← Nöron Edebiyat

Altın Karşılığı Elle Kopyalanan Roman: Kızıl Odanın Rüyası

2026-10-11 · 16 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Cao Xueqin'in Pekin'in batı yakasında yoksulluk içinde, resimlerini satarak yazdığı ve 1763-64'te seksen bölümde yarım bıraktığı Kızıl Odanın Rüyası'nın hikâyesi; hiç basılmadan tapınak pazarlarında elle kopyalanıp altın karşılığı satılan bu metnin, yazarın ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra başkasının elinden çıkmış kırk bölümle tamamlanarak basılması ve asıl metne 1927'de Şanghay'da ortaya çıkan 1754 tarihli bir nüshayla dönülmeye başlanması.

kızıl odanın rüyasıcao xueqinçin edebiyatıelyazmasıtamamlanmamış roman

Bölüm metni

Çin'in en büyük romanı hiç bitmedi. Yazarı son kırk bölümü yazmadan öldü, kitap otuz yıl boyunca elle çoğaltılıp altın karşılığı satıldı — sonra birisi oturup finali kendisi yazdı ve iki yüzyıl boyunca milyonlarca insan o sonu okudu.

Pekin'in batısındaki tepelerde, 18. yüzyılın ortalarında, kerpiç duvarlı bir evde yaşayan orta yaşlı bir adam vardı. Komşuları onu resim yapan, şiir söyleyen, çok içen ve çok konuşan biri olarak tanıyordu. Kayalıklar çizerdi; sivri, çatlamış, yalnız kayalar. Çizdiği kayaları kasabaya götürüp satar, eline geçen parayla şarap alır, bazen de sadece darı lapası alırdı. Adı Cao Zhan'dı, ama bugün onu Cao Xueqin olarak tanıyoruz. Dostlarının anlattığına göre evinde sık sık yiyecek bitiyor, kış sabahlarında odası ısınmıyordu. Aynı adam, yirmi yıl kadar önce, imparatorluğun en zengin konaklarından birinde büyümüştü.

Bunu anlamak için Nanjing'e, yani ailenin yüz yıl boyunca oturduğu güneydeki o şehre gitmek gerekir. Cao ailesi sıradan bir memur ailesi değildi. Cao Xueqin'in büyük dedesi Cao Xi, Kangxi döneminde Jiangning İmparatorluk Dokuma Nezareti'nin başına getirilmişti; yani sarayın ipeğini üreten, denetleyen, başkente yollayan dairenin. Bu, para kokan bir görevdi. Ailenin imparatorla bağı ise bürokratik değil, neredeyse bedenseldi: Cao Xi'nin eşi, yani Cao Xueqin'in büyük büyükannesi, küçük Kangxi'nin sütannesiydi. Hanedanın en uzun hüküm süren imparatoru, bu kadının kollarında beslenmişti.

Cao Xi 1684'te ölünce görev oğlu Cao Yin'e geçti. Cao Yin, imparatorun çocukluk arkadaşı, güvendiği adamı, güneydeki gözü kulağıydı. 1690'dan 1712'ye kadar nezaretin başında kaldı ve Kangxi'nin meşhur güney seyahatlerinde imparatoru dört kez kendi konağında ağırladı. İmparatorun bir evde kalması, o eve yıllarca anlatılacak bir hikâye, ama aynı zamanda ödenmesi yıllar alacak bir borç bırakır. Cao Yin yalnızca ipek işiyle uğraşmadı; sarayın emriyle Tang hanedanı şiirlerinin tamamını bir araya getiren dev derlemenin, yani Bütün Tang Şiirleri'nin basımını yönetti. Elli bin şiirden fazlasını içeren bu külliyat, tahta kalıplara tek tek oyuldu. Dedesi kitap basıyordu. Torununun kitabı ise ölümünden otuz yıl sonrasına kadar hiçbir matbaaya giremeyecekti.

Çöküş, hanedanın tepesindeki bir değişimle geldi. Cao Yin 1712'de öldü, görevi oğlu Cao Yong'a verildi; Cao Yong 1715'te öldü. Kangxi, aileyi korumak için akrabalardan Cao Fu'nun evlatlık alınıp göreve getirilmesine izin verdi. Ama koruyan imparator 1722'de öldü ve tahta Yongzheng çıktı. Yeni imparator, babasının adamlarının hesaplarını acımasız bir titizlikle açtı. Dokuma nezaretinin defterlerinde yıllardır birikmiş açıklar vardı: imparatorluk ziyaretleri, hediyeler, borçlar. 1727'de ailenin mallarına el konuldu, Cao Fu hapse atıldı. Bir yıl sonra serbest kaldığında geriye konak, bahçe, hizmetliler, ipek, hiçbiri kalmamıştı. Aile Pekin'e taşındı; eski mülklerinden arta kalan küçük bir eve sığındılar.

