2026-08-25 · 16 dk
Mary Shelley'nin on sekiz yaşında, 1816'nın yazsız
mary shelleyfrankensteingotik romanbilimkurgu18161816 yazında güneş doğmadı. Cenevre Gölü kıyısında bir eve kapanan beş kişi, sıkıntıdan birbirlerine hayalet hikâyesi anlatmaya karar verdi — ve aralarındaki en genç, en sessiz kişi, yazar bile sayılmayan on sekiz yaşındaki kız, dünya edebiyatının en tanınmış canavarını yarattı. Ne var ki kitap çıktığında kapağında hiç kimsenin adı yoktu.
1815 yılının nisan ayında, Endonezya'nın Sumbawa Adası'ndaki Tambora Yanardağı, insanlık tarihinin kayda geçmiş en büyük patlamasıyla yarıldı. Dağın tepesi kelimenin tam anlamıyla yok oldu; gökyüzüne fırlayan kül ve kükürt, aylar içinde bütün kuzey yarımküreyi saran ince bir perdeye dönüştü. O perde güneşi süzdü. Sonuç, ertesi yıl Avrupa'da ve Kuzey Amerika'da yaşanan tuhaf, soğuk, ıslak bir mevsim oldu: takvimde yaz yazıyordu ama hava öyle davranmıyordu. New England'da haziranda kar yağdı. İsviçre'de hasat çürüdü, tahıl fiyatları fırladı, dilenciler yollara döküldü. Tarihçiler o yıla sonradan bir ad verdiler: yazsız yıl.
O yazsız yazda, Cenevre Gölü'nün kıyısında bir avuç İngiliz, kendilerini eve kapanmış buldu.
Kiralanan ev, gölün Cologny yakasında bakan taş bir binaydı: Villa Diodati, yani Diodati Köşkü. Kiracısı, İngiltere'den yeni ayrılmış, evliliği skandalla dağılmış, alacaklıları ve dedikoduları peşinde olan Lord Byron'du. Yanında genç doktoru John William Polidori vardı; 20 yaşındaydı, hem hekimlik yapıyor hem de kendi edebî hayalleriyle boğuşuyordu. Birkaç dakika yürüme mesafesindeki daha küçük bir evde ise üç kişi kalıyordu: 23 yaşındaki şair Percy Bysshe Shelley, onunla iki yıl önce evden kaçmış olan 18 yaşındaki Mary Godwin ve Mary'nin üvey kardeşi Claire Clairmont. Claire, Byron'dan hamileydi ve bu buluşmanın gerçekleşmesindeki asıl itici güçtü. Mary'nin kucağında ise beş aylık oğlu William vardı.
Plan göl gezileri, dağ yürüyüşleri, açık havada uzun akşamlardı. Hava bunların hiçbirine izin vermedi. Günlerce süren yağmur ve fırtına, altı kişiyi Diodati Köşkü'nün salonuna hapsetti. Şömine yanıyor, dışarıda gölün üstünde şimşekler patlıyor, dağlar bir an aydınlanıp yeniden karanlığa gömülüyordu. İçeride ne yapılır? Konuşulur, içilir, okunur.
Okudukları şey, Almancadan Fransızcaya çevrilmiş bir hayalet hikâyeleri derlemesiydi: Fantasmagoriana, yani Hayalet Öyküleri. Kitapta ölülerin geri dönüşü, lanetli aile portreleri, gece yarısı öpücükleriyle sevdiklerini öldüren hortlaklar vardı. Yüksek sesle, sırayla okudular. Ve bir noktada Byron, o gecelerden birinde herkese meydan okudu: neden her birimiz kendi hayalet hikâyemizi yazmıyoruz?
Bu, edebiyat tarihinin en verimli boş vakit önerisi oldu.
Byron bir vampir taslağı yazdı, sonra sıkılıp bıraktı. Polidori o taslağı yıllar sonra kendi eline alacak ve modern vampir edebiyatının ilk tohumunu atacaktı. Percy Shelley çocukluğuna dair bir şeyler karaladı ve çabucak vazgeçti. Grubun en genç, en az yayımlanmış, en az "yazar" sayılan üyesi olan Mary ise tıkandı. Sonradan kendi anlattığına göre her sabah ona aynı soru soruluyordu: bir hikâye buldun mu? Ve o her sabah, utanarak, hayır demek zorunda kalıyordu.
