← Nöron Edebiyat

Alaeddin Aslında Yoktu: Binbir Gece'nin Sırrı

2026-08-26 · 15 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Binbir Gece Masalları'nın Arapça yazmalarında Alaeddin ve Ali Baba'nın bulunmadığı gerçeğinin hikâyesi; 1704'te Antoine Galland'ın çevirisiyle Avrupa'ya taşınan kitabın, 1709'da Halepli genç Hanna Diyab'ın anlattığı yetim

binbir gecealaeddinhanna diyabantoine gallandmasal

Bölüm metni

Dünyanın en ünlü Binbir Gece masallarını açın: Alaeddin'in lambası, Ali Baba'nın kırk haramisi. Şimdi kitabın en eski Arapça yazmasını açın — ikisi de orada yok. Bu masalları Paris'te bir kış günü, bir Fransız'ın kütüphanesinde, adı yakında unutulacak yirmi yaşlarında bir Halepli genç anlattı.

Paris'te, Fransa Millî Kütüphanesi'nin yazma eserler bölümünde, kenarları yıpranmış, mürekkebi yer yer solmuş üç ciltlik bir Arapça elyazması duruyor. Kâğıdı Suriye'de üretilmiş, yazısı bir Şam katibinin elinden çıkmış. Kimi araştırmacı 14. yüzyıla, kimi 15. yüzyılın ikinci yarısına tarihliyor. İçinde 35 kadar hikâye var. Ve metin, 282. gecede, Kamerüzzaman ile Budur'un hikâyesinin tam ortasında, bir cümle bitmeden kesiliyor. Devamı yok. Hiçbir zaman da olmadı.

Bu üç cilt, dünyanın en çok okunan masal kitabının bugün elimizdeki en eski kapsamlı nüshası. Ve bu üç cildin içinde Alaeddin yok.

Onları Paris'e getiren adam, Antoine Galland'dı. 1646'da kuzey Fransa'da, taşrada, yoksul bir ailede doğmuştu. Küçük yaşta babasını kaybetti; okuma yazmayı kilise okulunda öğrendi, sonra Paris'e gelip Latince ve Yunancanın üstüne Arapça, Türkçe ve Farsça yığdı. 1670'te, henüz 24 yaşındayken, Fransa'nın İstanbul elçisinin maiyetinde Doğu'ya gitti. Sonraki 18 yılın büyük bölümünü İzmir'de, Suriye'de, Filistin'de, Ege adalarında geçirdi. İşi buydu: Fransız kralı adına eski sikke, değerli taş, madalyon ve elyazması toplamak. Pazarlarda dolaşıyor, tüccarlarla konuşuyor, kahvehanelerde oturup dinliyordu. Osmanlı topraklarında bir hikâyenin nasıl anlatıldığını, dinleyicinin nerede güldüğünü, anlatıcının cümleyi nerede askıda bıraktığını yıllarca izlemiş bir adamdı.

Fransa'ya döndüğünde kralın antikacısı oldu, sikke katalogları hazırladı, sözlük çalışmalarına omuz verdi. 1701 dolaylarında elindeki bir metni, Denizci Sinbad'ın yolculuklarını Fransızcaya çevirdi. Çeviri bitince fark etti ki bu hikâye tek başına dolaşan bir metin değil, çok daha büyük bir derlemenin parçası. Suriye'deki bağlantılarına haber saldı ve o üç cilt yola çıktı.

1704'ün ilkbaharında ilk iki cilt Paris'te yayımlandı. Sonuç, kimsenin beklemediği bir patlamaydı. Kitap salonlarda elden ele dolaştı, soylu kadınlar arasında moda oldu, taklitleri yazıldı, korsan baskıları çıktı, birkaç yıl içinde İngilizceye aktarıldı. Avrupa edebiyatında "doğu masalı" diye bir tür, tam olarak bu kitapla doğdu. Galland kitabı okuyucusuna kolay gelsin diye yontuyordu: müstehcen bulduğu yerleri yumuşatıyor, şiirleri atıyor, cümleleri Fransız salon zevkine göre cilalıyordu. Bugün bir çevirmenin yapmayacağı şeyler bunlar. Ama onun yaptığı iş, bir çeviriden çok, bir kitabı yeniden kurmaktı.

Sonra kaçınılmaz olan oldu. Kaynak bitti.

