← Nöron Edebiyat

İki Yüz Takma Ad, Bir Gizli Mezar: Aziz Nesin

2026-10-10 · 13 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Kendi adıyla yayımlamasına izin verilmediği dönemlerde iki yüze yakın takma adla ve eşinin adıyla yazan Aziz Nesin'in portresi; Markopaşa yılları, toplam iki yılı aşan hapislikler, 1956-57'de İtalya Bordighera'da kazandığı Altın Palmiye'ler, bütün telif haklarını 1972'de kurduğu Nesin Vakfı'na bırakıp yetim çocuk büyütmesi ve 1995'te vasiyeti gereği mezarının yeri gizlenerek gömülmesi.

aziz nesintürk edebiyatımarkopaşamizahnesin vakfı

Bölüm metni

Bir yazar düşünün: kitaplarının üstünde kendi adı yazmıyor, çünkü o ada izin yok. Kâh eşinin adıyla, kâh uydurduğu iki yüz imzayla yazıyor. Ölünce de son bir imza atıyor: mezarının yerini kimse bilmesin.

25 Kasım 1946 günü İstanbul'un gazete sergilerine dört sayfalık, kötü kâğıda basılmış, mizah gazetesi olduğunu iddia eden bir yayın düştü. Adı Markopaşa'ydı. Bu adı seçenler, halkın dilinde dolaşan eski bir sözden yararlanmışlardı. Abdülhamid döneminde yaşamış, hekimliğiyle ve hastalarını saatlerce dinleyen sabrıyla ün kazanmış bir paşanın adı, zamanla acı bir deyime dönüşmüştü: derdini Marko Paşa'ya anlat. Yani anlat anlat, dinleyen kimse yok. Gazetenin kurucuları, ülkede şikâyetini söyleyecek yer bulamayan insanlara açık bir kapı bıraktıklarını ilk sayfada ilan etmiş oluyorlardı.

Kapının ardında üç yazar ve bir çizer vardı. Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Mim Uykusuz ve 31 yaşında, adını henüz çok az kişinin duyduğu Aziz Nesin. İlk sayı birkaç bin basıldı. İkinci sayıda tiraj ikiye katlandı, üçüncüde yine, dördüncüde yine. O yılların en çok satan gazetelerinin 50 bin dolaylarında kaldığı bir ülkede Markopaşa'nın baskısı 60 bini aştı. Dağıtımcılar yetişemiyordu, yazarlar gazeteyi kendi elleriyle sokakta sattılar. Çünkü yazdıkları şey o güne kadar yazılmamış biçimde yazılmıştı: savaş sonrasının yoksulluğu, vurgunculuk, karne kuyrukları, jandarma dayağı, taşradaki memur zorbalığı; hepsi şaka gibi görünen, ama okuyanın yüzünde gülümsemeyi ikinci cümlede donduran kısa yazılara sıkıştırılmıştı.

Böyle bir gazetenin ömrü uzun olmadı. Markopaşa toplatıldı, kapatıldı, yazarları mahkeme mahkeme dolaştırıldı. Kapatma kararı geldiğinde ekip gazeteyi bir başka adla yeniden çıkardı: Merhumpaşa. O da kapandı, Malumpaşa oldu. Sonra Ali Baba. Ad değiştikçe künye değişiyor, yazı aynı kalıyordu. Birinci dönemde yalnızca 22 sayı çıkabilmiş bir gazete, Türkiye basın tarihinde bugün hâlâ konuşuluyor; çünkü kapatıldıkça başka bir adla geri dönme fikrini, bu ülkede ilk defa bu kadar inatla uygulayan yayın oydu. 1948 yılının 2 Nisan'ında Sabahattin Ali, yurt dışına çıkmaya çalıştığı Bulgaristan sınırı yakınlarında öldürüldü. Markopaşa'yı kuran üç yazardan biri, kırk yaşını doldurmadan toprağa girdi.

Gazeteyi birlikte kurduğu arkadaşını kaybeden adam, o sırada ne yazar ne gazeteciydi; kendi hayatından kovulmuş bir eski subaydı. Gerçek adı Mehmet Nusret'ti. 20 Aralık 1915'te Heybeliada'da, yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 1926'da parasız yatılı Darüşşafaka'ya girdi, oradan Kuleli Askeri Lisesi'ne, ardından Harp Okulu'na geçti; 1937'de subay çıktı, 1939'da askeri fen okulunu bitirdi. Askerlikten ayrılması kendi tercihi değildi: 1944'te görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle yargılandı ve ordudan atıldı. Bu olay, hayatının geri kalanını belirleyen bir boşluk açtı; kırkına varmadan, mesleksiz, parasız ve giderek "sakıncalı" bir insandı.

Yazarken kullandığı iki kelime de bu dönemin izini taşır. Üniformalı bir adamın gazetede yazması hoş karşılanmadığı için yazılarını babasının adıyla imzalamaya başladı: babasının adı Abdülaziz'di, o da Aziz'i aldı. Soyadı ise 1934'te, soyadı kanunu çıktığında kendi seçtiği bir sorudan geliyordu. Övünebileceği bir unvanı, bir aile nişanı yoktu; bunun yerine, her çağrıldığında kendine ne olduğunu hatırlatacak bir kelimeyi soyadı yaptı. Nesin. Kendisine sorulmuş, cevabı bir türlü verilmemiş bir soru olarak taşıdı bu adı ömrünce.

