanın gözünden uzak durmak isteyen bir adam.
Kakamın peşine düşüyor, ama gemiyi bir daha göremiyor. Sonradan öğrendiğine göre gemi Sumatra açıklarına kadar gitmiş ve eşyaları başkalarının eline geçmiş. Kıyı boyunca güneye inerken Hinavr, bugünkü Honnavar limanının hükümdarı Cemaleddin'in hizmetine giriyor. Bu sultan, kıyıdaki Sindabur limanına, bugünkü Goa'ya bir deniz seferi hazırlıyor. 1342'de İbn Battuta kendini bir savaş filosunun içinde buluyor. Elli gemilik filo limana saldırıyor, şehir bir günlük çarpışmadan sonra düşüyor. Bir kadı, hayatında ilk kez bir kuşatmada savaşıyor. Sefer sırasında hafif bir yara da alıyor.
Ama kıyıdaki güç dengesi kolay değişiyor. Sindabur kısa süre sonra yerel bir Hindu hükümdarın kuşatması altına giriyor. İbn Battuta o sırada şehirden ayrılmış. Bu dalgalı kıyıda kalmak yerine denize açılıyor ve güneybatıda, okyanusun ortasında, binlerce adacıktan oluşan bir ülkeye yöneliyor. Hem kaçıyor, hem de bilmediği yeni bir dünyaya doğru ilerliyor.
Maldivler'e vardığında İbn Battuta, Kalikut'ta kaybettiklerinin acısını hâlâ taşıyor. Adalarda yalnızca birkaç gün kalmayı düşünüyor. Ama burada da kader ona bir makam sunuyor. Adalar, İbn Battuta'nın anlattığına göre, bir kadın sultan tarafından yönetiliyor: Sultan Hatice. Ülkede gerçek gücü ise onun kocası ve vezirleri elinde tutuyor. Okumuş, Arapça bilen bir hukukçu bulmak bu adalarda kolay değil. Vezirler onu bırakmak istemiyor ve kadılık teklif ediyorlar.
İbn Battuta kabul ediyor. Adaların önde gelen ailelerinden kadınlarla evleniyor ve kısa sürede sarayın etkili isimlerinden biri haline geliyor. Ama Delhi'nin dersleri ona burada yardımcı olmuyor. Tanca'nın sıkı fıkıh anlayışını adalarda uygulamaya kalkıyor. Cuma namazına gitmeyenlerin cezalandırılmasını istiyor, kadınların örtünmesi için uğraşıyor ama bu konuda başarılı olamadığını kendisi itiraf ediyor. Adalarda yüzyıllardır sürmüş bir hayat tarzını birkaç ayda değiştirmeye çalışan bir yabancı. Bu sertlik vezirle aralarında bir gerginliğe dönüşüyor. Kendisine karşı bir dalga yükseldiğini hissettiğinde, yaklaşık bir yıl sonra adalardan ayrılıyor. Eşlerinin bir kısmını boşuyor, birini yanında götürmeye çalışıyor ama o da sonunda geri dönüyor. Hamile bıraktığı bir eşinden olan çocuğunu da hiçbir zaman görmeyecek.
Seylan'a geçiyor ve Âdem Dağı'na tırmanıyor, tepedeki kutsal ayak izini görüyor. Sonra Bengal'e, oradan da İskenderiye'deki sufinin sözünü tuttuğu son durağa doğru ilerliyor. Sumatra üzerinden Çin'e ulaşıyor. Arapların Zeytun dediği büyük limana çıkıyor. Çin'in zenginliğine, ipeğine, porselenine, kâğıt parasına hayran kalıyor. Yolcuların bir hanından diğerine kayıt altında ve güvenle aktarıldığı bu düzeni övüyor. Ama aynı zamanda içine kapanıyor. Gördüğü yabancı âdetler onu rahatsız ediyor, Müslüman mahallelerinin dışına pek çıkmıyor. Bu ülkenin kendisine ait olmadığını hissediyor. İbn Battuta'nın Çin'in kuzeyine, Moğol başkentine kadar gittiğini söylediği bölümler bugün tarihçilerin en çok tartıştığı kısımlar arasında. Anlatımı burada belirsizleşiyor, ayrıntılar azalıyor. Anlattığı bazı olaylar bilinen tarihlerle örtüşmüyor.
