2026-09-01 · 14 dk
Nâzım Hikmet'in bir şiir kitabının mahkemede delil sayılmasıyla başlayan yirmi sekiz yıllık mahkûmiyetinin, Bursa Cezaevi'nde parça parça dışarı kaçırılarak yazılan dev destanı Memleketimden İnsan Manzaraları'nın ve 17 Haziran 1951'de Boğaz'dan bir sürat motoruyla kaçıp bir daha dönemeyişinin hikâyesi. Vatandaşlıktan çıkarılan şairin Moskova'da ölümü ve elli sekiz yıl sonra kâğıt üzerinde ülkesine geri dönüşü.
nâzım hikmettürk şiirihapishane edebiyatısürgünmemleketimden insan manzaralarıBir mahkemede delil masasında ne durur? Silah, mektup, imza... Onunkinde bir şiir kitabı duruyordu ve o kitap ona yirmi sekiz yıl kazandırdı. On üç yıl sonra Boğaz'ın ortasında, bir sürat motorunun üstünde, bir Romen şilebine üç dilde bağıracaktı: "Ben Türk şairi Nâzım Hikmet'im."
1938 kışında İstanbul'da bir kitap suç aleti sayılıyordu. Suç aletinin kendisi masumdu: ince, ucuz kâğıda basılmış şiir kitapları, gemici sandıklarının dibinde, palto ceplerinde, koğuş yastıklarının altında elden ele dolaşıyordu. Kerim Korcan'ın kurduğu Kitap Sevenler Derneği'nin üyeleri kitap alışverişi yapıyor, Hikmet Kıvılcımlı ile eşi Fatma Nudiye Yalçı'nın işlettiği Kıvılcım Kütüphanesi baskı yapıyor, Yavuz zırhlısında görevli bir gemici kitapları gemi personeline ulaştırıyordu. Bu kitapların çoğunun kapağında aynı ad vardı: Nâzım Hikmet.
O ad, o tarihte Türk şiirinin en tartışmalı ve en tanınmış adıydı. 1902'de Selanik'te doğmuş, Heybeliada'daki Bahriye Mektebi'nde okumuş, sağlık sorunları yüzünden denizcilikten ayrılmış, işgal altındaki İstanbul'dan çıkıp Anadolu'ya geçmiş, oradan da 1921'de Moskova'ya gitmişti. Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'nde okuduğu yıllarda Rus şiirindeki biçim devrimini yakından gördü ve Türkçeye geri döndüğünde yanında yalnızca bir siyasi kanaat değil, bir teknik de getirdi: aruzu da heceyi de bırakan, satırı kırık kırık basamaklara bölen, konuşma diliyle yazılmış serbest nazım. 1929'da yayımlanan ilk büyük kitabı 835 Satır bir edebiyat tartışması değil, bir sarsıntı yarattı. Şiirin sesi değişmişti ve bu ses her yerden duyuluyordu.
Ancak aynı yıllarda kovuşturmalar da birbirini izledi. 1933'te ve sonrasında hapis yattı, kitapları toplatıldı, davalar açıldı. 1936'da yayımlanan Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, 15. yüzyıldaki bir halk ayaklanmasını anlatan uzun bir şiirdi ve şairin Türkiye'de sağlığında basılan son kitabı oldu. Bundan sonra otuz yıla yakın bir süre boyunca Türkiye'de yeni bir Nâzım Hikmet kitabı çıkmayacaktı.
Kopuş 1938 Ocak'ında geldi. 17 Ocak gecesi tutuklandı. Suçlama, Harp Okulu öğrencilerini komünizme özendirmekti; iddianın dayanağı, okula sivil olarak yerleştirilen bir öğrencinin ifadesiydi. 29 Mart 1938'de Harp Okulu Komutanlığı Askerî Mahkemesi kararını açıkladı: 15 yıl hapis. Karar aynı yılın mayısında Askerî Yargıtay tarafından onaylandı.
