← Nöron Biyografi

Gökyüzünü Ölçen Hükümdar, Oğlunun Emriyle Öldü: Uluğ Bey

2026-10-23 · 25 dk

▶ Spotify’de dinle

Timur'un torunu Uluğ Bey'in (1394-1449) hayatını anlatıyor. Çocukluğu dedesinin sefer ordugâhlarında geçen Uluğ Bey, on beş yaşında Semerkant'ın başına geçti ve şehri bir bilim merkezine çevirdi. Kırk metrelik dev bir sekstantı olan rasathanesinde Batlamyus'tan beri en kapsamlı yıldız kataloğu olan Zîc-i Sultânî'yi hazırladı. Babası Şahruh ölünce tahta çıktı ama oğlu Abdüllatif'e savaşı kaybetti. Hacca giderken oğlunun emriyle başı kesildi. Rasathanesi yıkılıp toprağa gömüldü ve 1908'de yeniden bulundu.

uluğ beysemerkantrasathanetimurlularastronomi

Bölüm metni

Bir sultan geceleri tahtında oturmaz, kırk metre uzunluğunda mermer bir yayın başında yıldızların yerini ölçerdi. Yılın uzunluğunu bir dakikadan az hatayla hesapladı ama kendi oğlunun ihanetini göremedi. Öldükten sonra rasathanesi toprağa gömüldü. Eserini İstanbul'a kadar taşıyan ise bir öğrencisi oldu.

1394 yılının Mart ayında İran'ın kuzeybatısındaki Sultaniye şehri bir ordugâha dönüşmüştü. Atların, çadırların, demircilerin ve haberci süvarilerin arasında Emir Timur'un dördüncü oğlu Şahruh'un bir oğlu oldu. Adını Muhammed Taragay koydular. Tarih onu bu adla pek anmadı. Sarayda daha çocukken ona "büyük bey" anlamına gelen bir lakap takıldı ve kalıcı oldu: Uluğ Bey.

Doğduğu yer, büyüyeceği dünyayı da özetliyordu. Timur'un ordusu durmadan yer değiştiren bir şehir gibiydi. Uluğ Bey'in çocukluğu bu şehrin içinde, İran yaylalarından Kafkasya'ya, Anadolu'dan Hindistan sınırlarına kadar uzanan seferlerde geçti. Annesi Gevherşad Hatun ileride Herat'ta ve Meşhed'de yaptırdığı camilerle ünlenecek, güçlü ve kültürlü bir kadındı. Ancak Timur, torunlarını kendi sarayında yetiştirmeyi tercih ediyordu. Küçük Muhammed Taragay'ın bakımını Timur'un baş hatunu Saray Mülk Hatun üstlendi. Çocuk böylece imparatorluğun tam merkezinde, cihangir dedesinin gölgesinde büyüdü.

Bu çocuğun neye baktığını, neyi merak ettiğini bilmek kolay değil. Yine de sonraki kaynakların sıkça tekrarladığı bir ayrıntı var. Timur'un seferleri sırasında Uluğ Bey'in yolu, yaklaşık bir buçuk asır önce Nasireddin Tusi'nin yönettiği Meraga Rasathanesi'nin kalıntılarına düşmüş. Moğol hükümdarı Hülagü'nün kurdurduğu bu gözlemevi o tarihte artık bir harabeydi. Bu karşılaşmanın küçük bir çocukta iz bırakıp bırakmadığını kesin olarak bilemeyiz. Ama Uluğ Bey'in hayatı boyunca kuracağı şeyin bir benzeri o harabelerde yatıyordu: gökyüzünü ölçmek için dikilmiş taş ve mermer bir yapı.

Saray hayatı kendi ritmiyle de akıyordu. 1404 sonbaharında Timur, Semerkant çevresindeki bahçelerde büyük şenlikler düzenledi. Bu şenliklerde torunlarından bazıları evlendirildi. Daha 10 yaşındaki Uluğ Bey de bu düğünlerden birinin damadıydı. Aynı günlerde Kastilya kralının elçisi Clavijo da Semerkant'taydı ve şehrin ihtişamını, kurulan çadırları, sofraları hayranlıkla anlattı. Uluğ Bey'in çocukluğu işte böyle bir dünyada geçti. Bir yanda dünyanın en kalabalık ordularından biri, öbür yanda Asya'nın her köşesinden toplanmış ustalar, âlimler ve sanatkârlarla dolu bir başkent vardı.

