← Nöron Edebiyat

Gece Yarısı Evden Kaçan Kont: Tolstoy'un Son Yolculuğu

2026-10-24 · 20 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Lev Tolstoy'un portresi. Bölüm, Savaş ve Barış'ın 1860'larda Yasnaya Polyana'da yazılmasını ve eşi Sofya'nın binlerce sayfalık müsveddeyi geceler boyunca, rivayete göre yedi kez, elle temize çekmesini anlatıyor. Ardından yazarın Anna Karenina'dan sonra geçirdiği manevi bunalımı, eserlerinin telif hakkından vazgeçme kararının aileyi ikiye bölmesini ve 1910'da ormanda gizlice imzaladığı vasiyeti işliyor. Son olarak seksen iki yaşında bir gece yarısı evden kaçışını ve dünya basınının gözü önünde Astapovo'da, istasyon şefinin evinde ölmesini anlatıyor.

tolstoysavaş ve barışrus edebiyatıastapovosofya tolstaya

Bölüm metni

Ekim 1910'un sonunda, Rusya'nın en ünlü adamı seksen iki yaşında karanlıkta atlarını hazırlatıp kimseye haber vermeden evinden çıktı. On gün sonra küçük bir tren istasyonundaki tahta bir evde can çekişiyordu. Dışarıda gazeteciler, kameralar ve özel trenle gelmiş karısı bekliyordu, ama kadını içeri almadılar.

Tula'nın güneyinde, huş ağaçlarıyla çevrili bir malikânede, gece yarısını çoktan geçmiş bir saatte bir mum hâlâ yanıyor. Masada üst üste yığılmış kâğıtlar duruyor. Satırların arası düzeltmelerle dolu, kenarlara sığmayan notlar oklarla sayfanın başka köşelerine taşınmış, bazı kelimeler o kadar küçük yazılmış ki büyüteç olmadan okunmuyor. Masanın başında genç bir kadın oturuyor ve bu karmaşayı tek tek temize çekiyor. Adı Sofya Andreyevna. Ertesi sabah kocası temiz sayfaları alacak, yine çizecek, yine ekleyecek, yine geri verecek.

Burası Yasnaya Polyana. Adı Türkçede aşağı yukarı "Aydınlık Çayır" anlamına geliyor. Lev Nikolayeviç Tolstoy 1828'de burada doğdu, hayatının büyük bölümünü burada geçirdi ve dünyanın en uzun, en çok konuşulan romanlarından birini burada yazdı. Kont unvanını ailesinden aldı. Annesini iki yaşına gelmeden, babasını dokuz yaşında kaybetti. Gençliğinde kumar oynadı, borca girdi, Kafkasya'da ve Kırım Savaşı sırasında Sivastopol'de askerlik yaptı. Sivastopol üzerine yazdığı öyküler onu daha otuzuna gelmeden Rusya'da tanınan bir yazar yapmıştı.

1862'de 34 yaşındayken, kendisinden 16 yaş küçük Sofya Behrs ile evlendi. Evlilikten önce ona kendi gençlik günlüklerini okuttu. Geçmişinde ne varsa, ilişkileri, kumar borçları, utandığı şeyler, hepsi o sayfalardaydı. Tolstoy'un dürüstlük anlayışı buydu: hiçbir şey gizlenmeyecekti. On sekiz yaşındaki bir genç kız için ağır bir başlangıçtı bu ve çiftin hayatı boyunca günlükler, bir evliliği hem bir arada tutan hem de yıpratan şey olarak kalacaktı. Çünkü ikisi de yazıyordu, ikisi de birbirinin yazdıklarını okuyordu.

Evliliğin ilk yılları, Tolstoy'un hayatındaki en verimli dönem oldu. 1863'te Napolyon savaşları dönemindeki Rus toplumunu anlatan büyük bir romana başladı. İlk bölümleri Moskova'da çıkan edebiyat dergisi Russkiy Vestnik'te, yani Rus Habercisi'nde, 1865'ten itibaren "1805" adıyla yayımlandı. Kitap 1869'da tamamlandığında adı artık Savaş ve Barış'tı. Altı yıl süren bu çalışma boyunca Sofya Andreyevna metnin kopyacısı, ilk okuru ve çoğu zaman tek yardımcısıydı. Ailede anlatılan ve sonradan bir efsaneye dönüşen rivayete göre romanı tam yedi kez baştan sona temize çekti. Araştırmacılar rakamın kesinliğini tartışıyor, kimi bölümlerin çok daha fazla, kimilerinin daha az kopyalandığını hatırlatıyor. Ama değişmeyen gerçek şu: el yazmalarının binlerce sayfası onun el yazısıyla duruyor ve bu sırada evde peş peşe çocuklar doğuyordu. Sofya Andreyevna toplam 13 çocuk dünyaya getirdi, bunların beşi küçük yaşta öldü.

Savaş ve Barış'ı bu kadar özel kılan, alışılmış roman kalıbına sığmamasıydı. Tolstoy'un kendisi de esere roman demekte tereddüt ediyordu. İçinde balolar, düellolar, aşklar, Borodino'nun kanlı tarlası, Moskova'nın yanışı vardı. Ama bunların arasına tarihin nasıl işlediğine dair uzun düşünce bölümleri giriyordu. Tolstoy'a göre tarihi büyük adamlar yapmıyordu. Napolyon da Kutuzov da sayısız insanın küçük kararlarından oluşan bir akıntının yüzeyindeki köpüklerdi. Pierre Bezuhov'un hayatın anlamını arayışı, Prens Andrey'in yaralı yatarken gökyüzüne bakıp her şeyin boşluğunu sezdiği an, Nataşa Rostova'nın genç kızlıktan olgunluğa geçişi, okurların kuşaklar boyu kendilerini içinde bulduğu sahneler oldu.