Cao Xueqin o sırada çocuktu. Doğum yılı bugün bile tartışılıyor; uzmanlar 1715 ile 1724 arasında bir tarihte birleşiyor. Yani çocukluğunun bir yarısı akan ipeğin, öbür yarısı rehin verilen eşyaların içinde geçti. Hayatının geri kalanında bir daha hiçbir resmî göreve gelmedi, zenginliğe yaklaşmadı.

Pekin'deki yıllarında iki Mançu soylu kardeşle, Dun Min ve Dun Cheng'le arkadaş oldu. Bu iki kardeş de hanedanın gözden düşmüş bir kolundandı; itibarı olmayan soyluluk neye benzer, biliyorlardı. Onların şiirlerinde Cao Xueqin'in portresi var: resimlerini satıp şarap parası çıkaran, içince eski günleri anlatan, taş çizen adam. Dun Cheng bir şiirinde ona, batıdaki evinde kayalar çizmekten vazgeçip gelmesini, şarabı kendisinin ödeyeceğini söyler.

İşte o yıllarda, soğuk odasında, satılacak resimlerin arasında bir roman yazıyordu. Romanın ilk bölümüne kendi emeğini şöyle kaydetti: on yıl boyunca okuyup gözden geçirdim, beş kez ekleyip çıkardım. Yazdığı şey, çöken bir ailenin hikâyesiydi. Jia soyadlı, kalabalık, zengin, iç içe geçmiş bir aile; bahçeleri, şairleri, hizmetlileri, borçları, kavgaları olan bir ev. Merkezinde ergenliğe yeni girmiş bir oğlan, Jia Baoyu; onun iki kuzeni, hastalıklı ve keskin zekâlı Lin Daiyu ile ölçülü, uyumlu Xue Baochai. Dört yüzden fazla karakter. Ve her şeyin yavaşça, kaçınılmaz biçimde elden gidişi.

Kitap bitmedi. Elinde dolaşan nüshalardan birinin kenarına, onu tanıyan biri şu notu düştü: yılbaşı gecesiydi, kitap tamamlanmamıştı, Qin gözyaşları tükenerek göçtü. Tarih tartışmalı; 1763'ün ya da 1764'ün şubat ayına denk gelen o kış gecesi. Aynı dönemde küçük oğlunu kaybettiği, bu acıdan toparlanamadığı söylenir. Geriye seksen bölüm kaldı, bir de tamamlanmamış bir sonun boşluğu.

Bir yazarın ölümü, çoğu zaman eserinin yolculuğunun sonudur. Burada tersi oldu: kitap, yazarı öldükten sonra kendi başına yürümeye başladı; matbaa olmadan, yayıncı olmadan, yalnızca insan eliyle.

Çünkü Çin'de bir kitabın basılması o dönemde ciddi bir sermaye işiydi. Her sayfa, ters yazıyla tahta bir kalıba oyulurdu; bir romanın kalıplarını hazırlatmak, küçük bir ev almaya yakın para demekti. Üstelik roman, yüksek edebiyat sayılmıyordu. Memur olmak için ezberlenen klasiklerin yanında, günlük dille yazılmış uzun anlatılar, ciddi insanların gizlice okuduğu, açıkça savunmadığı bir türdü. Buna bir de romanın içeriği eklenir: bir memur ailesinin içindeki sefahat, kadınlarla erkekler arasındaki çarpık ilişkiler, el konulan mallar, düşen bir hanedan hizmetkârı. Yongzheng'in dosya açtığı yıllardan birkaç yıl sonra, böyle bir metni adınızla bastırmak akıllı bir iş değildi.

Yani kitap elle çoğaltıldı. Bir nüsha ödünç alınır, kâtipler ya da meraklı okurlar tarafından satır satır kopyalanır, kopya bir başkasına ödünç verilir, ondan yeni kopyalar çıkardı. Seksen bölümlük bir metni elle yazmak haftalar süren bir emektir ve bu emek bir fiyat doğurdu. Romanın ilk basılı baskısını hazırlayan Cheng Weiyuan, 1791'de kitabın önüne koyduğu açıklamada o günleri hatırlıyor: meraklılar birer nüsha çıkarıp tapınak pazarına götürüyor, fiyatını yükseltip onlarca altın alıyordu. Pekin'in tapınak pazarları, belirli günlerde kurulan, antika, kitap, hat, kuş ve ilaç satılan kalabalık yerlerdi. Bir el yazması nüshanın oradaki fiyatı, sıradan bir ailenin yıllık geçim parasına yaklaşıyordu. Bu, bugünün ölçüsüyle bir romanın kopyası için bir otomobil fiyatı ödemeye benzer. Yazar açlıktan ölürken, metni servet ediyordu.