Kilidi açan şey bir konuşma oldu. Byron ile Percy, gece yarılarına kadar hayatın ilkesi üzerine tartışıyorlardı. O yılların Avrupa'sında bu, soyut bir felsefe sohbeti değildi. Luigi Galvani'nin kurbağa bacaklarını elektrikle seğirten deneyleri kuşaklar boyu konuşulmuştu; yeğeni Giovanni Aldini ise 1803'te Londra'da, Newgate Hapishanesi'nde asılan bir katilin cesedine elektrik vererek gözkapaklarını açtırmış, çenesini oynatmış, yumruğunu kaldırtmıştı. Seyirciler dehşete kapılmıştı. Ölüm bir sınır mıydı, yoksa yalnızca henüz çözülmemiş bir mekanizma mı? Cansız madde, doğru koşullarda kıpırdatılabilir miydi?
Mary o gece dinledi ve yatağına gitti. Uyuyamadı. Sonradan tarif ettiği şey uyku değil, uyanık bir düştü: gözlerini kapattığında, bir araya getirdiği şeyin başında diz çökmüş solgun bir öğrenci gördü. Öğrencinin yaptığı iğrenç hayalet uzanıyordu; sonra bir motorun gücüyle kıpırdadı, yarı canlı bir hareketle doğruldu. Ve Mary'yi asıl korkutan, yaratığın çirkinliği değildi. Adamın dehşetiydi. Kendi elleriyle yaptığı şeyden kaçan, onu terk edip yatağına sığınan, uyandığında yatağın perdelerinin açıldığını ve o sarımsı, sulu gözlerin kendisine baktığını gören adamın dehşeti.
Ertesi sabah, artık anlatacak bir hikâyesi vardı. O gün yazmaya başladığı satırlar, bugün romanın dördüncü bölümünü, yaratılış sahnesini oluşturur. Byron'ın hayalet hikâyesi meydan okuması bir salon oyunu olarak başlamıştı; ondan geriye kalan, kasım ayına dek büyüyüp iki yıl sürecek bir romana dönüşen tek bir metindi.
O romanı yazan genç kadının hayatı, ölümle olağandışı derecede yakın bir ilişki içinde geçmişti.
Mary, ağustos 1797'de doğdu. Annesi, Kadın Haklarının Savunusu'nu yazmış olan Mary Wollstonecraft'tı; doğumdan on bir gün sonra lohusa hummasından öldü. Yani Mary, annesini yalnızca kitaplarından tanıdı. Babası filozof William Godwin, kızını sık sık annesinin mezarına götürdü; Mary okumayı, rivayete göre, o mezar taşındaki harfleri hecelerken söktü. Ergenliğinde de aynı mezarlığa gitmeyi sürdürdü; babasının çevresine giren genç şair Percy Shelley'yle buluştuğu yerlerden biri de orasıydı. Percy evliydi. 1814 yazında, Mary 16 yaşındayken birlikte Fransa'ya kaçtılar. Godwin kızıyla yıllarca konuşmadı.
Ardından gelenler bir listeye sığmayacak kadar ağır. 1815 şubatında Mary'nin ilk bebeği, bir kız, aylar öncesinden doğdu ve iki hafta yaşamadı. Mary o günlerde günlüğüne bir rüyasını yazdı: küçük bebeği yeniden hayata dönmüştü, yalnızca üşümüştü, ateşin önünde ovalayınca canlanmıştı. Uyandığında bebek yoktu. Ölü bir bedeni ısıtarak geri getirme fikri, o rüyada, Diodati Köşkü'nden bir buçuk yıl önce çoktan oradaydı.
1816 sonbaharında iki intihar üst üste geldi. Önce Mary'nin ablası Fanny, bir handa aşırı dozda afyon ruhuyla; sonra Percy'nin terk ettiği eşi Harriet, Londra'da bir gölette. Harriet'in ölümünden üç hafta sonra Mary ile Percy evlendi. Frankenstein'ın büyük bölümü işte bu aylarda, bu evde yazıldı: bir yanda beşikteki oğlu, öte yanda arka arkaya gelen tabutlar.
Roman 1 Ocak 1818'de, Londra'da, üç ciltlik küçük bir baskıyla çıktı. Yalnızca 500 kopya basıldı. Kapağında yazarın adı yoktu.
