2026-08-24 · 16 dk
Miguel de Cervantes'in Lepanto'da sakat kalan eli, Cezayir'de beş yıl süren esareti ve borç yüzünden düştüğü hapishaneden çıkıp dünyanın ilk modern romanına dönüşen Don Kişot'un hikâyesi. Elli yedi yaşında yayımladığı kitabın sahte bir devamıyla çalınmaya çalışılması ve buna verdiği cevapla ölümsüzleşmesi.
cervantesdon kişotispanyol edebiyatıroman tarihiesaretElli yedi yaşında, bir kolu tutmuyor, cebi boş ve az önce hapisten çıktı. Yazdığı kitabın kahramanı da onun gibi: yaşlı, kırık ve gülünç. Dört yüz yıl sonra o kitap hâlâ dünyanın en çok okunan romanı.
7 Ekim 1571 sabahı, Korint Körfezi'nin ağzında iki büyük donanma birbirine yaklaşırken, Markiz adlı kadırganın güvertesinin altında 24 yaşında bir İspanyol askeri ateşler içinde yatıyordu. Adı Miguel de Cervantes Saavedra'ydı. Günlerdir sıtma nöbetleri geçiriyordu, bölük komutanı ona yerinde kalmasını söylemişti. Cervantes kalmadı. Hasta bir adamın kamarada saklanmasının kendisine yakışmayacağını, böyle bir günde yatakta ölmektense güvertede ölmeyi yeğleyeceğini söyleyerek ayağa kalktı ve komutanından en tehlikeli mevziyi istedi: kadırganın yanına bağlanan küçük filikayı, düşman gemisi bordaya girdiğinde ilk temas edecek on iki kişilik o ölüm noktasını.
O gün İnebahtı'da, yani Batı'nın Lepanto dediği çarpışmada, Osmanlı donanmasıyla Kutsal İttifak donanması Akdeniz'in o güne dek gördüğü en kalabalık kürekli filoyla karşı karşıya geldi. Yüzlerce kadırga, on binlerce insan, birkaç saatte biten ve iki taraftan da on binlerce can alan bir boğuşma. Cervantes o filikada üç kurşun yedi. İkisi göğsüne girdi, üçüncüsü sol elini parçaladı. El kesilmedi, ama bir daha hiç açılmadı. Messina'da altı ay hastanede yattı ve oradan çıktığında ömrünün sonuna kadar taşıyacağı adı da almış oldu: İnebahtı'nın çolağı.
Bu, çoğu insanın hayatını ikiye böleceği türden bir olaydı. Cervantes için sadece başlangıçtı. Sakat eliyle askerliği bırakmadı, dört yıl daha Akdeniz'de kaldı; Navarin'de, Tunus'ta, Halkulvad'da bulundu. 1575 yazında artık yeterince hizmet ettiğine karar verdi. İspanya'ya dönüp bir subaylık, bir maaş, bir mevki koparabileceğini umuyordu ve elinde bunu sağlayacak kâğıtlar vardı: donanmanın başkomutanı Don Juan de Austria'nın ve Sessa Dükü'nün, onu kralın huzurunda öven tavsiye mektupları.
Kardeşi Rodrigo ile birlikte Güneş adlı kadırgaya bindi. İspanya kıyılarına birkaç günlük mesafe kalmışken, Arnavut Mami diye bilinen bir korsan reisinin gemileri onları çevirdi. 26 Eylül 1575'te Cervantes zincire vuruldu ve Cezayir'e götürüldü.
Şimdi hayatının en acı ironisi devreye giriyor. O tavsiye mektupları, kurtuluşunun anahtarı olacakken felaketinin sebebi oldu. Onu esir alanlar mektupları okuduklarında ellerinde sıradan bir asker değil, İspanya sarayının yakından tanıdığı önemli bir adam olduğunu düşündüler. Fidyesi 500 altın eskudo olarak belirlendi; bu, bir soylu için istenecek bir rakamdı ve Cervantes'in ailesinin ödeyebileceğinin çok üstündeydi. Annesi ve kız kardeşleri ellerindeki her şeyi sattılar, borçlandılar, dilekçeler yazdılar. Topladıkları para ancak bir kişiye yetti. 1577'de Rodrigo serbest bırakıldı, Miguel Cezayir'de kaldı.
