2026-10-17 · 18 dk
Sait Faik Abasıyanık'ın portresi. Lisede bir şaka yüzünden İstanbul'dan Bursa'ya gönderilen, babasının isteğiyle gittiği İsviçre ve Grenoble'dan diplomasız dönen, öğretmenlikte ve tahıl ticaretinde tutunamayan Adapazarlı bir gencin 1936'da Semaver'le öyküye geçişini anlatıyor. Bölüm, Burgazada'da balıkçıların, garsonların ve kimsesizlerin arasında Türk öyküsünü olay anlatmaktan çıkarıp insana çevirmesini, Haritada
sait faikburgazadatürk öyküsüharitada bir noktaHiçbir okulu bitiremedi, hiçbir işte tutunamadı, babası onu tüccar yapmaya çalıştıysa da olmadı. Yazmayı bırakmaya karar verdiği gün kalemi yeniden eline aldı, çünkü yazmasa deli olacaktı. Bir adadaki balıkçıların sesini dinleyen bu adam Türk öyküsünü baştan kurdu.
Bir İstanbul lisesinde, 1920'lerin ortasında, bir sınıf dolusu genç bir öğretmeni bekliyor. Rivayete göre Arapça öğretmeninin sandalyesine bir iğne konmuş. Öğretmen oturuyor, sıçrıyor, sınıf gülmekten kırılıyor. O kahkahanın bedeli ağır oluyor. Şakaya karışan öğrenciler soruşturmadan geçiyor ve aralarından biri, uzun boylu, dalgın, biraz utangaç bir çocuk, İstanbul Erkek Lisesi'nden uzaklaştırılıp Bursa'ya gönderiliyor. Adı Mehmet Sait. Türk edebiyatı onu yıllar sonra Sait Faik Abasıyanık adıyla tanıyacak.
Bu küçük sürgünü bir talihsizlik gibi anlatmak kolay. Oysa Sait Faik'in hayatında neredeyse her kopuş, onu biraz daha yazıya yaklaştırıyor. Bursa Lisesi'nde geçen yıllar sessiz, içe dönük yıllar. Şehrin yeşili, sokakların ağır ritmi, yalnızlık hissi. İlk hikâyesi İpekli Mendil'i bu dönemde yazıyor. Bir yolcu vapurunda kaçakçılık yapan bir çocuğun hikâyesi bu. Daha ilk denemesinde, sonradan bütün eserine yayılacak o tanıdık figür ortaya çıkıyor: Toplumun kıyısında yaşayan, kimsenin adını bilmediği ama gözlerinden çok şey okunan insan. Hikâye 1929'da Milliyet gazetesinde yayımlanıyor. Genç yazar bunu bir başlangıç olarak görüyor mu, bilmiyoruz. Ama ailesinin onun için başka planları var.
Sait Faik 1906'da Adapazarı'nda doğmuş. Babası Mehmet Faik Bey hali vakti yerinde bir tüccar, annesi Makbule Hanım ise oğluna ömrü boyunca bağlı kalacak, şefkatli bir kadın. Aile, Birinci Dünya Savaşı ve ardından gelen işgal yıllarının karmaşasını yaşamış, sonra İstanbul'a yerleşmiş. Babanın beklentisi açık: Oğlu iyi bir eğitim alacak, ticaretten anlayacak, belki aile işini büyütecek. 1928'de Bursa Lisesi'nden mezun olan Sait, bir süre İstanbul'da Edebiyat Fakültesi'ne devam ediyor. Ama derslerden çok kahveleri, sokakları, insanları seviyor. Baba bunun farkında. Çözüm o yılların varlıklı ailelerinin sık başvurduğu yol: Avrupa.