O üç cilt, Galland'ın 8. cildine kadar geldiğinde tükenmişti. 282 gece, birkaç düzine hikâye, o kadar. Oysa kapakta binbir gece yazıyordu ve okur her yeni cildi bekliyordu. 1709'da yayımlanan 8. cilde, yayıncı Galland'a sormadan, başka bir kaynaktan alınmış iki hikâye sıkıştırdı. Galland öfkelendi; kitabına izinsiz metin girmesi onun için kabul edilemezdi. Ama öfkesi sorununu çözmüyordu. 60'ını geçmiş, gözleri yorulmuş, Kral Koleji'nde Arapça kürsüsüne yeni getirilmiş bir adamdı ve elinde anlatacak masal kalmamıştı.

Sonraki ciltler için gereken hikâyeler ona bir kütüphaneden, bir tüccar sandığından ya da Halep'ten gelen bir sevkiyattan gelmedi. Paris'e kendi ayaklarıyla geldiler. Bir insanın belleğinde, konuşarak, akşam sohbetlerinde.

1709-1710 kışında, Paris'te, Galland masasının başında bir hikâyeyi kâğıda geçiriyordu. Fakir bir terzinin oğlu, yeraltındaki bir mağara, sihirli bir lamba, sultanın kızı ve Mağripli bir büyücü. Hikâyenin geçtiği yer Çin'di, ama içindeki her şey, hamamı, çarşısı, veziri, kadısıyla bir Doğu Akdeniz şehriydi. Galland bu metni hiçbir yazmadan çevirmiyordu. Hatırladığı bir konuşmadan yazıyordu.

O konuşma birkaç ay önce olmuştu.

1709 baharında, mart ayının sonlarında, Galland'ın kapısını Paul Lucas çaldı. Lucas, kral adına Doğu'da antika toplayan, biraz gezgin biraz tüccar, hikâye anlatmayı seven bir adamdı. Yanında genç bir Halepli vardı: Hanna Diyab.

Diyab 1688 dolaylarında Halep'te, Maruni bir ailede doğmuştu. Ergenlik yıllarında babasını kaybetti, ailesi kumaş ticaretiyle uğraşıyordu ve o da erken yaşta Fransız tüccarların yanında çalışmaya başladı. Böylece Fransızcayı, İtalyancayı, ticaretin dilini kaptı. 1706'nın sonlarında Lübnan dağlarında bir manastıra çömez olarak girdi, ama birkaç ay sonra bu hayatın kendisine göre olmadığına karar verip ayrıldı. Manastırdan dönüş yolunda Paul Lucas'yla karşılaştı. Lucas ona uşaklık, tercümanlık ve yol arkadaşlığı teklif etti; karşılığında Paris'te, kralın kütüphanesinde Arapça bir kadro bulabileceğini söyledi.

Diyab, 1707'nin şubatında Halep'ten ayrıldı. Kıbrıs, Mısır, Trablus, Tunus, Korsika, Livorno, Cenova, Marsilya. İki yıla yakın süren bir yolculuk. 1708'in başında Paris'e vardılar.

Ve Paris onu bekliyordu, çünkü Lucas onu bir gösteriye dönüştürmüştü. Diyab'a memleket kıyafetlerini giydirdi, eline Tunus'tan getirdikleri iki arap tavşanının kafesini tutuşturdu. Versay Sarayı'nda, 14. Louis'nin huzuruna böyle çıktı. Halepli bir kumaş tüccarının oğlu, 20'li yaşlarının başında, Avrupa'nın en görkemli sarayının koridorlarında yürüyor, aynalarla kaplı salonlardan geçiyor, kralın önünde eğiliyordu.

Galland'la tanıştığında böyle bir gençti. Yaşlı âlim onu ilk andan itibaren ciddiye aldı; günlüğüne Halepli Hanna'nın hikâye bilen, iyi anlatan biri olduğunu düşürdü. Sonraki haftalar boyunca düzenli olarak buluştular. 5 Mayıs 1709 tarihli girişte Galland, Hanna'nın kendisine lamba hikâyesini anlattığını yazıyor. Oturumlar 2 Haziran'a kadar sürdü.