Ve asıl ironi şurada başladı: devlet onu susturmak istedikçe o ad çoğaldı. 1947'de, Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri'nden yardım almasını düzenleyen Truman Doktrini'ni eleştiren yazısı yüzünden 10 ay ağır hapis cezası aldı; üstüne 4,5 ay sürgün eklendi. Ardından bambaşka bir gerekçeyle, yabancı devlet büyüklerine, yani İngiliz prensesine, İran şahına ve Mısır kralına hakaret ettiği iddiasıyla yeniden mahkûm edildi. 1955'te, azınlıkların ev ve dükkânlarının yıkıldığı olayların ardından yüz kadar solcuyla birlikte tutuklandı ve aylarca içeride kaldı. Toplamda ömrünün beş buçuk yılı cezaevinde geçti.

Hapisten çıkıyor, dışarıda onu bir başka duvar bekliyordu: gazeteler ve dergiler o imzayı basmaya cesaret edemiyordu. Adı, matbaada bir risk kalemiydi. 1954'ten itibaren, dönemin en güçlü mizah gazetelerinden Akbaba'da ve başka yayınlarda yazılarını uydurma adlarla yayımlamaya başladı. Bugün klasik sayılan "Baba Mirası", Akbaba'da Ali Yazmış imzasıyla çıktı. Arkasından başkaları geldi: Kasım Kahkah, Sıtkı Sırılsıklam, Bedri Birdirbir, Hakkı Haklar, Battal Bataner, Fettane Şatifil. Yakın arkadaşı Demirtaş Ceyhun'un sayımına göre kullandığı takma adların sayısı 200'ü geçti. Yasak, bir yazarı yok etmek için konmuştu; sonuç, iki yüz tane yazar oldu. O adların hiçbirinin biyografisi, fotoğrafı, adresi yoktu; hepsinin tek bir sahibi vardı ve o sahibin adı basılamıyordu.

Takma adların en kalabalık olduğu yıllarda, kendi adıyla imzalanmış bir öykü ülke dışına çıktı. 1956'da İtalya'nın Liguria kıyısındaki Bordighera kasabasında, 22 ülkenin katıldığı bir uluslararası mizah yarışması düzenlendi. Birincilik ödülü, kasabanın simgesi olan ağaçtan geliyordu: Altın Palmiye. O yıl palmiyeyi "Kazan Töreni" adlı öyküsüyle Aziz Nesin aldı. Ertesi yıl aynı yarışmaya "Fil Hamdi" gönderildi ve ödül ikinci kez Türkiye'ye geldi. Aynı adı taşıyan kitap, yarım yüzyıl içinde 15 baskı yaptı ve 100 binin üzerinde satıldı.

Tablonun tuhaflığını görmek gerekir. Memleketinde imzası dergilere giremeyen, mahkeme salonlarını ezbere bilen, savcılık fezlekelerinde adı geçen bir adam, Avrupa'da bir kasabada iki yıl üst üste dünyanın en iyi mizah yazarı seçilmişti. Ödüller de orada bitmedi: 1966'da Bulgaristan'daki mizah yarışmasında Altın Kirpi'yi, 1974'te Asya-Afrika Yazarlar Birliği'nin Lotus Ödülü'nü kazandı. Birleşmiş Milletler'in kültür kuruluşunun hazırladığı dünya çeviri kataloğuna göre, yapıtları yabancı dillere en çok aktarılan Türkçe yazarlar arasında dördüncü sıraya yerleşti. Sovyet ülkelerinde, Doğu Avrupa'da, Yunanistan'da, Arap dünyasında okundu; sahnelendi, filme çekildi.

Bunun bir nedeni üslubun kolaylığı değildi; tam tersine, anlattığı insanların her yerde bulunmasıydı. Aziz Nesin'in öykülerinin merkezinde devlet dairesinin alt katındaki küçük memur, mahallenin kurnaz esnafı, imza bekleyen vatandaş, bir satır yazıyla kaderi değişen insan vardır. Güldürü mekanizması basittir: kişiyi değil, kişiyi o hale getiren düzeneği gülünç gösterir. Bu yüzden Ankara'da geçen bir öykü, Sofya'da ya da Kahire'de okuyan birine kendi mahallesini anlatır gibi gelir.

Ve o çevirilerin, o baskıların, o satışların getirdiği paranın hikâyesi bu bölümün asıl düğümüdür. Aziz Nesin, yazarlıktan kazandığı her şeyi tek bir yere yöneltmeye karar verdi: kimsesiz ve yoksul çocuklar. Vakıf, 1972'de hukuken kuruldu; yer olarak İstanbul'un Çatalca ilçesinde kendi aldığı bir arazi seçildi. İlk binanın temeli 1974'ün Eylül'ünde atıldı. Para yoktu. Vakfın kuruluş yıllarını anlatan kayıtlar, inşaatın nasıl yürüdüğünü neredeyse ticari bir komedi gibi aktarır: gazetelerden ve yayınevlerinden borç aldı, henüz yazmadığı kitapların telifini peşin istedi, telif anlaşması bulunmayan ülkelerde yıllardır toplanmamış haklarının peşine düştü, bazı alacaklarını doğrudan tuğlaya ve çimentoya çevirdi. Alacaklılara verdiği tek teminat bir cümleydi: yazarım.