Şenliklerden birkaç ay sonra Timur, Çin seferine çıktı. Ordu kışın ortasında Seyhun kıyısındaki Otrar'a ulaştı ve 1405 Şubat'ında yaşlı cihangir orada öldü. Ardında halefi tartışmasız belli olmayan devasa bir imparatorluk kaldı. Timur'un oğulları ve torunları hemen birbirine düştü. Semerkant önce torunlardan Halil Sultan'ın eline geçti. Uluğ Bey'in babası Şahruh ise Horasan'da, Herat'ta gücünü toplamaya başlamıştı. Birkaç yıl süren çekişmenin sonunda Şahruh imparatorluğun asıl hâkimi oldu. Ama başkenti Semerkant'a taşımadı, Herat'ta kaldı.

Semerkant'a ve Maveraünnehir'e, yani Ceyhun ile Seyhun nehirleri arasındaki topraklara kim bakacaktı? Şahruh bu görevi 1409'da henüz 15 yaşındaki oğluna verdi. Başlangıçta yanına tecrübeli emirler kondu. Fakat delikanlı kısa sürede yönetimin gerçek sahibi oldu. Bu düzen yaklaşık 40 yıl sürecekti. Babası Herat'ta imparatorluğu yönetirken Uluğ Bey, dedesinin dünyanın dört bir yanından getirdiği zanaatkârlarla süslediği şehrin efendisiydi.

Ama bu genç vali, Semerkant'ı dedesinin yaptığı gibi yalnızca fetihlerin ganimetiyle süslemeyecekti. Onun aklında başka bir fetih vardı.

Uluğ Bey'in Semerkant'ta ilk yaptığı büyük işlerden biri bir ordugâh ya da kale değil, bir okuldu. 1417'de komşu şehir Buhara'da bir medrese yaptırdı. Bu yapının kapısına yazdırıldığı söylenen söz, sonraki yüzyıllarda en çok anılan ayrıntısı oldu: ilim öğrenmek her Müslüman erkeğe ve kadına farzdır. Hemen ardından Semerkant'ın kalbinde, bugün dünyanın en tanınmış meydanlarından biri olan Registan'da, yani Kumluk Meydanı'nda çok daha büyük bir medrese yükselmeye başladı. 1417 ile 1420 arasında tamamlanan bu medresenin cephesi mavi ve lacivert çinilerle, yıldız desenleriyle kaplandı. Yıldız motiflerinin seçilmesi tesadüf değildi.

Bu medrese sıradan bir din okulu olarak tasarlanmamıştı. Burada fıkıh ve hadisin yanında matematik, geometri ve astronomi de okutulacaktı. Uluğ Bey bunun için ders verecek insanları da topladı. Bu insanların en dikkat çekenlerinden biri uzaklardan, Anadolu'dan gelmişti. Bursa'da doğan Kadızade-i Rumi genç yaşta Osmanlı medreselerinde yetişmiş, ilim için doğuya yola çıkmış ve sonunda Semerkant'a ulaşmıştı. Uluğ Bey'in hocası oldu ve medresenin baş müderrisliğine getirildi.

Kadızade ile ilgili anlatılan bir hikâye, Uluğ Bey'in ilim insanlarına nasıl baktığını gösterir. Rivayete göre hükümdar bir gün medresedeki bir müderrisi görevden almış. Ertesi gün Kadızade derse gelmemiş. Uluğ Bey sebebini sorduğunda yaşlı hoca, bir müderrisin hükümdarın tek sözüyle görevden alınabildiğini görünce kendi görevinin de bittiğini düşündüğünü söylemiş. Uluğ Bey azlettiği müderrisi görevine iade etmiş ve bir daha medreseye bu biçimde müdahale etmeyeceğine söz vermiş. Hikâyenin her ayrıntısı doğru olmayabilir. Ama yüzyıllar sonra bile anlatılması, Semerkant'taki bu çevrenin nasıl hatırlandığını gösteriyor.