1931'de Sait önce İsviçre'ye, Lozan'a gidiyor, iktisat okuması için. Orada uzun kalmıyor. Kısa süre sonra Fransa'nın dağlarla çevrili şehri Grenoble'a geçiyor. Kâğıt üzerinde iktisat öğrencisi. Gerçekte ise bir gözlemci. Derslere pek az giriyor. Onun yerine kahvelerde oturuyor, sinemalara gidiyor, Fransız edebiyatını kendi dilinde okuyor, yabancı bir ülkede yalnız bir gencin bütün tuhaflığını yaşıyor. Grenoble yılları aynı zamanda gezgin yıllar. Fransa'nın farklı şehirlerinde dolaşıyor, Marsilya'nın limanlarında işçilerle, denizcilerle yan yana oturuyor. Bu insanlar, ileride İstanbul'un balıkçılarında, hamallarında, garsonlarında yeniden karşısına çıkacak.
1935'te babası artık sabırsız. Oğlu dört yıldır Avrupa'da, ortada bir diploma yok. Sait Faik eli boş dönüyor. Okuldan diplomasız, ama içi gördükleriyle dolu. Ailesi onu bir düzene sokmaya çalışıyor. Önce Halıcıoğlu'ndaki Ermeni Yetim Okulu'nda Türkçe öğretmenliği yapıyor. Bu iş birkaç ay sürüyor. Çocuklarla arası iyi, ama disiplinle, ders programıyla, öğretmenlik kalıbıyla arası hiç iyi değil. Ardından babası ona bir ticarethane açıyor, tahıl ticaretine girmesini istiyor. Sait Faik dükkânda oturuyor, alıcılarla pazarlık edemiyor, hesap tutamıyor. Kısa sürede iş zarar ediyor ve kapanıyor. Bir dönem bir gazetede adliye muhabirliği deniyor, onu da bırakıyor.
Dışarıdan bakan biri için bu tablo başarısız bir gencin portresi. Hiçbir işte tutunamayan, ailesinin parasıyla yaşayan, sokaklarda vakit geçiren biri. Ama Sait Faik o sokaklarda boş durmuyor. Dükkânın kapısından geçen hamalı, adliye koridorunda bekleyen kadını, Halıcıoğlu'nun yetim çocuklarını not ediyor. Hiçbir meslek ona uymuyor, çünkü tek bir mesleğe zaten çoktan bağlanmış. Ve o mesleğin ilk büyük ürünü 1936'da ortaya çıkıyor.
1936'da Sait Faik'in ilk kitabı Semaver yayımlanıyor. Kitaba adını veren hikâye, Türk öykücülüğünde sessiz bir dönüm noktası sayılır. Konusu son derece basit. Ali adında genç bir işçi her sabah erkenden fabrikaya gitmek için uyanıyor. Annesi ondan önce kalkmış, semaveri yakmış, çayı demlemiş. Anne ile oğul arasında büyük konuşmalar yok. Sadece semaverin kaynaması, sıcak çay, yumuşak bir sabah ışığı var. Sonra bir sabah annesi uyanmıyor. Ali yine fabrikaya gidiyor.
İşte bu kadar. Ne büyük bir olay örgüsü, ne şaşırtıcı bir son, ne de ahlak dersi. O dönemin Türk öyküsü büyük ölçüde Maupassant geleneğine yaslanır: Bir serim, bir düğüm, bir çözüm. Ömer Seyfettin'in sağlam kurgulu, sonu keskin hikâyeleri okurun zihnindeki öykü kalıbıdır. Sait Faik bu kalıbı bir kenara koyuyor. Onun hikâyelerinde asıl olan olay değil, an. Bir bakış, bir koku, bir duygunun kıpırdanışı. Edebiyat tarihçileri bu tavrı çoğu zaman Rus yazar Çehov'un çizgisine yakın bulur. Sait Faik ise kimsenin öğrencisi gibi görünmeyen, kendine has bir ses kuruyor. Cümleleri bazen dağınık, bazen konuşur gibi, kimi zaman dil bilgisi kurallarını zorlayan bir rahatlıkta. Eleştirmenlerin bir kısmı bunu özensizlik sanıyor. Zamanla anlaşılıyor ki bu, bilinçli bir doğallık.