Ama asıl dava henüz başlamamıştı. Haziran sonunda bu kez Donanma Komutanlığı görevlileri onu alıp Erkin adlı gemiye götürdü. Soruşturma, Yavuz'daki kitap trafiğinden yola çıkmıştı. Yargılama 10 Ağustos 1938'de, denizin ortasında, bir savaş gemisinin güvertesinde başladı; gemi sık sık yer değiştirdiği için sanıklar davanın nerede biteceğini bile bilmiyordu. Sanık sandalyesinde otuz kişi vardı: aralarında Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir ve iki kadın, Fatma Nudiye Yalçı ile Emine Alev. Beş kişilik mahkeme heyetinin yalnızca bir üyesi hukukçuydu; kalanı muvazzaf subaylardı. Savcılık, askerlerin okuduğu yayınların onları isyana sürükleyebileceğini ileri sürüyordu. Yani suç, yazmak ve okunmaktı.
Karar 29 Ağustos 1938'de açıklandı. Mahkeme, Nâzım Hikmet'i siyasi görüşleri, geçmişi, yayınları ve önceki mahkûmiyetleri nedeniyle komünizm propagandacısı sayarak 20 yıl hapse mahkûm etti; yasa gereği üçte bir indirimle bu ceza 13 yıl 4 aya indi ve Harp Okulu davasındaki 15 yılın üstüne eklendi. Toplam: 28 yıl 4 ay. Aralık ayında temyiz de reddedildi ve rakam kesinleşti. Otuz altı yaşındaki bir şaire, bir insan ömrünün geri kalanına denk gelen bir ceza verilmişti; hem de kimseyi vurmadığı, hiçbir eylemde bulunmadığı, yalnızca kitapları okunduğu için.
Bu cezanın büyük bölümü Bursa'da geçti. İstanbul, Ankara ve Çankırı cezaevlerinden sonra, doktorların kaplıcası olan bir şehir önermesi üzerine Aralık 1940'ta Bursa Cezaevi'ne getirildi. Kalın taş duvarlı, avlusu dar, kışın buz gibi bir yapıydı; ama içeride kurulan düzen, hapishaneden çok bir atölyeye benziyordu. Nâzım Hikmet orada dokuma tezgâhları işletti, Kemal Tahir'in de bu işte payı vardı. Marangozluk öğrendi, eşi Piraye'ye ceviz ağacından bir bavul yaptı. Portreler ve manzaralar çizdi. Tosca ve Cavalleria Rusticana gibi operaları Türkçeye çevirdi. Ve yanındakilere okuma yazmayı, sonra da edebiyatı öğretti.
Bu öğretmenliğin sonuçları Türk edebiyatını kalıcı biçimde değiştirdi. Aynı koğuşta yattığı Adanalı Raşit Kemali, iki buçuk yıl süren bir eğitimden geçti ve dışarı Orhan Kemal olarak çıktı; Türkçenin en güçlü hikâyecilerinden biri, o taş binada doğdu. Bursalı köylü çocuğu İbrahim Balaban, resim yapmayı orada öğrendi ve Anadolu resminin özgün adlarından biri oldu. Cezaevi, kelimenin tam anlamıyla bir üretim yerine dönüşmüştü.
Nâzım Hikmet'in kendi büyük işi de orada, defterlere yazıldı. Memleketimden İnsan Manzaraları, tek bir kahramanı olmayan, yüzlerce insanın hayatını yan yana dizen destansı bir şiirdi. Kurgusu son derece basit ve son derece cesurdu: bir tren, üçüncü mevki vagonlar, pencere kenarında oturanlar, koridorda ayakta duranlar. Şair her birinin hikâyesini kısa kısa açıyor, kapatıyor, sonra bir başkasına geçiyordu. Köylüler, işçiler, doktorlar, tüccarlar, mahkûmlar, savaş yılları, sıtma, borç, umut. Roman gibi okunan, şiir gibi yazılmış, tarih gibi belge tutan bir metin. Ülkeyi anlatmak için ülkeyi hapishaneden görmek zorunda kalan bir adamın işiydi bu.