Bu, o dönem için sıra dışı değildi; ilk romanlar sık sık imzasız çıkardı, özellikle de yazar genç bir kadınsa. Ama kitabın açılışındaki iki ayrıntı, adsızlığı bir bilmeceye dönüştürdü. Birincisi, romanın önsözünü Mary değil Percy yazmıştı ve o önsöz birinci tekil şahısla, yazarın ağzından konuşuyordu. İkincisi, kitap William Godwin'e ithaf edilmişti. Okur için hesap basitti: Godwin'e saygı duyan, onun fikirlerinden beslenen, bu üslupla yazan biri. Percy Shelley, Godwin'in damadıydı ve tanınmış bir şairdi. Yaratığın yazarının o olduğu neredeyse kendiliğinden varsayıldı.
Eleştiriler ikiye bölündü. Muhafazakâr dergilerden biri kitabı ahlaksız, saçma ve tiksindirici buldu; yazarını, kim olduğunu bilmeden, Godwin'in tehlikeli fikirlerinin bir uzantısı olarak azarladı. Öte yandan dönemin en ünlü romancısı Walter Scott, Edinburgh'da çıkan Blackwood's Magazine, yani Blackwood Dergisi için uzun ve içten bir övgü yazdı; hayal gücünün gücünden, dilin şiirselliğinden söz etti. Ama o da yazarın Percy Shelley olduğunu düşünüyordu. Mary, Blackwood Dergisi'ne bir mektup yazıp kitabın kendisine ait olduğunu nazikçe bildirmek zorunda kaldı.
Yani 20 yaşında, edebiyat tarihinin en kalıcı kitaplarından birini yazmıştı ve ilk yapması gereken şey, onu yazdığına insanları ikna etmekti.
Sonraki yıllar daha da acımasız oldu. İtalya'da önce bir yaşındaki kızı Clara'yı, dokuz ay sonra da artık üç buçuk yaşında olan William'ı kaybetti. Doğan dört çocuğundan yalnızca biri, Percy Florence, yetişkinliğe ulaştı. Temmuz 1822'de kocası Percy Shelley, İtalya kıyısında bir fırtınada teknesiyle boğuldu; Mary 24 yaşında dul kaldı ve geri kalan hayatını yazarak, kocasının şiirlerini derleyip yayımlayarak geçirdi.
Adının kitabın kapağına çıkması ise 1823'te oldu. Mary hâlâ İtalya'daydı; düzenlemeyi Londra'da babası Godwin yaptı ve romanı yeni bir baskıyla, bu kez açıkça Mary Wollstonecraft Shelley imzasıyla yayımlattı. Kızıyla yıllarca konuşmayan adam, sonunda onun adını basılı görmenin peşine düşen kişi oldu.
O 1823 baskısını mümkün kılan şey, aslında edebiyat değil sahneydi.
Roman, çıktığı yıllarda tiyatrocuların dikkatini çekmişti. Temmuz 1823'te Londra'daki İngiliz Opera Evi adlı tiyatroda, romandan uyarlanan bir oyun sahnelendi: Küstahlık ya da Frankenstein'ın Kaderi. Oyun büyük ilgi gördü, izleyici akınına uğradı, protesto edildi, tartışıldı ve taklit edildi; aynı yıl içinde başka uyarlamalar peşinden geldi. Mary ağustosta İngiltere'ye döndüğünde kendini beklemediği bir şöhretin ortasında buldu. Eylül ayında Küstahlık'ı izlemeye gitti ve gördüklerinden hoşlandığını yazdı.
Ama o gece dikkatini asıl çeken şey oyunun kendisi değil, oyunun programıydı. Oyuncu listesinde, yaratığı canlandıran Thomas Potter Cooke'un rolünün karşısında bir isim yoktu. Onun yerine bir çizgi vardı. Adsız kalarak adlandırılmıştı ve Mary bunu, bir dostuna yazdığı mektupta, gayet iyi bulduğunu söyledi.
Çünkü kitapta da öyleydi. Romanın hiçbir yerinde yaratığın bir adı yoktur. Yaratık, canavar, iblis, sefil, şeytan diye anılır; kendisi konuşurken bile kendine bir ad vermez. Ad taşıyan kişi onu yapan adamdır: Victor Frankenstein. Yaratığın adsızlığı romanın kazara bıraktığı bir boşluk değil, tam da meselesidir. Adı olmayan varlık, aile içinde bir yeri, bir soyu, bir sahibi olmayan varlıktır. Ona ad vermeyi reddeden kişi de babasıdır.