Beş yıl kaldı. Ve bu beş yılda dört kez kaçmayı denedi. Bir keresinde şehrin dışındaki bir mağarada, bir bahçıvanın gizlice getirdiği yiyecekle aylarca on beş kadar adamı sakladı; İspanya'dan gelecek bir gemi bekliyordu. Gemi geldi, ama plan son anda ihbar edildi. Bir başka seferinde Oran'a doğru karadan yürümeye kalktı, kılavuzu yolun ortasında onları bırakıp kaçtı. Her yakalanışında ortak bir tavır sergiledi: planın tamamen kendi aklının ürünü olduğunu, kimsenin suçu bulunmadığını söyledi. Bu tür girişimlerin cezası genellikle ölümdü. Cervantes dört kez bunu yaptı ve dört kez de öldürülmedi. Esaret arkadaşlarının yıllar sonra mahkeme önünde verdikleri ifadelere göre Cezayir'i yöneten Hasan Paşa, bu çolak İspanyol gözünün önünde olduğu sürece şehrini, gemilerini ve esirlerini güvende saydığını söylermiş.
Kurtuluş 19 Eylül 1580'de geldi. Fidyeyi, Hristiyan esirleri kurtarmak için kurulmuş Trinitarios tarikatının, yani Teslis tarikatının rahiplerinden Juan Gil topladı ve ödedi. Zamanlama kıl payıydı: Cervantes o sırada İstanbul'a götürülmek üzere gemiye bindirilmek üzereydi. Bir kez daha yola çıksa, izi kaybolacaktı.
33 yaşında, sol eli tutmaz, beş yılı kölelikte geçmiş, geriye götüreceği tek serveti mektuplardan ibaret bir adam olarak İspanya'ya döndü. Cezayir'i hiç unutmadı. Otuz yıl sonra yazacağı romanın ortasına, bir handa karşılaşılan ve İnebahtı'da savaşıp esir düşmüş bir askerin hikâyesini yerleştirecekti. Ama o romana giden yol, savaştan değil, çok daha yavaş ve çok daha aşağılayıcı bir yenilgiden geçti.
Kahramanı karşılayan kimse olmadı. Devlet, kendisi için üç yara almış ve beş yıl esir kalmış bu adama hiçbir şey borçlu hissetmedi. Cervantes yıllarca dilekçe yazdı. 1590'da, artık umudunu tamamen İspanya'dan kesip Amerika'daki sömürgelerde bir memuriyet istedi; muhasebecilik, valilik, ne verirlerse. Dilekçenin kenarına düşülen cevap birkaç satırdı: buralarda kendisine verilecek bir lütuf arasın. Yani hayır.
Bu arada hayatını kurmaya çalıştı. 1584'te, Madrid yakınlarındaki Esquivias köyünden Catalina de Salazar y Palacios ile evlendi; kadın 19, kendisi 37 yaşındaydı. Ertesi yıl ilk kitabı çıktı: La Galatea, yani Galatea. Dönemin modası olan çoban romanlarından biriydi, kimsenin dikkatini çekmedi ve neredeyse hiç para getirmedi. Tiyatro denedi; sahne, ününü ve parayı Lope de Vega'ya verdi, Cervantes'e vermedi.
Sonunda yazarlıkla değil, insanların yüzüne bakmaya utanacağı bir işle geçinmeye başladı. 1587'de kraliyet donanması için erzak komiseri oldu. İşi şuydu: Endülüs köylerine gidip buğdayı, arpayı, zeytinyağını devlet adına el koyarak toplamak. Karşılığında verdiği şey senetti, çoğu zaman ödenmeyen senetler. Köylüler ona düşman kesildi. Écija'da kiliseye ait tahıla el koyduğu için aforoz edildi. Topladığı erzak, 1588'de İngiltere'ye gönderilen ve yolda mahvolan büyük donanmanın ambarlarına gitti. Filo battı, Cervantes yollarda kalmaya devam etti. Sonra vergi tahsildarlığına geçti; bu kez para topluyordu, ki bu daha da kötüydü.
Yıkım 1597'de geldi. Granada bölgesinde topladığı vergileri Sevilla'da bir bankere yatırmıştı. Bankerin işleri battı ve adam parayla birlikte Portekiz'e kaçtı. Hazine hesap sordu, Cervantes hesabı veremedi. Sevilla'nın Kraliyet Hapishanesi'ne atıldı ve orada aylarca kaldı.
Elli yaşında, borç yüzünden bir zindanda oturan, savaşta sakat kalmış, esarette çürümüş, edebiyatta unutulmuş bir adam. Yedi yıl sonra basılacak kitabın önsözünde bunu neredeyse hiç örtmeden söyleyecekti: bu hikâye, her sıkıntının kendine yer edindiği, her hüzünlü sesin yuva kurduğu bir zindanda döllendi.
Ocak 1605'te Madrid'de, Juan de la Cuesta'nın matbaasından ve kitapçı Francisco de Robles'in parasıyla, uzun adı La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Kişot olan kitap çıktı. Yazarı 57 yaşındaydı.