O birkaç hafta içinde Diyab, Galland'a 16 hikâye anlattı. Galland bunların özetlerini günlüğüne çıkardı, sonra kimini uzun uzun yazıya döktü. 16 hikâyeden 10'u kitaba girdi. Aralarında Alaeddin ve Sihirli Lamba vardı. Ali Baba ve Kırk Haramiler vardı. Prens Ahmed ile Peri Banu vardı. Bugün Binbir Gece deyince akla gelen sahnelerin çoğu o listeden çıktı.

Bu hikâyelerin hiçbiri Galland'ın üç ciltlik Şam yazmasında yoktu. Başka hiçbir Arapça yazmada da yoktu. Araştırmacılar onlara bu yüzden "yetim masallar" diyor: annesi babası belli olmayan, soy kütüğü bulunamayan metinler.

Alaeddin, 1712'de yayımlanan 9. ve 10. ciltlerde okurun karşısına çıktı. Ali Baba'nın da içinde olduğu son iki cilt 1717'de basıldı; Galland o tarihte iki yıldır hayatta değildi, 1715'te ölmüştü.

Diyab bunların hiçbirini görmedi. Lucas'nın söz verdiği kütüphane kadrosu hiç gelmedi. Genç adam Paris'ten 1709 haziranında ayrıldı, dönüş yolunda İstanbul'da uzunca kaldı ve 1710 yazında Halep'e vardı. Orada kardeşiyle birlikte kumaş ticaretine girdi, 1717'de evlendi, çocukları oldu. 1740'lara gelindiğinde Halep'in en kalabalık hanelerinden birinde yaşıyordu. Yani hayatı fena gitmedi. Ama Avrupa'da adı kapaklara basılan, on beş dile çevrilen, çocuk kitaplarına, tiyatro sahnelerine, sonra perdeye taşınan o hikâyelerden ona tek kuruş, tek satır teşekkür ulaşmadı.

1763'te, 75 yaşlarındayken, Halep'te oturup kendi kitabını yazdı. Gençliğinde çıktığı yolculuğu, gördüğü şehirleri, Versay'ı, gemileri, hastalıkları, korkuları anlattı. Adına bugün Seyahat Kitabı diyoruz.

Sonra o kitap da kayboldu. 230 yıl boyunca kimse Alaeddin'i anlatan adamın kim olduğunu bilmedi.

Bir hikâyenin sahibi kimdir sorusunun cevabı, çoğu zaman kimin yazı yazabildiğine bağlıdır.

Galland, kitabının önsözünde ve notlarında bu masalların bir kısmını Halepli bir Maruni'den duyduğunu aslında gizlemedi. Ama not küçüktü, kapak büyüktü. Kapakta tek bir isim vardı ve okur için Binbir Gece Masalları'nı "yazan" adam oydu. Diyab'ın adı, 1887'de Hermann Zotenberg'in Galland'ın günlüklerinden bölümler yayımlamasına kadar edebiyat tarihinde bir dipnot bile değildi. O günlüklerde ortaya çıkan şey şuydu: metnin kaynağı bir yazma değil, bir insandı.

Bunun üzerine tuhaf bir av başladı. Madem Alaeddin bir Doğu masalıydı, Arapça aslı nerede? Paris'te iki yazma bulundu. Biri 1787'de, Paris'te yaşayan Suriyeli bir rahip olan Dom Denis Chavis'nin elinden çıkmıştı. Öteki 1805 ile 1808 arasında Michel Sabbagh tarafından yazılmıştı; Sabbagh bunu 1703 tarihli bir Bağdat nüshasından kopyaladığını söylüyordu. Zotenberg 1888'de Alaeddin'in ilk Arapça metnini bu malzemeye dayanarak yayımladı. Kayıp halka bulunmuş gibi görünüyordu.

Bulunmamıştı. 1984'te Muhsin Mahdi, Binbir Gece'nin eleştirel basımı üzerinde çalışırken bu iki yazmanın da geriye çeviri olduğunu gösterdi. Yani Arapçadan Fransızcaya değil, Fransızcadan Arapçaya. Cümlelerin altında Fransızca söz dizimi duruyordu; kelimeler Arapçaydı, ama nefes Galland'ındı. Sabbagh'ın "1703 Bağdat nüshası" diye sunduğu metin, aslında Galland'ın kendi sayfalarının aynadaki görüntüsüydü.