Semaver'i 1939'da Sarnıç, 1940'ta Şahmerdan izliyor. Kitaplar birbirini takip ettikçe Sait Faik'in dünyası da netleşiyor. Bu dünyada paşalar, zengin tüccarlar, büyük kahramanlar yok. Onun yerine balıkçılar, kahveciler, kestaneciler, işsizler, hamallar, garsonlar, sokak çocukları var. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Anadolu'dan göçmüş Türkler, hepsi aynı mahallede, aynı kahvede, aynı kayıkta. Sait Faik onları sınıflandırmıyor, yargılamıyor, yukarıdan bakmıyor. Kendini de onların arasına yerleştiriyor. Hikâyelerinin çoğunda anlatıcı bir "ben", yani yazarın kendisine çok benzeyen, avare, meraklı, insanlara âşık bir adam.
Bu dünyanın merkezinde bir ada var: Burgazada. Abasıyanık ailesi 1930'ların sonundan itibaren Burgaz'daki köşklerine yerleşiyor. Baba Mehmet Faik Bey 1939'da ölüyor. Sait, annesi Makbule Hanım ile birlikte adada yaşamaya devam ediyor. Hiç evlenmiyor. Burgaz o yıllarda kalabalık bir sayfiye değil, kışın yarı boş kalan, balıkçıların, Rum ailelerin, birkaç kahvenin olduğu küçük bir dünya. Sait Faik sabahları kıyıya iniyor, balıkçılarla denize açılıyor, kahvede saatlerce oturuyor, akşamları vapurla şehre gidiyor, Beyoğlu'nun meyhanelerinde geceliyor, son vapurla ya da ertesi sabah adaya dönüyor.
Ada onun için sadece bir mekân değil, bir bakış açısı. Kalabalık şehirle sessiz deniz arasında gidip gelen bir adam. Hikâyelerinde de bu iki kutup sürekli yer değiştiriyor. Bir yanda Beyoğlu'nun ışıkları, tramvayları, kalabalık meyhaneleri, öbür yanda Burgaz'ın kayalıkları, martıları, lodosta sallanan kayıkları. Balıkçı Barba Antimos, kahveci, kayıkçı çocuklar... Gerçek kişilerden esinlenen bu figürler, onun kaleminde birer edebiyat karakterine dönüşüyor ama gerçekliklerini hiç kaybetmiyor.
1944'te Sait Faik ilk romanını yayımlıyor: Medarı Maişet Motoru. Burgaz'da bir motor alıp geçimini sağlamaya çalışan insanların hikâyesi bu. Roman yayımlandıktan sonra bazı bölümleri nedeniyle sorun çıkıyor, kitap toplatılıyor. Sait Faik onu yıllar sonra elden geçirip 1952'de Birtakım İnsanlar adıyla yeniden yayımlıyor. Bu başlık, aslında bütün eserinin bir özeti gibi. Onun ilgilendiği, tarih kitaplarına giremeyen birtakım insanlar.
1940'ların ikinci yarısı en verimli yılları. 1948'de Lüzumsuz Adam çıkıyor. Bu hikâyedeki anlatıcı, hayattan elini eteğini çekmiş, yalnızca gözlemleyen bir adam. Okurların çoğu onda Sait Faik'in kendi gölgesini görüyor. Ardından Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Kumpanya, Havuz Başı ve Son Kuşlar geliyor. Son Kuşlar'daki hikâye, kuş tutucuların adadaki göçmen kuşları yok edişini anlatırken insanla doğa arasındaki bağın kopuşuna dair erken bir ağıt gibi okunuyor. Sait Faik doğayı süs olarak değil, insanın bir parçası olarak yazıyor. Denizin kirlenmesi, balığın azalması, kuşun kaçışı, onun gözünde insanın yalnızlaşmasıyla aynı hikâye.
Bu yıllarda kendi kuşağının yazarlarıyla da yakın ilişki içinde. Beyoğlu'ndaki edebiyat sohbetlerinin sevilen ama biraz uzak duran yüzü. Kimseye hocalık taslamayan, gürültülü tartışmalara girmeyen, bir köşede rakısını içip dinleyen bir adam. Çevresindekiler onun çocuksu neşesinden ve ani hüzünlerinden söz ediyor. Ama bu bohem hayatın bir bedeli var. İçki onun hem sığınağı hem de yavaş yavaş onu tüketen şey oluyor. 1940'ların sonunda doktorlar karaciğerinde ciddi bir hastalık, siroz tespit ediyor. Sait Faik uyarıları dinliyor, bir süre uyuyor, sonra yine kendi bildiği hayata dönüyor.