İkinci büyük isim İran'ın Kaşan şehrinden gelen Gıyaseddin Cemşid el-Kaşi'ydi. Kaşi zamanının belki de en güçlü hesapçısıydı. Semerkant'a gelmeden önce pi sayısını virgülden sonra 16 basamak doğrulukla hesaplamıştı. Bu, Avrupa'da ancak bir buçuk asır sonra aşılabilecek bir sonuçtu. Kaşi'nin babasına yazdığı Farsça bir mektup bugüne ulaştı. Mektupta Semerkant'taki ilim meclislerini, tartışmaları ve hükümdarın kendisini anlatır. Kaşi'ye göre Uluğ Bey karmaşık astronomik hesapları akıldan yapabiliyor, at üstündeyken bile Güneş'in konumunu derece ve dakikasıyla bulabiliyordu. Bir hükümdara yazılan methiyelerde abartı olağandır. Ancak bu satırlar bir saray şairinden değil, en az onun kadar iyi hesap yapabilen bir matematikçiden geliyordu.

Medrese kurulmuştu, hocalar gelmişti. Sırada asıl büyük proje vardı. Uluğ Bey, Semerkant'ın kuzeydoğusunda, şehre biraz uzak Köhek tepesini seçti. 1420'lerin ortasında, yaygın kabule göre 1424'te burada bir rasathanenin inşası başladı. Birkaç yıl içinde tepenin üzerinde 3 katlı, silindir biçimli bir yapı yükseldi. Dış yüzü çinilerle kaplıydı, içinde gözlemcilerin çalıştığı odalar ve galeriler vardı. Ancak binanın asıl sırrı yukarıda değil, toprağın içindeydi.

Yapının ortasından kuzey-güney doğrultusunda, yani tam meridyen hattı üzerinde, kayaya oyulmuş derin bir hendek uzanıyordu. Bu hendeğin içinde, kenarları mermerle kaplanmış dev bir yay vardı. Bu, Fahri yayı diye anılan muazzam ölçüm aletinin parçasıydı. Yarıçapı yaklaşık 40 metreydi. Bir kısmı yerin altına inen, bir kısmı binanın içinde yukarı doğru kıvrılan bu yay, gökyüzünü bölen bir cetvel gibiydi. Yayın üzerinde derece işaretleri vardı ve aletin büyüklüğü sayesinde her derece kabaca 70 santimetrelik bir uzunluğa karşılık geliyordu. Aletin mantığı basitti. Gün ortasında güneş ışığı yukarıdaki bir açıklıktan girip mermer yayın üzerine düşüyordu. Gözlemciler ışık lekesinin hangi çizgiye düştüğünü okuyarak Güneş'in yüksekliğini ölçüyordu.

Neden bu kadar büyük bir alet yapılmıştı? Çünkü o çağda dürbün yoktu. Merceğin gökyüzüne çevrilmesine daha 2 yüzyıl vardı. Çıplak gözle çalışan bir gökbilimcinin hassasiyeti büyük ölçüde aletinin büyüklüğüne bağlıydı. Küçük bir usturlapta bir derece birkaç milimetreye sığarken burada aynı derece bir insan kolu uzunluğundaydı. Böylece derecenin çok küçük kesirlerini okumak mümkün oluyordu. Uluğ Bey bu yüzden aleti bir binanın içine yerleştirmekle yetinmedi. Binayı aletin etrafına inşa etti.

Rasathane 1420'lerin sonunda tamamlandığında Semerkant'ta gökyüzü için yeni bir kurum doğmuştu. Burada hocalar ders veriyor, öğrenciler hesap yapıyor, gözlemciler geceler boyunca yıldızları izliyordu. Uluğ Bey de onların arasındaydı. Bir hükümdar için alışılmadık biçimde gözlemlere kendisi katılıyor, hesapları kendisi denetliyordu. Şimdi asıl soru şuydu: bu dev mermer yay neler söyleyecekti?