1346 dolaylarında dönüş yolculuğu başlıyor. Bu kez yön Mağrip, yani ev. Sumatra'yı, Malabar'ı, Umman'ı, Hürmüz'ü geçerek 1348'in başında Bağdat'a, sonra Şam'a ulaşıyor. Şam'da bir haber onu bekliyor: babası 15 yıl önce ölmüş. İbn Battuta bu haberi Hindistan'da ve Çin'de geçen yılların sonunda, bu kadar geç öğreniyor. Uzaklık bir babanın ölümünü bile ondan saklamış.
Ama 1348 yazı, bir babanın ölümünden çok daha büyük bir felaketin yılı. Kara Ölüm Orta Doğu'ya ulaşmış. İbn Battuta Halep'teyken Gazze'de günde binden fazla insanın öldüğünü duyuyor. Şam'a döndüğünde salgın şehri sarmış. Günde 2 bin 400 kişinin öldüğünü yazıyor. Şehrin halkı üç gün oruç tutuyor, sonra cami cemaati bir araya gelip toplu dualar ediyor. Bir sabah Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler, yaşlısı genci, kadını erkeği, el kitaplarını taşıyarak yalınayak şehrin dışındaki bir mescide doğru yürüyorlar. Yan yana yürüyüp dua ediyorlar. İbn Battuta bu manzarayı anlatırken salgının biraz hafiflediğini ekliyor. Ama ölüm durmuyor.
İbn Battuta sağ kalıyor. Kahire'ye inip son kez hacca gidiyor ve ardından Kuzey Afrika kıyısını izleyerek batıya yöneliyor. Fes'e çok yaklaşmışken, Taza kasabasında bir haber daha alıyor: annesi de salgında ölmüş. Yirmi dört yıl önce Tanca'dan ayrıldığında ağlayarak vedalaştığı iki insan da gitmiş. Kara Ölüm, o vedanın son yarısını da tamamlamış. 1349'un Kasımında Fes'e vardığında Tanca'dan çıkan genç kadı yok artık. Yerinde, dünyanın yarısını görmüş ve evinin büyük ölçüde boşaldığını öğrenmiş, kırklı yaşlarının ortasında bir adam var.
Fes, o dönemde Merînîler hanedanının başkenti. Tahtta Sultan Ebu İnan Faris oturuyor. İbn Battuta onun huzuruna çıkıyor ve sarayda büyük bir ilgiyle karşılanıyor. Hemen ardından Tanca'ya gidip annesinin mezarını ziyaret ediyor. Ama yine yerinde duramıyor. Önce Cebelitarık'ı geçip Endülüs'e, Gırnata'ya gidiyor. Sonra hayatının son büyük yolculuğuna çıkıyor: Sahra'nın ötesine, Mali İmparatorluğu'na.
1351'de Sicilmâse'den yola çıkıyor. Sahra'nın ortasındaki Tegaza'da evlerin ve caminin tuz bloklarından yapıldığını görüyor. Develer haftalarca suyun olmadığı bir kumullar denizinden geçiyor. Mali'nin başkentinde Mansa Süleyman'ın sarayını, törenleri, adaleti ve yolların güvenliğini anlatıyor. Ama aynı zamanda hükümdarın kendisine verdiği armağanın küçüklüğünden yakınıyor ve bazı âdetleri sert bir dille eleştiriyor. Nijer kıyısındaki Timbuktu'yu ve Gao'yu görüyor. 1353'te sultanın çağrısıyla Fes'e geri dönüyor. Bu kez gerçekten yerleşiyor.
Sultan Ebu İnan bu adamın anlattıklarının kaybolmaması gerektiğine karar veriyor ve onu genç bir saray kâtibiyle, Endülüslü edip İbn Cüzey'le görevlendiriyor. Bundan sonraki aylar boyunca İbn Battuta konuşuyor, İbn Cüzey yazıyor. Burada hikâyenin bir zaafı var: İbn Battuta'nın yolculuk boyunca tuttuğu notların büyük bölümü kaybolmuş. Anlatılanların çoğu bir adamın hafızasından geliyor. Otuz yıla yakın bir zaman dilimini, yüzlerce isim ve şehirle birlikte, hafızaya dayanarak anlatmak... İbn Cüzey ise metni düzenliyor, şiirler ekliyor, edebi bir dil veriyor. Anlatım 1355'in son günlerinde tamamlanıyor.
Eserin tam adı Tuhfetü'n-Nüzzâr fî Garâibi'l-Emsâr ve Acâibi'l-Esfâr. Türkçesiyle aşağı yukarı "Şehirlerin tuhaflıkları ve yolculukların harikaları üzerine seyredenlere armağan". Ama eser kısaca Rihle olarak, yani yolculuk kitabı olarak biliniyor. Rihle, İslam dünyasında köklü bir türün adı. İbn Battuta'nın kitabı ise bu türün en büyüğü olacak.