Anlattığı hikâye ilk bakışta bir şakaydı. Taşrada yaşayan, yoksullaşmış, yaşı geçkin bir asilzade, şövalye romanlarını o kadar çok okur ki beyni kurur ve artık şövalye kalmamış bir dünyada şövalyeliğe çıkmaya karar verir. Paslı bir zırh, Rocinante adını verdiği zayıf bir at, hiç görmediği bir köylü kızından uydurduğu Dulcinea adlı bir sevgili ve yanına aldığı, kendisine ada vaat edilen köylü Sancho Panza.
Peki bu neden bir parodiden ibaret kalmadı da romanın kendisinin başlangıç noktası sayıldı? Birkaç sebepten. Birincisi, gerçekliğin kime göre gerçek olduğunu sorması. Ovadaki değirmenler Don Kişot için devdir, Sancho için değirmendir, ve anlatıcı hangisinin haklı olduğunu söyleyip meseleyi kapatmaz; okuru iki doğruyla baş başa bırakır. Berberin leğeni aynı anda hem leğendir hem büyülü miğfer. İkincisi, karakterlerin değişmesi. Kitap boyunca efendi ile uşak birbirine sürtünür, Sancho ustasının diline bulaşır, Don Kişot Sancho'nun aklına yaklaşır; o güne kadar düzyazı kurmacada insanlar birer sabit tipti, burada ilk kez zamanla aşınıyor ve dönüşüyorlar. Üçüncüsü, dil. Aynı sayfada köylü atasözü ile saray belagati yan yana durur; roman, tek bir üsluba değil, bir toplumun bütün konuşma biçimlerine yer açan tür olarak doğar burada.
Ve dördüncüsü, belki en cüretkârı: kitabın kendi kitaplığını itiraf etmesi. Cervantes anlatıyı doğrudan üstlenmez. Bize der ki bu hikâyeyi ben uydurmadım, Toledo çarşısında Arapça bir el yazması buldum, Cide Hamete Benengeli adlı bir tarihçi yazmış, ben de birkaç ölçek kuru üzümle buğday karşılığında bir çevirmene çevirttim. Üstelik anlatıcı arada durup bu tarihçinin sözüne ne kadar güvenilir, o da tartışmaya açık diye ekler. Kurmaca, kendi kurmacalığını sorgulayan bir alet haline gelir.
Kitap patladı. Aylar içinde korsan baskıları çıktı, 1605 yılı bitmeden yarım düzine baskı yapıldı, kahramanının adı halk şenliklerinde kostüm oldu. Ama Cervantes hakları peşin satmıştı. Ün ona kaldı, para büyük ölçüde Robles'e. Ve ünün yanında beklemediği bir şey daha geldi: taklitçiler.
1613'te İbretlik Hikâyeler adıyla topladığı öyküleri yayımladı ve devam cildini yavaş yavaş yazıyordu. 1614 sonbaharında Tarragona'da bir kitap belirdi: Don Kişot'un ikinci cildi. Yazarı olarak Tordesillas'lı Alonso Fernández de Avellaneda diye biri imza atmıştı. Böyle bir adam yoktu. Kitabın önsözü hikâyeyi çalmakla yetinmiyor, Cervantes'in kendisine saldırıyordu: yaşlı olduğunu, kıskanç olduğunu, dostu az olduğunu yazıyor ve en aşağılık yerden vuruyordu, İnebahtı'da aldığı o sakat eli alay konusu yapıyordu.
Avellaneda'nın kim olduğu dört yüz yıldır çözülemedi. Lope de Vega'dan kralın günah çıkarıcısı Fray Luis de Aliaga'ya kadar onlarca isim öne sürüldü, hiçbiri kanıtlanamadı. İspanyol edebiyatının en büyük çözülmemiş bilmecesi olarak duruyor.
Cervantes'in cevabı, edebiyat tarihinin en zarif intikamıdır. Mahkemeye gitmedi, karşı broşür yazmadı. Cevabını romanın içinde verdi.
Önce ikinci cildin önsözünde, elini alay konusu eden adama tek bir cümleyle karşılık verdi: yaralarını meyhanede değil, yüzyılların gördüğü en büyük olayda aldığını, askerin yarasının onu küçültmediğini, tıpkı gökteki yıldızlar gibi başkalarını da doğruya çağırdığını söyledi.