Altı yıl sürdü. Çatalca'daki binaya ilk çocuklar 1980'de girdi. Vakıf her yıl birkaç çocuk alıyor, onları orada büyütüyor, okutuyor, bir meslek sahibi olana kadar bırakmıyordu. Yazar, hayatının son on beş yılını bu çocuklarla aynı bahçede geçirdi; onlar için Aziz Nesin değil, Aziz Dede'ydi. En önemli adımı ise kalemle attı: bütün yapıtlarının telif haklarını vakfa devretti. Yani öldükten sonra satılacak her kitabı, bir çocuğun yemeği, defteri, okul taksiti olacaktı. Adını basamayan bir ülkede, adını bir kuruma dönüştürmüş oldu; ve o kurum, satılan her kitapla kendi kendini besleyen bir mekanizmaya kavuştu.

Son perde, onun hiç istemediği bir şiddetle açıldı. 1993'te, Salman Rushdie'nin bir kitabından bölümleri izni olmadan bir gazetede yayımlaması büyük bir tartışma başlatmıştı. 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta, Pir Sultan Abdal etkinliklerine katılmak üzere kaldığı Madımak Oteli kuşatıldı ve ateşe verildi. Otelde, 33'ü etkinliğe gelen yazar, ozan ve gençlerden olmak üzere 35 kişi yaşamını yitirdi. Aziz Nesin, itfaiye merdiveniyle dışarı çıkarılarak kurtuldu. 77 yaşındaki bir yazar, yanan bir binadan indirilirken kamera karşısına çıkmış, ülkenin en çok tartışılan görüntülerinden biri olmuştu. O geceden sonra iki yıl daha yaşadı ve o iki yıl boyunca hem ağır bir yas hem ağır bir hınç taşıdı.

6 Temmuz 1995'te, Çeşme'nin Alaçatı bölgesinde, geceyarısından sonra geçirdiği kalp krizi onu öldürdü. 79 yaşındaydı. Ölümü duyulduğunda ortaya çıkan soru şuydu: nereye gömülecek? Çünkü yazar yıllar önce, hem yazılı vasiyetinde hem çevresine söylediği cümlelerde, kendisi için bir mezar istemediğini açıkça belirtmişti.

İsteği şöyleydi: tören yapılmayacak, taş dikilmeyecek, yeri bilinmeyecek. Gömülme işini yapan iki üç kişi dışında kimse hangi noktada yattığını bilmeyecek. Vasiyet harfi harfine uygulandı. Cenazesi Çatalca'daki vakfın bahçesine getirildi; mezar yerinin seçilememesi için birden fazla yer kazıldı, toprak düzeltildi, hiçbir işaret bırakılmadı. Bugün o bahçede adını taşıyan bir anıt ya da bir mermer yoktur. Yerini bilenlerin sayısı, oğlu Ali Nesin ve yanında bulunan birkaç kişiyle sınırlı kaldı.

Bu kararın gerekçesi, vasiyetinin en çok tekrarlanan cümlesinde durur: üzerinde çocuklar oynasın, otlar bitsin, çiçek açsın. Yazar, kendisini ziyaret edilecek bir mekân değil, çiğnenebilecek bir toprak olarak bırakmayı seçti. Bahçede koşan çocukların bir yerde onun üstünden geçtiğini bilmesi gerekmiyordu; zaten amaç buydu. Yaşarken imzasını yasaklayan bir ülkede, adını taştan silmeyi kendi eliyle yapmış oldu. Tek fark şuydu: bu kez silme işlemi onu azaltmadı.

Çünkü ardında bıraktığı yapı büyümeye devam etti. Çatalca'daki bahçe yalnızca çocuk yurduyla kalmadı; vakıf, 2007'de matematik eğitimi için bir köy kurdu, 2013 ile 2015 arasında felsefe ve sanat köylerini açtı, kendi yayınevini işletmeye başladı, öğretmen eğitimleri ve burs programları yürüttü. Vakfın 50. yılını geçtiği bugünlerde, oradan geçen çocukların sayısı ilk binanın temelini atan adamın hesabını fazlasıyla aşmış durumda. Kitaplar hâlâ basılıyor, telif hâlâ aynı adrese gidiyor.

Geriye, iki yüz takma adla yazılmış bir külliyat ve adı yazılmamış bir mezar kaldı. Biri bir yazarı yok etme girişiminin başarısız sonucudur; öteki, aynı yazarın kendi rızasıyla verdiği bir karardır. Çatalca'da, çimenin belirli bir noktasında, altında bir insanın yattığını gösteren hiçbir şey yok. Üzerinden geçen çocuklar da bunu bilmiyor. Vasiyet tam olarak bunu istemişti.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.