Ama şöhret hemen gelmiyor. Fes'te herkes bu anlatılanlara inanmıyor. Kendi çağdaşı, büyük tarihçi İbn Haldun, eserinde İbn Battuta'nın Hindistan'daki olaylarla ilgili anlattıklarının saray çevrelerinde fısıltılara yol açtığını ve bazılarının onu yalancılıkla suçladığını not ediyor. İbn Haldun'un aktardığına göre sultanın veziri bu konuda sabır öğütlemiş: görmediğin bir şeyi duyup inkâr etmek, insanın kendi bilgisizliğine teslim olmasıdır. Rihle, yüzyıllar boyunca İslam dünyasında okunuyor, özetleniyor, ama Doğu'daki büyük seyahat kitapları arasında merkezde durmuyor. İbn Battuta ise Fas'ın bir taşra kasabasında kadılık yapıyor ve 1368 veya 1369'da ölüyor. Ölüm tarihi bile tam belli değil. Dünyanın en çok yolculuk yapmış insanı, sessizce, kayıtlara yarım yamalak girerek gidiyor.
Rihle'nin ikinci hayatı 19. yüzyılda başlıyor. Avrupalı gezginler Ortadoğu'da eserin kısaltılmış nüshalarını buluyor. 1829'da İngilizce kısaltılmış bir çevirisi yayımlanıyor. Fransızların Cezayir'i işgalinden sonra eserin tam nüshaları ortaya çıkıyor ve Defrémery ile Sanguinetti 1853 ile 1858 arasında Arapça metni Fransızca çevirisiyle birlikte dört cilt halinde yayımlıyorlar. Böylece Rihle ilk kez Arapça okumayan dünyanın da eline geçiyor. İbn Battuta'nın adı bundan sonra Marko Polo'nunkiyle birlikte anılmaya başlıyor. Onun gezdiği mesafenin, tarihçi Ross Dunn'ın hesabına göre yaklaşık 117 bin kilometre olduğu söyleniyor. Bu, demiryolu ve buharlı gemiden önceki bir insan için akıl almaz bir rakam.
Modern araştırma eseri hem yüceltiyor hem sorguluyor. Örneğin bugün biliyoruz ki İbn Cüzey, Şam ve Mekke'nin bazı tasvirlerini bir yüzyıl önce yaşamış Endülüslü gezgin İbn Cübeyr'in yolculuk kitabından neredeyse aynen almış. Kitaptaki tarihlerin bir kısmı birbirini tutmuyor. Bazı tarihçiler İbn Battuta'nın kuzey Çin'e, hatta Volga'nın kuzeyine yaptığını söylediği yolculukların gerçekten yaşandığından şüphe ediyor. Ama bu şüpheler eserin değerini azaltmıyor, sadece onun ne olduğunu netleştiriyor. Rihle bir harita değil, bir insanın hafızası. Hafıza ise yanılır, abartır, başkasının cümlesini ödünç alır.
Yine de o hafızanın içinde, 14. yüzyıl dünyasının başka hiçbir kaynağın vermediği bir tablosu var. Hint Okyanusu'nun ticaret ağları, Doğu Afrika kıyısının şehirleri, Anadolu beyliklerinin kuruluş yılları, Delhi sarayının iç işleri, Mali İmparatorluğu'nun zirvesi, Kara Ölüm'ün Şam'daki günleri... Bunların bir kısmı hakkında bildiklerimizin önemli bir bölümü İbn Battuta'nın anlattıklarından geliyor. Bu dünya, Tanca'dan Çin'e kadar, Arapça konuşan bir hukukçunun her yerde iş bulabildiği, ortak bir din ve hukuk diliyle birbirine bağlı geniş bir dünya. İbn Battuta onu bir uçtan bir uca kat etmiş, sonra da anlatmış.
Bugün Tanca'nın havalimanı onun adını taşıyor. Ay'ın yüzeyindeki küçük bir kratere de onun adı verilmiş. Ama belki en uygun anıt, Fes'teki o odada konuşan yaşlı adamın sesi. 21 yaşında hac için evden çıkan, iki yıl sonra dönmeyi planlayan, sonra yolun kendisini bir hayata dönüştüren bir adamın sesi. Hacca gitmişti. Yirmi dokuz yıl sonra döndüğünde, geride bıraktıklarının çoğu gitmişti. Ama yanında, bir dünyanın hafızasını getirmişti.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.