Semerkant ekibinin üstlendiği iş, gökbilim tarihinde nadir görülen bir cesaret gerektiriyordu. O güne kadar İslam dünyasında da Avrupa'da da kullanılan yıldız kataloglarının neredeyse tamamı, 2. yüzyılda İskenderiye'de yaşamış Batlamyus'un listesine dayanıyordu. Sonraki gökbilimciler bu listeyi çoğunlukla yeni baştan ölçmek yerine düzeltip güncelliyordu. Ünlü gökbilimci Abdurrahman es-Sufi bile 10. yüzyılda yıldızları büyük titizlikle incelemiş, ama konumları büyük ölçüde Batlamyus'un değerlerine bir düzeltme ekleyerek vermişti. Uluğ Bey ise gökyüzünü yeniden, kendi gözleriyle ölçmeye karar verdi.

Gözlemler yıllarca sürdü. Gece gece, yıldız yıldız, konumlar ölçüldü, kaydedildi, hesaplandı. Bu sırada ekip ağır kayıplar da verdi. Kaşi, rasathanenin tamamlandığı yıllarda, 1429'da Semerkant yakınlarında öldü. Kadızade de eserin bitmesini göremeden hayatını kaybetti. Ancak geride bir halef bırakmışlardı. Bu genç adamın babası Uluğ Bey'in doğancıbaşıydı, yani hükümdarın av kuşlarına bakan kişiydi. Bu yüzden oğluna Ali Kuşçu denmişti. Uluğ Bey bu yetenekli genci kendi oğlu gibi korumuş, eğitimini tamamlaması için Kirman'a göndermişti. Ali Kuşçu döndüğünde rasathanenin yönetimini üstlendi ve işi sona taşıdı.

Sonuç, Zîc-i Sultânî, yani Sultan Cetveli adıyla bilinen büyük eser oldu. Farsça yazılan bu kitabın ana bölümü 1437 civarında tamamlandı, ancak üzerinde sonraki yıllarda da çalışıldı. Sultan Cetveli bir ansiklopedi gibi düzenlenmişti. Takvim sistemlerini, zaman hesaplarını, gezegenlerin hareketlerini ve trigonometri tablolarını içeriyordu. Ama en değerli bölümü yıldız kataloğuydu. Bu katalogda 1018 yıldızın gökyüzündeki konumu veriliyordu. Bu yıldızların çok büyük bölümü Semerkant'ta yeniden ölçülmüştü. Bazı güney yıldızları Semerkant'ın enleminden görülemediği için bunların değerleri eski kaynaklardan alındı. Böylece Batlamyus'tan bu yana ilk kez bu kapsamda, büyük ölçüde özgün gözlemlere dayanan bir yıldız kataloğu ortaya çıktı.

Rakamlar bu başarının boyutunu gösteriyor. Uluğ Bey ve ekibi yıldız yılının, yani Dünya'nın yıldızlara göre Güneş etrafındaki bir turunun süresini 365 gün 6 saat 10 dakika 8 saniye olarak hesapladı. Bugünkü değerle arasındaki fark yaklaşık 58 saniyedir. Bir yılın uzunluğunu, teleskopsuz, saatsiz, yalnızca taş ve mermerle, bir dakikadan daha az hatayla ölçmüşlerdi.

Dünya'nın eksen eğikliği için buldukları değer de dikkat çekiciydi. Bu, mevsimleri belirleyen, ekvator ile Güneş'in gökyüzündeki yolu arasındaki açıydı. Semerkant ekibi bu açıyı 23 derece 30 dakika 17 saniye olarak ölçtü. Bu değer, o dönemin gerçek eğikliğine bir dakikanın da altında, birkaç saniyelik bir farkla yaklaşıyordu. Gezegenlerin hareketlerine ilişkin değerler de dönemin en iyi ölçümleri arasındaydı.

Bu ölçümlerin arkasında görünmeyen ama en az onlar kadar önemli bir başarı daha vardı: matematik. Bir yıldızın gözlenen yüksekliğinden gökyüzündeki konumuna geçmek için trigonometri gerekiyordu. Trigonometri tablolarının doğruluğu da sonuçların doğruluğunu belirliyordu. Semerkant okulu sinüs ve tanjant tablolarını, açının her dakikası için, son derece yüksek hassasiyetle hesapladı. Bu tablolar için 1 derecenin sinüsünü bulmak gerekiyordu ve bu, klasik geometriyle tam olarak çözülemeyen bir problemdi. Kaşi bunu ardışık yaklaşımlarla, adım adım daralan bir hesap yöntemiyle çözdü. Uluğ Bey de bu konuda bir risale yazdı. Sultan Cetveli bu yüzden yalnızca bir gözlem kaydı değil, aynı zamanda dönemin hesap tekniğinin zirvesiydi.