Metin dışarıya parça parça çıktı. Defter sayfaları, mektuplar, ziyaretçiler; her şey elle taşındı. Kemal Tahir'e yazdığı mektuplarda eserin planını tartıştı, bölümleri okuttu, itiraz aldı. Bursa yıllarında yazdıkları yalnızca Manzaralar değildi: Rubailer, Ferhad ile Şirin, Yirminci Asra Dair gibi metinler de o duvarların içinde doğdu. Ama hiçbiri Türkiye'de basılamadı. Manzaralar, Türkiye'de ancak şairin ölümünden sonra, 1960'larda okurla buluşabildi. Yani Türk edebiyatının en hacimli destanlarından biri, yazıldığı ülkede yirmi beş yıl boyunca sadece bir söylenti olarak dolaştı.
1949'dan itibaren dışarıda bir kampanya büyüdü. Yurt içinden ve yurt dışından yazarlar, aydınlar, sanatçılar tahliyesini istedi. Şair de kendi bedenini ortaya koydu: 8 Nisan 1950'de açlık grevine başladı. Avukatının ricasıyla bir ara verdi, sonra yeniden başladı, 13 Mayıs'ta Cerrahpaşa'ya kaldırıldı ve grevi 19 Mayıs 1950'de bıraktı. Kalbi artık sağlam değildi. 14 Temmuz 1950'de çıkan af yasasıyla cezası kalktı ve 15 Temmuz 1950'de, hastane odasında, avukatları ona artık özgür olduğunu söyledi. Hapishaneye otuz altı yaşında girmişti; kırk sekiz yaşında çıktı. Aradan geçen süre on iki buçuk yıldı.
Özgürlük kısa sürdü. 22 Kasım 1950'de Dünya Barış Konseyi ona Uluslararası Barış Ödülü'nü verdi. Töreni Varşova'da yapıldı; şair katılamadı, çünkü pasaport talebi reddedilmişti. Ödülü dünya çapında bir şaire verilmişti, ama o şair kendi ülkesinin sınırlarından dışarı çıkamıyordu.
1951'in ilk yarısında baskı yeniden arttı. Kırk dokuz yaşındaki, kalp krizi geçirmiş bir adam askere çağrıldı. Avukatı sağlık muayenesi talep etti; askerî hastanede kendisine sağlam olduğu, hizmete elverişli sayıldığı bildirildi. Oysa gençliğinde donanmadan sağlık nedeniyle ayrılmıştı. Bir yıl daha geçse yaş sınırını aşacaktı. Nâzım Hikmet bu tabloya bakınca tek bir sonuç çıkardı: askerlik, onu ortadan kaldırmak için kullanılacak bir bahaneydi. Yıllar sonra bunu sade bir cümleyle özetleyecekti; Türkiye'den çıkmasaydı öldürüleceğini düşünüyordu.
17 Haziran 1951 sabahı evden, hatayı düzeltmek için Ankara'ya gideceğini söyleyerek çıktı. Bir daha dönmedi. Eniştesi, genç yazar Refik Erduran'ın küçük deniz motoruyla Boğaz'dan kuzeye, Karadeniz'e açıldılar. Plan belirsizdi: bir yabancı gemi bulup ona binmek. Deniz kalabalıktı ama kimse durmuyordu. Motor bir ara stop etti; on gergin dakika boyunca açık denizin ortasında, Türkiye kıyısının hemen dışında beklediler, sonra motor yeniden çalıştı.