Bu elle çoğaltılmış nüshalardan bazıları bugün elimizde ve onlar edebiyat tarihinin en tuhaf belgeleri arasında. Çünkü bu kopyalar temiz, nötr metinler değil; kenarları, satır araları, bölüm başları yorumlarla dolu. Yorumcuların en önemlisi kendine Zhiyanzhai, yani Allık Taşı adını vermiş biri. Allık Taşı romanı okurken not düşüyor, ama bunu bir eleştirmen gibi yapmıyor: anlatılan sahneyi tanıdığını, o olayın gerçekten yaşandığını, o kişiyi bildiğini söylüyor. Bir yerde, ağladığını yazıyor. Bu notlar yüzünden romanın Cao ailesinin kendi hikâyesine ne kadar yakın olduğu iki yüz yıldır tartışılıyor. Allık Taşı'nın kim olduğu hâlâ bilinmiyor; yazarın bir kuzeni, bir akrabası, belki gençliğine tanık olmuş biri olduğu düşünülüyor.

Bu nüshalar, yazıldıkları yıla göre adlandırıldı. En eskisi 1754 tarihli notlar taşıyan nüsha. Bir diğeri 1759, bir diğeri 1760 tarihli. Hiçbiri eksiksiz değil. 1760 nüshası en dolgun olanı; seksen bölümün yetmiş sekizi var, 64. ve 67. bölümler eksik. 1754 nüshasından yalnızca on altı bölüm kurtuldu. Kitabın adı bile her nüshada aynı değil: bazılarının başlığı Kızıl Odanın Rüyası, bazılarının Taşın Hikâyesi. İkincisi, romanın başındaki çerçeve hikâyeye gönderme yapar: gökyüzünü onaran tanrıçanın elinden artakalan, işe yaramamış bir taşın öyküsü.

Nüshaları karşılaştırdığınızda asıl şaşırtıcı şey ortaya çıkıyor: metin kopyadan kopyaya oynuyor. Bir cümle burada var, orada yok. Bir karakterin söylediği söz değişiyor. Bazı yerlerde kopyalayan kişinin anlamadığı bir kelimeyi kendince düzelttiği görülüyor. Yazarın beş kez elden geçirdiği metnin farklı aşamaları, farklı kopyalara dağılmış hâlde dolaşıyor. Bugün okuduğumuz Kızıl Odanın Rüyası'nın hiçbir sayfası, yazarın kendi eliyle yazdığı asıl müsveddeden gelmiyor; o müsvedde kayboldu. Elimizde olan, onu sevenlerin kopyalarının kopyası.

Ve hepsi aynı yerde duruyor: seksen. Romanın büyük kurgusu daha tamamlanmamıştır. Jia ailesinin çöküşü başlamıştır ama bitmemiştir, Baoyu'nun kaderi belirsizdir, ilk bölümlerde kurulan onlarca kehanet karşılığını bulmamıştır. Allık Taşı'nın notlarından, yazarın sonu kafasında kurduğu, hatta bazı bölümleri yazdığı anlaşılıyor; birkaç notta, çok sonra gelecek sahnelerden söz ediliyor. O bölümler nerede? Kimse bilmiyor. Ödünç verilip geri gelmediği, aile tarafından saklandığı ya da hiç tamamlanmadığı öne sürüldü. Otuz yıl boyunca okurlar, bir romanın tam ortasında bırakıldı.

1791'de bu durum değişti. Cheng Weiyuan adında, kitapları toplayan ve iyi tanıyan bir adam, yıllarca romanın dağınık parçalarının peşinde dolaştığını anlatır. Kütüphanelerde, sahaflarda, hatta kâğıt yığınlarında arayarak yirmiden fazla bölüm bulduğunu, sonra tesadüfen bir satıcıdan on bölüm daha aldığını, bunun için hatırı sayılır para ödediğini söyler. Bunları, sınav sisteminden geçmiş bir bilgin olan Gao E ile birlikte düzenlediler. Sonucu, Cuiwen Shuwu adlı kitabevinde, ahşap hareketli harflerle, yüz yirmi bölüm olarak bastırdılar. Baskı o kadar hızlı tükendi ki, yalnızca seksen gün kadar sonra, düzeltilmiş ikinci bir baskı hazırlandı.

O baskıyla roman artık el yazması lüksü değil, satın alınabilir bir kitaptı. Yüz yirmi bölümlük metin yayıldı, yeniden basıldı, taşra matbaalarında çoğaltıldı, tiyatroya ve halk anlatısına girdi. Yüz otuz yıl boyunca Kızıl Odanın Rüyası demek, Cheng Weiyuan ile Gao E'nin kitabı demekti. Okurlar romanın sonunu biliyordu: Baoyu'nun evlendirilmesi, Lin Daiyu'nun ölümü, ailenin dağılması, ve kahramanın dünyadan çekilişi. Kuşaklar boyunca milyonlarca insan o sonu okuyup ağladı.