Eserin önsözü dikkat çekici bir alçakgönüllülükle yazılmıştı. Uluğ Bey burada hocalarını adlarıyla anıyor, Kadızade'nin ve Kaşi'nin emeğini, Ali Kuşçu'nun katkısını kayda geçiriyordu. Bir hükümdarın adını taşıyan bir eserde ortak çalışmanın bu şekilde belirtilmesi az rastlanan bir durumdu.

1430'lu yıllar Uluğ Bey için bu yüzden bir zafer dönemiydi. Ancak bu zafer kılıçla değil, mermer yay ve kalemle kazanılmıştı. Semerkant, dedesinin döneminde fethedilen dünyanın başkentiydi. Torununun döneminde ise gökyüzünün en iyi ölçüldüğü yer olmuştu. Yine de Uluğ Bey ne kadar bilge olursa olsun, bir hanedanın üyesiydi ve hanedanlar yıldızlara bakarak ayakta kalmıyordu. Herat'taki yaşlı baba sağ olduğu sürece bu denge korunabildi. O öldüğünde ise her şey değişti.

Uluğ Bey'in askerlik karnesi hiçbir zaman parlak olmamıştı. 1427'de kardeşi Muhammed Cuki ile birlikte bozkırın kuzeyinde, Altın Orda topraklarından gelen Barak Han'a karşı sefere çıkmış ve ağır bir yenilgi almıştı. Ama o yıllarda arkasında babası vardı. Şahruh'un kudreti Timurlu topraklarını bir arada tutuyor, oğlunun hatalarını telafi ediyordu.

1447 Mart'ında Şahruh, İran'da bir sefer sırasında öldü. Uluğ Bey 53 yaşındaydı ve artık Timur soyunun en kıdemli üyesiydi. Ama kıdem, taht için yetmiyordu. Hanedanın her kolunda tahta göz diken prensler vardı. Herat ve Horasan'da Uluğ Bey'in yeğeni Alaüddevle kendisini hükümdar ilan etti. Yaşlı Gevherşad Hatun da bu yeğeni destekliyordu. Uluğ Bey, Semerkant'tan güneye yürümek zorunda kaldı.

Bu mücadelenin içinde bir figür giderek öne çıktı: Uluğ Bey'in büyük oğlu Abdüllatif. Belh'te vali olan Abdüllatif hırslı ve sert bir prensti. Şahruh öldüğünde ordugâhtaydı ve ilk karışıklıkta Gevherşad Hatun ile birlikte Alaüddevle'nin adamlarınca tutuklanmış, sonra serbest bırakılmıştı. Baba ile oğul önce aynı safta savaştı. 1448'de Uluğ Bey, Alaüddevle'yi Herat yakınlarında yenerek Horasan'ı ele geçirdi.

Ancak zaferin hemen ardından iki gelişme baba ile oğlu karşı karşıya getirdi. Kaynakların aktardığına göre birincisi, Herat'ın ve Şahruh'un hazinesinin paylaşılması meselesiydi. Abdüllatif, ele geçirilen hazinenin kendisine bırakılmasını bekliyordu. Uluğ Bey ise hazineyi Semerkant'a götürdü. İkincisi daha da yaralayıcıydı. Uluğ Bey'in, büyük oğlu yerine küçük oğlu Abdülaziz'i kayırdığı düşünülüyordu. Abdüllatif bunu açık bir aşağılanma olarak gördü.

Tam bu sırada Uluğ Bey'in kendi topraklarında da ateş yükseldi. Kuzeyden Ebülhayr Han'ın Özbek süvarileri Semerkant çevresine akın etti. Şehrin dışındaki bahçeler ve köşkler yağmalandı. Uluğ Bey, kazandığı Horasan'ı tutmaya çalışırken Maveraünnehir'i koruyamıyordu. Kısa süre sonra Horasan da yeniden elinden çıktı.