Sonunda bir yük gemisi göründü: Romen bandıralı Plehanov, yani bundan sonra kısaca Romen gemisi. Nâzım Hikmet güverteye seslendi. Anlatılanlara göre bunu yalnızca Türkçe değil, Rusça ve Fransızca da yaptı ve söylediği şey bir yardım çağrısı değil, bir kimlik beyanıydı: Ben Türk şairi Nâzım Hikmet'im. Bu, önceden hazırlanmış bir replik değildi. Elinde pasaport yoktu, belge yoktu, teminat yoktu; ortada tek bir şey vardı, o da adıydı. Denizin ortasında bir insanın hayatını kurtaran şey, otuz yıllık bir şiir emeğinin dünyaya tanıttığı üç kelimelik bir imzaydı. Gemi durdu.
18 Haziran'da Köstence'ye vardı. Kaçış haberi Türkiye'de 20 Haziran'da Bükreş Radyosu'ndan duyuldu ve büyük bir sarsıntı yarattı; sağ basın sert bir kampanya başlattı, sol çevrelerden bile eleştiriler geldi. 29 Haziran'da Moskova'ya indi ve Sovyet Yazarlar Birliği onu törenle karşıladı. Bir ay sonra, 25 Temmuz 1951'de, Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye vatandaşlığından çıkarıldı. Kararın altında Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes'in imzaları vardı. Gerekçede pasaportsuz kaçtığı, yurt dışında ülke aleyhine beyanda bulunduğu ve radyo yayınlarıyla propaganda yaptığı yazıyordu.
Böylece denizin ortasında kurduğu cümlenin ilk yarısı resmen iptal edildi. Türk şairiydi, ama artık Türk vatandaşı değildi. Kalan on iki yılı sürgünde geçti: Moskova, Varşova, Sofya, Prag, Havana. Polonya'daki ana tarafından gelen bir soy bağı sayesinde Polonya vatandaşlığı aldı ve bir soyadı seçti, ama şiirlerini hep Türkçe yazmaya devam etti. Ve sürgün şiiri, hapishane şiirinden bile daha çıplaktı: hasret, yaşlanma, geri dönememe. 1962'de, kendisine yöneltilen vatan hainliği suçlamasını doğrudan ele alan bir şiir yazdı; suçlamayı reddetmek yerine ironiyle üstlendi ve tartışmayı ait olduğu yere, siyasi tercihler alanına taşıdı. Türkiye'de bu şiir yıllarca yalnızca elden ele dolaşan kopyalarla okundu.
3 Haziran 1963 sabahı Moskova'daki evinde, kapının önünde, gazetesini almaya giderken kalbi durdu. Altmış bir yaşındaydı. Moskova'daki Novodeviçi Mezarlığı'na gömüldü; Rusya'nın en büyük yazar ve bestecilerinin yattığı yerde, Türkçe yazan bir şair. Oysa bir şiirinde istediği yer başkaydı: Anadolu'da bir köy mezarlığı, bir çınarın altı. Bu dilek hiç yerine getirilmedi; mezarı hâlâ Moskova'dadır.
Sonrası bir tersine dönüş hikâyesidir. Ölümünden sonra kitapları Türkiye'de basılmaya başlandı; Memleketimden İnsan Manzaraları ve Kuvâyi Milliye Destanı, yazılmalarından yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra nihayet ülkenin okuruna ulaştı. Şiirleri bestelendi, oyunları sahnelendi, dizeleri sokak duvarlarına yazıldı, elliden fazla dile çevrildi. 5 Ocak 2009'da Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığı geri verildi. Ölümünden kırk altı, vatandaşlıktan çıkarılışından elli sekiz yıl sonra.
Bu geri veriş, hukuki olarak bir idari işlemdi. Edebi olarak ise gereksizdi. Çünkü o Romen gemisinin güvertesine haykırılan cümle, 1951'de kanıtlanamayan ama sonradan tarihin onayladığı bir tespitti. Bir devlet bir insanı vatandaşlıktan çıkarabilir; ama bir dili, o dilde yazılmış dizeleri ve o dizelerin kimin elinden çıktığını kayıtlardan silemez. Karadeniz'in ortasında motoru bozulan bir teknede, elinde tek belgesi kendi adı olan adam, aslında doğruyu söylüyordu.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.