Sonuç şaşırtıcı ölçüde net: Alaeddin'in, Galland'ın kaleminden önce yazılmış bir Arapça aslı yok. Hikâyenin bilinen ilk hali Fransızca. Ve o Fransızca metnin arkasında, yazının değil konuşmanın olduğu bir oda var.

Diyab'ın kendi sesi 1993'te geri döndü. Arap dili uzmanı Jérôme Lentin, Vatikan Kütüphanesi'nde, Halepli rahip Paul Sbath'ın 1928'de bıraktığı koleksiyonda duran, ilk on sayfası eksik olduğu için yıllardır "yazarı bilinmiyor" diye kayıtlı bir yazmayı inceledi ve metnin sahibini teşhis etti: Hanna Diyab. Kitap 2015'te Fransızca, 2017'de Arapça, 2021'de İngilizce yayımlandı.

Diyab o kitapta Galland'dan söz ederken abartmıyor. Masallar kitabını çeviren yaşlı bir adamdan, kitabında eksik kalan hikâyeleri kendisinin tamamladığından, birkaç satırla bahsediyor. Övünmüyor, hak iddia etmiyor. Belki de anlattıklarının ne olacağını bilmiyordu.

Ama asıl çarpıcı olan, Seyahat Kitabı'nı okurken Alaeddin'in tanıdık gelmesi. Mütevazı bir evden çıkmış genç bir adam, kendisine büyük vaatlerde bulunan yabancı bir adamın peşine takılıyor. Deniz aşırı bir ülkeye gidiyor. Ona güzel elbiseler giydiriliyor, saraya çıkarılıyor, hükümdarın karşısına götürülüyor. Işıl ışıl salonlar, aynalar, mücevherler, bahçeler görüyor. Ve sonunda eli boş dönüyor. Paulo Lemos Horta'nın da aralarında olduğu araştırmacılar, Alaeddin'deki saray tasvirlerinin arkasında Versay'ın ve Paris'in izini görüyor. Bu yorum kanıtlanabilir bir denklem değil, ama metnin üstünde durduğu zemini değiştiriyor: Alaeddin'i sadece derlenmiş bir halk masalı olarak değil, kendi hayatını masal diline çeviren bir anlatıcının eseri olarak okumak mümkün.

Hikâyenin bundan sonraki yolculuğu ise Diyab'sız devam etti. Alaeddin, 18. yüzyılın sonunda Londra sahnelerinde pandomim oldu, sonra çocuk kitaplarına, resimli albümlere, operetlere geçti. 20. yüzyılda sinemaya taşındı; 1992'de yapılan çizgi film onu bütün dünyanın ortak çocukluk anısına çevirdi, hikâyenin geçtiği yer Çin'den çıkıp adı sonradan uydurulmuş bir çöl şehrine taşındı, sultanın kızı Bedrülbudur bambaşka bir adla anıldı. Her yeni uyarlama, bir öncekinin üstüne bir kat daha koydu. Arapça aslı olmayan bu masal, dünyanın en tanınmış "Arap masalı" oldu.

Son yıllarda bir düzeltme başladı. Yeni çeviriler kapaklarına Diyab'ın adını yazıyor; Seyahat Kitabı artık raflarda; Alaeddin üzerine yapılan çalışmalarda anlatıcının kim olduğu sorusu, hikâyenin kendisi kadar ilgi görüyor. Bu, geç kalmış bir kabul. Ama edebiyat tarihinin nasıl yazıldığına dair de bir şey söylüyor: kayıt tutan, imza atan, matbaaya giden taraf her zaman kalıcı olanı belirliyor. Konuşan taraf, ne kadar iyi konuşursa konuşsun, kâğıda geçmediği sürece kaybolma riski taşıyor.

Bölümün başlığı Alaeddin'in gerçekte var olmadığını söylüyor. Doğru; ne mağara, ne lamba, ne de eski bir Arapça yazmada onu bekleyen bir sayfa var. Ama onu düşünen adam gerçekti. Halep'ten yola çıkan, Akdeniz'i baştan başa geçen, bir kralın huzuruna arap tavşanı taşıyarak çıkan, sözü verilen işi hiç alamayan, memleketine dönüp kumaş satan ve yaşlılığında oturup kendi hikâyesini kendi eliyle yazan Hanna Diyab. Yeraltındaki hazineyi bulup elleri boş kalan da, dünyaya bir hazine bırakıp adı silinen de aynı kişiydi.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.