1449'da Abdüllatif, Belh'te babasına karşı açıkça isyan etti. Uluğ Bey bu kez kendi oğluna karşı sefere çıktı. Her iki ordu Ceyhun nehrinin iki yakasında bir süre birbirini kolladı. Bu sırada Semerkant'ta da huzursuzluk vardı. Bazı kaynaklar, şehirdeki bazı din adamlarının ve emirlerin Uluğ Bey'den uzaklaştığını anlatır. Bunun nedeni hükümdarın bilimsel uğraşları, eğlence meclisleri ve sert vergileri olarak gösterilir. Bu suçlamaların ne kadarının o dönemin gerçek hoşnutsuzluğunu, ne kadarının sonradan yapılmış bir meşrulaştırmayı yansıttığını bugün ayırt etmek kolay değil. Kesin olan, Uluğ Bey'in en kritik anda arkasında sağlam bir destek bulamadığıdır.

Belirleyici çatışma 1449 sonbaharında Semerkant yakınlarında yaşandı. Uluğ Bey'in ordusu yenildi. Şehrine geri döndüğünde kapıların kendisine kapatıldığını gördü. Bir süre kuzeydeki bir kaleye sığınmayı denedi, ancak orada da kabul görmedi. Sonunda geriye tek bir yol kaldı. Galip gelen oğlunun karşısına teslim olmak için çıktı.

Bu sahne kroniklerde sakin bir dille anlatılır, ama ağırlığı açıktır. Gökyüzünü ölçen, 40 yıl Semerkant'ı yöneten ve Timur'un en kıdemli torunu olan adam, kendi oğlunun huzuruna bir mağlup olarak geliyordu. Abdüllatif babasını öldürmedi. En azından ilk anda öldürmedi. Ona hükümdarlıktan çekilip hacca gitmesi, kalan hayatını ibadetle geçirmesi teklif edildi. Uluğ Bey kabul etti. Bir hükümdar için bu, onurlu bir sürgündü. Yaşlı adam Semerkant'tan Mekke yoluna çıkmak üzere hazırlandı. Yanına küçük bir maiyet verildi. Taht artık Abdüllatif'indi.

Yolculuk uzun sürmedi. Uluğ Bey, Semerkant'tan çok uzaklaşmadan konaklanan bir yerde durduruldu. Abdüllatif'in yanındaki emirler, tahttan çekilmiş olsa da yaşayan bir babanın her an yeni bir isyanın bayrağı olabileceğini düşünüyordu. Bazı kroniklere göre bu kararın meşru görünmesi için bir fetva da hazırlandı. Uluğ Bey'i öldürme işi Abbas adında bir adama verildi. Abbas'ın babası yıllar önce Uluğ Bey'in emriyle idam edilmişti. Böylece cinayet, ölüm emrini verenin elini kirletmeden bir kan davasının kılığına sokuluyordu.

Ekim 1449'un sonlarında Uluğ Bey'in başı kesildi. 55 yaşındaydı. Birkaç gün sonra küçük oğlu Abdülaziz de öldürüldü.

Abdüllatif'in saltanatı bir yıl bile sürmedi. Ona ölümünden sonra "pederkuş", yani baba katili lakabı verildi. 1450 Mayıs'ında, tahta çıkışından yaklaşık 6 ay sonra, Semerkant'ta, Uluğ Bey'e bağlı kalmış adamlar tarafından bir pusuda öldürüldü. Kesik başının şehrin girişlerinden birinde, Uluğ Bey'in yaptırdığı medresenin bulunduğu yerde teşhir edildiği anlatılır. Kısa süre sonra taht, hanedanın başka bir kolundan Ebu Said'e geçti.

Uluğ Bey'in naaşı Semerkant'a getirildi ve Timur'un türbesi Gur-i Emir'e, yani Emir'in Türbesi'ne, dedesinin ayak ucuna gömüldü. Haksız yere öldürülen bir Müslüman şehit sayıldığı için gelenek gereği yıkanmadan, giysileriyle defnedildi. Bu ayrıntı yaklaşık 5 yüzyıl boyunca yalnızca kroniklerde yaşadı. 1941'de Sovyet bilim insanları Emir'in Türbesi'ndeki mezarları açtı. Antropolog Mihail Gerasimov'un ekibi Uluğ Bey'in iskeletini inceledi. Boyun omurlarından birinin keskin bir darbeyle kesildiğini ve başın gövdeden ayrıldığını tespit ettiler. Kalıntılar arasında giysilerinin izleri de vardı. Kroniklerin anlattığı ölüm, kemiğin üzerinde doğrulanmıştı.