Hayatının son yıllarında Sait Faik yazdığı her şeyi giderek daha kişisel bir yerden yazıyor. Kurgu ile itiraf arasındaki sınır inceliyor. 1953'te tek romanı sayılabilecek ikinci büyük denemesi Kayıp Aranıyor yayımlanıyor, aynı yıl şiirlerini Şimdi Sevişme Vakti adıyla bir araya getiriyor. Ama onun son döneminin asıl sesi hikâyelerinde. Ve bu hikâyelerin içinde biri, adeta bir vasiyet gibi okunuyor: Haritada Bir Nokta.
Hikâyenin anlatıcısı, yine yazara çok benzeyen biri. Yazmaktan yorulmuş, yazının hiçbir şeyi değiştirmediğine inanmış bir adam. Bir daha yazmamaya yemin ediyor. Kalemi bırakıyor, adaya çekiliyor. Burgaz'ın tepelerine çıkıyor, Hristos Manastırı'na doğru yürüyor, kayalıklara iniyor, denizle, rüzgârla, insanlarla baş başa kalıyor. Hikâyenin bu kısmı bir kaçış gibi başlıyor ama yavaş yavaş bir arayışa dönüşüyor. Anlatıcı insanlardan uzaklaşmak istedikçe onlara daha çok ihtiyaç duyduğunu fark ediyor. Hikâyenin en çok bilinen cümlelerinden biri de bu farkındalığı özetliyor: "Bir insanı sevmekle başlar her şey."
Sonra o meşhur son geliyor. Yemini, kararlılığı, kaçışı, hepsi bir anda çözülüyor. Anlatıcı bir kalem buluyor ve yazıyor. Çünkü başka türlü dayanamayacağını anlıyor. Hikâye, Türk edebiyatının belki de en çok alıntılanan cümlelerinden biriyle bitiyor: "Yazmasam deli olacaktım."
Bu cümle yıllar içinde öyle çok tekrarlandı ki neredeyse bağlamından koptu. Duvar yazılarında, defter kapaklarında, sosyal medya paylaşımlarında karşımıza çıkıyor. Oysa hikâyenin içinde okunduğunda bambaşka bir ağırlığı var. Bu, kendini yazar olarak kutlayan birinin sözü değil. Tam tersine, yazıdan kaçmaya çalışıp kaçamayan, yazmayı bir tercih değil bir zorunluluk, hatta bir hayatta kalma yolu olarak yaşayan birinin itirafı. Sait Faik için yazı, insanlarla kurduğu bağın, yalnızlığına karşı tuttuğu tek ipin adı. Hikâyenin başlığı da bunu ima ediyor. Haritada bir nokta kadar küçük bir ada, ama bir insanın bütün dünyası.
Bu hikâyenin de yer aldığı Alemdağ'da Var Bir Yılan, 1954'te yayımlanıyor. Kitap, yazarın en cesur, en deneysel çalışması kabul edilir. Burada gerçekle düş, anlatıcının iç sesi ile dış dünya iç içe geçiyor. Cümleler çözülüyor, zaman kayıyor, hikâyeler bazen bir rüya mantığıyla ilerliyor. Sait Faik'in yeni bir döneme adım attığını gösteren bir kitap bu. Ama o dönem hiç gelmiyor.
Hastalığı giderek ağırlaşıyor. Bir yıl önce, 1953'te, beklenmedik bir uluslararası tanınma yaşamıştı. Amerika'daki Uluslararası Mark Twain Derneği onu onur üyeliğine seçmişti. Türk edebiyatının o yıllarda dünyaya pek açılamadığı düşünülürse bu küçük ama anlamlı bir işaret. Sait Faik'in sesi, dilin sınırlarını aşabilecek bir sesti. Ne var ki bu tanınma onun hayatını değiştirmeye yetmiyor. Karaciğeri iflas etmek üzere. Son aylarını büyük ölçüde Burgaz'daki evde, annesinin yanında geçiriyor.