Sonra 20. yüzyıl geldi ve kitabın sonu bir soruya dönüştü. 1921'de Hu Shi, Çin'in modern edebiyat tartışmasının merkezindeki isim, son kırk bölümün Cao Xueqin'e ait olamayacağını savundu. Gerekçeleri metnin içindeydi: üslup ilk seksen bölümdeki yoğunluğunu kaybediyor, başta kurulan bazı kehanetler karşılıksız kalıyor, kimi karakterlerin sonu romanın mantığına uymuyordu. Ona göre o bölümleri Gao E yazmıştı. Tartışma bugün de sürüyor. Bazı araştırmacılar, Cheng Weiyuan'ın anlattığı gibi gerçekten eski müsveddelerden parçalar bulduğunu ve son bölümlerin bir çekirdeğinin yazara ait olabileceğini düşünüyor; başkaları metnin tamamen sonradan yazıldığını savunuyor. Bilgisayarla yapılan üslup çözümlemeleri de bu tartışmaya katıldı, kesin bir hüküm vermedi. Bu, dünya edebiyatında eşi az bulunan bir durum: bir klasiğin son dörtte birinin kime ait olduğu bilinmiyor.

Hu Shi'nin bu tezi ortaya atmasından altı yıl sonra, 1927 yazında, Amerika'dan yeni dönmüş hâliyle Şanghay'dayken ona bir haber geldi: elde eski bir el yazması nüsha var. Yüksek bir fiyat ödeyip aldı. Eline geçen şey, romanın bilinen en eski kopyasıydı; yorumcunun 1754 tarihli notlarını taşıyan, on altı bölümü kalmış, yaprakları dağılmaya başlamış bir deste kâğıt. Hu Shi onu bulunduğu yılın takvim adıyla adlandırdı ve bu adlandırma usulü, bütün öteki nüshalar için de kullanılır oldu. Dünyadaki en eski ve en değerli Kızıl Odanın Rüyası kopyası olduğunu söyledi. Bu nüsha, Cheng Weiyuan'ın tapınak pazarında satıldığını anlattığı el yazmalarından geriye kalan somut kanıttı.

Bundan sonrası, kitabın etrafında koca bir ilim dalının kurulması oldu. Kızıl Oda araştırmaları, kendi dergileri, kürsüleri, ömrünü tek bir romana veren uzmanları olan bir alan hâline geldi. Nüshalar karşılaştırıldı, kelime kelime dizildi, Cao ailesinin arşiv kayıtları çıkarıldı, romandaki bahçe, yani Büyük Seyir Bahçesi, gerçek bahçelerle eşleştirilmeye çalışıldı. Modern basımların çoğu artık Cheng Weiyuan baskısını değil, 1760 nüshasını esas alıyor; son kırk bölüm ise ayrı bir statüyle, kaynağı belirtilerek yayımlanıyor.

El yazmalarının kendileri de birer hazineye dönüştü. 1760 nüshası Pekin Üniversitesi Kütüphanesi'nde, 1759 nüshası Çin Millî Kütüphanesi'nde korunuyor. 1754 nüshası ise Hu Shi'yle birlikte yolculuk etti: 1948'de Pekin'den ayrılırken yanına aldığı çok az şeyden biri oydu. Taiwan'a, sonra Amerika'ya gitti; ölümünden sonra ailesi onu Cornell Üniversitesi Kütüphanesi'ne emanet bıraktı. 2005'te Şanghay Müzesi, Hu Shi'nin mirasçılarından bu nüshayı 830 bin dolar ödeyerek satın aldı ve nüsha, yetmiş sekiz yıl önce Hu Shi'nin onu bulduğu şehre geri döndü. Bugün müzenin nadir eserler deposunda duruyor.

Bu, bir kitabın başına gelebilecek en tuhaf yolculuklardan biri. Resimlerini satarak geçinen, yazdığı romanın tek satırı basılmadan ölen bir adamın elinden çıkan metin, matbaa yerine insan eliyle yayıldı; tapınak pazarlarında altın karşılığı el değiştirdi; ölümünden otuz yıl sonra bir sonu olmadığı için kendisine bir son yazıldı; iki yüz yıl sonra o sonun sahibi arandı; ve çoğaltılmış kopyalarından biri, bir müzenin iklim kontrollü odasında, bir sanat eseri gibi korunur oldu. Kitabın kendisi ise asla tamamlanmadı. Dünyanın en çok okunan romanlarından biri, ortasından itibaren bize ait; sonu, onu kopyalayan ellerin ve onu bitirmeye çalışanların bıraktığı bir tartışma.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.