Rasathane, kurucusunun ölümünden sonra uzun yaşamadı. Gözlemler durdu, öğrenciler dağıldı ve yapı ilerleyen on yıllarda harap oldu. Taşları sökülüp başka yapılarda kullanıldı. 16. yüzyılda Köhek tepesinde bir rasathane olduğu bilgisi neredeyse unutulmuştu. Bir zamanlar gökyüzünün en hassas ölçüldüğü yer, toprakla örtülü bir tepeden ibaret kaldı.

Ama Uluğ Bey'in eseri onunla birlikte gömülmedi. Ali Kuşçu, hocasının ölümünden sonra Semerkant'ta tutunamadı ve batıya yöneldi. Bir süre Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın sarayında kaldı. Sonra elçi olarak İstanbul'a gitti ve Fatih Sultan Mehmet onu bırakmak istemedi. Ali Kuşçu ömrünün son yıllarında İstanbul'da, Ayasofya Medresesi'nde ders verdi. Semerkant'ta öğrendiği matematiği ve astronomiyi Osmanlı medreselerine taşıdı. 1474'te öldüğünde Eyüp'e gömüldü. Bursa'dan Semerkant'a yola çıkan Kadızade'nin başlattığı yolculuk, böylece bir kuşak sonra Ali Kuşçu ile Anadolu'ya geri dönmüş oldu.

Sultan Cetveli de el yazmalarıyla yayıldı, kopyalandı, şerhlendi. İran'dan Hindistan'a kadar takvim hesaplarında yüzyıllarca kullanıldı. 17. yüzyılda Avrupa'ya da ulaştı. Oxford'da doğu dilleri uzmanı Thomas Hyde, 1665'te Uluğ Bey'in yıldız kataloğunu Latince çevirisiyle yayımladı. Avrupalı gökbilimciler, Tycho Brahe'den önce gökyüzünü bu doğrulukla ölçen bir Türk hükümdarının varlığını böylece daha geniş bir çevrede tanıdı. 1690'da Polonyalı gökbilimci Johannes Hevelius'un yayımladığı yıldız atlasının ön sayfasında, gökbilimin büyük ustaları bir arada çizildi. Batlamyus'un, Kopernik'in ve Tycho Brahe'nin yanında Uluğ Bey de oradaydı.

Köhek tepesinin sırrı ise 20. yüzyılın başında çözüldü. Rus arkeolog Vasili Vyatkin, rasathanenin yerini tarif eden eski bir vakıf belgesinin izini sürdü. 1908'de tepede kazıya başladı ve toprağın altında, kayaya oyulmuş hendeğin içinde, Fahri yayının mermer kaplı alt kısmını buldu. Rasathanenin binası yok olmuştu. Ama en derinde kalan bölüm, yani gökyüzünü ölçen dev yayın yer altındaki parçası, beş asır boyunca toprağın altında korunmuştu. Vyatkin öldüğünde, vasiyeti üzerine bu kalıntının yakınına gömüldü.

Bugün o hendek ziyaretçilere açık. İnsanlar merdivenlerden aşağı inip, Uluğ Bey'in gözlemcilerinin bir zamanlar ışık lekesini izlediği mermer yayın kıvrımına bakıyor. Ay'ın yüzeyindeki kraterlerden birine onun adı verildi, bir asteroit de onun adını taşıyor. Semerkant'ın Registan'ındaki medrese, cephesindeki yıldızlarla hâlâ ayakta.

Uluğ Bey'in hayatı, bir hükümdar olarak yenilgiyle bitti. Tahtını korumayı başaramadı, ordusu dağıldı, kendi oğlu onun ölüm emrini verdi. Ama dedesinin fethettiği şehirlerin çoğu el değiştirip unutulurken onun ölçtüğü yıllar, açılar ve yıldızlar kâğıtlar üzerinde yaşamaya devam etti. Gökyüzüne bakan adamın tahtı birkaç ay içinde el değiştirdi. Ölçtüğü yıldızların listesi ise beş yüzyılı aştı.

Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.