11 Mayıs 1954'te İstanbul'da hayatını kaybediyor. Henüz 47 yaşında. Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnediliyor. Arkasında on yılı biraz aşan yoğun bir yazı hayatı, hikâye kitapları, iki roman, bir şiir kitabı ve sayısız dağınık yazı bırakıyor. Ölümünden sonra da kitapları gelmeye devam ediyor. Az Şekerli ve Tüneldeki Çocuk gibi derlemeler, son yıllarında yazdığı ama kitaplaştıramadığı hikâyeleri okura ulaştırıyor.
Hikâyenin asıl sonsözü ise annesinin elinden çıkıyor. Makbule Hanım oğlunun ölümünden sonra onun adını yaşatmak için harekete geçiyor. 1955'te Sait Faik Hikâye Armağanı kuruluyor. Makbule Hanım mal varlığını, eğitim kurumu Darüşşafaka'ya bırakıyor ve ödülün devamını bu kuruma emanet ediyor. Bu ödül bugün hâlâ Türkiye'nin en saygın öykü ödüllerinden biri. Her yıl, bir genç ya da usta yazar, Sait Faik'in adını taşıyan bu armağanla öykü dünyasına bir kez daha selam veriyor. Yani o lisedeki şakadan, o diplomasız dönüşten, o başarısız ticarethaneden doğan yazar, kendisinden sonra gelen kuşaklara da yazmak için bir kapı açmış oluyor.
Burgaz'daki köşk de zamanla Sait Faik Müzesi'ne dönüştürüldü. Evde onun yatağı, masası, kitapları, eşyaları duruyor. Adaya vapurla gelen ziyaretçiler iskeleden çıkıp yokuşu tırmanıyor ve o odalarda yazarın gündelik hayatına bir anlığına dokunuyor. Adanın tepesinde, Hristos Manastırı'na giden yolun üzerinde ise Sait Faik'in sık sık oturduğu söylenen bir köşe var. Burgaz halkı ve edebiyatseverler orayı hâlâ onun adıyla anıyor.
Sait Faik'in Türk edebiyatındaki asıl mirası ise ne müzede ne ödülde, yazının kendisinde. Ondan sonra Türk öyküsü artık eskisi gibi olmadı. Olay örgüsünün tahakkümünden kurtulan, ana, duyguya, iç sese yönelen yeni bir öykü anlayışı doğdu. 1950'lerden sonra yazmaya başlayan pek çok öykücü, kendi yolunu çizerken bir şekilde onunla hesaplaştı. Kimi onun izinden gitti, kimi ona karşı çıktı, ama hiçbiri onu görmezden gelemedi. Sait Faik, edebiyatın büyük olaylardan değil, sıradan insanların sıradan anlarından da doğabileceğini kanıtladı. Bir balıkçının sabah denize açılışı, bir annenin semaveri yakışı, adada yalnız bir adamın kalem araması.
Belki de en kalıcı olan, o ısrarlı insan sevgisi. Sait Faik'in hikâyelerinde kötü insan neredeyse yoktur. Yoksul, yalnız, kırgın, kaybolmuş insanlar vardır. Onlara acıyarak değil, onları severek bakar. Bugün kalabalık şehirlerde birbirine giderek yabancılaşan okurlar, onun hikâyelerinde kaybettikleri bir şeyi arıyor olabilir: Bir yabancıyla kahvede konuşabilmenin, bir balıkçının yüzünde bir dünya görebilmenin, sıradan bir sabahı kutsal bir şey gibi yaşayabilmenin imkânını.
Haritada bir nokta kadar küçük bir ada. Kırk yedi yıllık kısa bir ömür. Ve o ömrün sonunda, bütün yeminlere rağmen bulunan bir kalem. Sait Faik yazmasaydı deli olacağını söylemişti. Belki de onun asıl armağanı, okurlarına da biraz olsun aklı başında kalmanın yolunu göstermesiydi: Bir insanı sevmekle başlamak.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.