Ve işte kültür tarihinin en inatçı yanlış anlaması burada başladı. Doldurulmayan bir boşluk hep doldurulur. Sahnede, sonra ucuz baskılarda, karikatürlerde, panayır gösterilerinde, adsız yaratığı bir şekilde çağırmak gerekiyordu. Elde tek bir isim vardı, o da yapımcının ismiydi. On yıllar içinde Frankenstein sözcüğü, bilim insanından ayrılıp yaratığın üstüne yapıştı.
İşi kesinleştiren, 1931'de Hollywood'da çekilen ve romanla aynı adı taşıyan film oldu. Yönetmen James Whale'in filminde yaratığı Boris Karloff canlandırdı; makyaj ustası Jack Pierce'in tasarladığı düz kafa, ağır göz kapakları ve boyundaki metal uçlar, romanda tek satırla bile geçmeyen ayrıntılardı. Filmin açılış jeneriğinde yaratığı oynayan kişinin adı yazmıyordu; onun yerine bir soru işareti vardı. Bir kez daha adsızlık, reklam için kullanıldı. Ama film o kadar çok izlendi ki, kütüphanelerde raflarda duran kitabın değil, perdedeki o figürün Frankenstein olduğu neredeyse evrensel bir kanıya dönüştü.
Bu yer değiştirme yalnızca eğlenceli bir dil kazası değil. Romanın kalbindeki fikri de silmiş oldu. Filmdeki yaratık konuşamaz, homurdanır; ona kazara bir suçlunun beyni takılmıştır, yani kötülüğü doğuştandır. Kitaptaki yaratık ise tam tersidir. Bir kulübenin duvarındaki delikten yoksul bir aileyi izleyerek konuşmayı öğrenir, sonra okumayı söker, eline geçen birkaç kitapla dünyayı anlamaya çalışır ve romandaki en uzun, en düzgün, en dokunaklı konuşmaları yapan kişi olur. Yaratıcısını dağın tepesinde köşeye sıkıştırıp ondan hesap sorar. Talebi basittir: bana bir yoldaş yap, sonra ikimiz de gözden kaybolalım.
Romandaki dehşet, ölü bedenlerin dikilmesinden gelmez. Victor Frankenstein'ın asıl suçu yaratmak değil, yarattığı şeyi ilk bakışta iğrenç bulup odadan kaçmasıdır. Terk edilme, romanın motorudur. Yaratık kötülüğü sonradan, reddedile reddedile öğrenir. Kitabın kapağındaki alt başlık, Modern Prometheus, bunu ta baştan işaret eder: tanrılardan ateşi çalan Prometheus'un cezası, yaptığı işin sonucunu sonsuza dek taşımaktır.
Frankenstein bugün sık sık ilk bilimkurgu romanı sayılır. Bu unvan tartışmalıdır ama savunulabilir bir yanı vardır, çünkü kitapta korkuyu üreten şey büyü, lanet ya da şeytan değildir. Bir yöntemdir. Bir laboratuvardır, bir üniversitedir, bir insanın kendi çalışmasıyla ulaştığı bir bilgidir. Mary Shelley, doğaüstü olanı çıkarıp yerine insanın kendi becerisini koydu; korkunun kaynağını gökten alıp masaya yerleştirdi. Bunu yaparken de kitabı yasakçı bir bilim düşmanlığına indirgemedi. Sorduğu soru bilgiyi edinip edinmemek değil, edindikten sonra onun sorumluluğunu üstlenip üstlenmemektir.
Bu yüzden roman iki yüzyıldır tükenmiyor. Organ nakli tartışılırken de, kalp pilleri ve yapay uzuvlar konuşulurken de, klonlama ve gen düzenleme gündeme geldiğinde de, bugün yapay zekâ üzerine tartışılırken de aynı ada başvuruluyor. Çoğu zaman kolaycı, hatta haksız bir kısaltma olarak kullanılıyor; oysa kitabın kendisi ucuz bir uyarı levhası değil, ne yaptığını sonuna kadar düşünmemiş birinin ömür boyu süren pişmanlığının hikâyesi.
Geriye tuhaf bir simetri kalıyor. Yazsız bir yazda, kapalı bir evde, salon oyunu olarak başlayan bir hikâye; adı kapağında yazmayan bir kitap; adı hiç konmayan bir yaratık. O kitap, yazarına ait olduğuna insanları ikna etmek zorunda kalarak yola çıktı. O yaratık, kendisine bir ad verilmediği için yaratıcısının adını çaldı. Ve bugün dünyanın hemen her dilinde tanınan o tek sözcük, aslında iki kere adsız bırakılmış bir şeyin, adsızlığa razı olmayı reddetmesinin sonucudur.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.