Asıl darbe romanın içindeydi. Sahte kitap eline geçtiğinde Cervantes 59. bölüm civarındaydı. Yapabileceği en kolay şey, rakibini yok saymaktı. O tam tersini yaptı: sahte kitabı kendi romanının olayı haline getirdi. Kahramanları bir handa, o kitabı okumakta olan yolcularla karşılaşır. Don Kişot kendisi hakkında yazılmış yalanları öğrenir, öfkelenir ve sonra o muazzam hamleyi yapar. Sahte kitapta Zaragoza'ya gittiği yazdığı için Zaragoza'ya gitmemeye karar verir; atının başını Barselona'ya çevirir, sırf o kitabı yazan adamı bütün dünyanın önünde yalancı çıkarmak için. Barselona'da ise sahte kitabın karakterlerinden Álvaro Tarfe ile karşılaşır ve ondan, bir noter huzurunda, öteki kitaptaki Don Kişot'u hayatında tanımadığına, gerçek Don Kişot'un karşısındaki adam olduğuna dair resmi bir belge imzalamasını ister. 1615 yılında, bir roman kişisi bir kitaptan diğerine geçip kendi yazarı aleyhine ifade veriyordu.
İkinci cilt 1615'in sonunda çıktı ve birincisinden daha derin bir kitaptı. Çünkü bu kez Don Kişot'un karşılaştığı herkes onun hakkındaki kitabı okumuştur. Bir düklük onu misafir eder ve kendisiyle günlerce eğlenmek için sahneler kurar, çünkü hayranlarıdır. Kitaplar yüzünden aldanan bir adamın hikâyesi, ünü yüzünden tutsak düşen bir adamın hikâyesine dönüşür.
Sonunda Cervantes kapıyı da kilitledi. Şövalye aklını geri kazanır, okuduğu kitapları reddeder ve kendi adıyla, Alonso Quijano olarak, yatağında ölür. Cide Hamete kalemini asar ve onun yalnızca kendisi için doğduğunu, bir daha kimsenin onu mezarından kaldırıp yeni maceralara süremeyeceğini yazar. Bir yazarın eserini sahtecilere karşı bu kadar kesin savunduğu başka bir örnek yoktur.
Cervantes 22 Nisan 1616'da Madrid'de öldü. Ertesi gün, Yalınayak Teslis rahibelerinin manastırına gömüldü; yani 36 yıl önce Cezayir'de fidyesini ödeyip onu satın alan tarikatın çatısı altına. Ölümünden birkaç gün önce son romanı Persiles'in ithafını yazmıştı: ayağı üzengide, ölümün gölgesinde, zamanın azaldığını ve umutların kısaldığını bilerek dostlarına veda ediyordu. Mezarının yeri sonradan kayboldu. 2015'te manastırın altında yapılan kazıda bulunan kemik parçaları arasında hangilerinin ona ait olduğu kesin olarak belirlenemedi.
Ama bıraktığı biçim kayıp gitmedi; edebiyatın varsayılan ayarı oldu. Emma Bovary, aşk romanlarının vaat ettiği hayatı gerçek sanıp mahvolduğunda, Flaubert aynı motoru taşraya çeviriyordu. Dostoyevski, kusursuz iyilikte bir insanı roman kişisi yapmanın dünya edebiyatında yalnızca bir kez başarıldığını düşünüyor ve o kitabın adını veriyordu. Faulkner, Don Kişot'u her yıl yeniden okuduğunu söylerdi. 2002'de Norveç Kitap Kulüpleri ile Norveç Nobel Enstitüsü, 54 ülkeden 100 yazara dünya edebiyatının en önemli eserini sordu; Don Kişot, ikinci sıradaki kitaptan yüzde 50 daha fazla oy aldı. Dillerin çoğuna, hayalleri uğruna gerçekliğe direnen insanı anlatan bir sıfat olarak da girdi: kişotvari.
Türkçeye tam metin halinde ve doğrudan İspanyolcasından çevrilmesi ise ancak 1996'da, Roza Hakmen'in çevirisiyle mümkün oldu; ondan önceki kuşaklar kitabı ya kısaltılmış hâlleriyle ya da Fransızca üzerinden tanımıştı.
Geriye şu kalıyor: Avrupa'nın en güçlü imparatorluğunun hizmetinde sakat kalmış, beş yıl köle olarak yaşamış, dilekçeleri geri çevrilmiş, borç yüzünden hapse düşmüş, elli yaşına kadar edebiyatta hiçbir şey başaramamış bir adam, o zindanda kurduğu hikâyeyle modern dünyanın kendini anlatma biçimini icat etti. Kahramanının deliliği, dünyanın kitaplardaki gibi olabileceğine inanmaktı. Cervantes'in dehası, dünyanın öyle olmadığını herkesten iyi bilmesine rağmen o inancı gülünç değil, dokunaklı kılabilmesiydi.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.