Bunun ardından gelen Anna Karenina, 1870'lerin ikinci yarısında yayımlandığında Tolstoy artık Rusya'nın en büyük yazarı sayılıyordu. Ünlüydü, varlıklıydı, geniş bir ailesi ve verimli toprakları vardı. Dışarıdan bakan birine hayat ona sunabileceği her şeyi sunmuş görünüyordu. Ama tam bu sırada içindeki boşluk büyümeye başladı. Sonradan İtiraf adıyla bilinecek metninde anlattığına göre, elli yaşına yaklaşırken öyle bir noktaya geldi ki kendini asmamak için odasındaki ipleri kaldırdı, avda kendine zarar vermemek için tüfeğini yanına almaz oldu. Sorusu basitti: Bütün bunların anlamı ne, eğer sonunda ölüm varsa?

Bu sorunun cevabını aradığı yolculuk onu kendi sınıfından, kendi kilisesinden ve sonunda kendi evinden uzaklaştıracaktı. Yasnaya Polyana'daki mum ışığında başlayan ortaklık, aynı evin odalarında sessiz bir savaşa dönüşmek üzereydi.

1880'lerden itibaren Tolstoy bir edebiyatçıdan çok bir ahlak öğretmenine dönüştü. İncil'i kendi gözüyle yeniden okudu, kilisenin ayinlerini, mucizelerini ve hiyerarşisini reddetti. Şiddete şiddetle karşılık vermemeyi, mülkiyetten vazgeçmeyi, et yememeyi, içki ve tütünden uzak durmayı, kendi emeğiyle yaşamayı savundu. Kontluk elbiselerini bırakıp köylü gömleği giydi, kendi çizmelerini dikmeyi öğrendi, tarlada köylülerle birlikte tırpan salladı. Dünyanın dört bir yanından onu görmeye gelen ziyaretçiler, uzun beyaz sakallı bu yaşlı adamı bir peygambere benzetiyordu. 1901'de Rus Ortodoks Kilisesi'nin en yüksek kurulu olan Kutsal Sinod onu kilise topluluğundan çıkardığını ilan etti. Bu karar Tolstoy'un ününü azaltmadı, tam tersine artırdı.

Ama bu dönüşümün bedelini evde ödeyen biri vardı. Sofya Andreyevna kocasının yeni inançlarını anlamaya çalıştı, kimini paylaştı, ama mülkten vazgeçme fikrini kabul edemedi. Onun gözünde mesele basitti: Sekiz çocuk vardı, bir ev vardı, bir gelecek vardı. Kocası mülkiyeti ahlaken reddedebilirdi ama çocuklarını yoksul bırakmaya hakkı yoktu. Tolstoy için de mesele aynı ölçüde basitti: Başkalarının emeği üzerinde yükselen bir hayat sürdürdüğü sürece, öğrettiği şeyin samimiyeti yoktu.

1880'lerin başında bir uzlaşma bulundu. Tolstoy mal varlığının yönetimini ve 1881 öncesinde yazdığı eserlerin yayın haklarını karısına bıraktı. Savaş ve Barış ile Anna Karenina'nın baskılarından gelen gelir böylece aileye kaldı. Sofya Andreyevna bu eserlerin toplu baskılarını bizzat hazırladı, matbaalarla pazarlık etti, satışları takip etti. 1891'de ise Tolstoy gazetelere bir mektup göndererek 1881'den sonra yazdığı her şeyin telif hakkından vazgeçtiğini duyurdu. Bu eserleri isteyen herkes basabilirdi. Ama eski romanlar bu kararın dışında kaldı ve evdeki gerginliğin asıl düğümü orada kaldı.

Bu düğümün ortasında bir isim giderek büyüyordu: Vladimir Çertkov. Varlıklı bir aileden gelen eski bir muhafız subayı olan Çertkov, 1883'te Tolstoy'la tanışmış ve onun düşüncelerinin en sadık izleyicisi olmuştu. Yazarın sözlerini yayıyor, yasaklı metinlerini yurt dışında bastırıyor, mektuplarını ve el yazmalarını topluyordu. Tolstoy ona derin bir güven ve sevgi duyuyordu. Sofya Andreyevna ise Çertkov'u kocasını elinden alan, ailesini mirasından yoksun bırakmaya çalışan bir rakip olarak görüyordu. Çertkov'u kahraman ya da kötü olarak çizen biyografiler var, Sofya Andreyevna'yı da öyle. Ama belgelerin gösterdiği tablo daha karmaşık: Herkes Tolstoy'u kendi bildiği biçimde korumaya çalışıyordu ve herkes bunu yaparken onu biraz daha yoruyordu.

1910 yazına gelindiğinde ev, neredeyse bir kuşatma altındaydı. Tolstoy 82 yaşındaydı. Sofya Andreyevna ağır bir sinir buhranı yaşıyordu. Kocasının günlüklerinin Çertkov'da olduğunu öğrenmiş, onları geri istiyor, alamazsa kendini öldüreceğini söylüyordu. Bir keresinde bir şişe afyon ilacını eline alıp tehditte bulundu, bir başka sefer yağmurda bahçeye çıkıp gece yarısına kadar dönmedi. Tolstoy günlüklerini geri aldı ve bir bankaya teslim ettirdi. Aynı günlerde, yalnızca kendisi için tuttuğu ikinci, gizli bir günlüğe başladı ve onu çizmesinin içinde saklamaya başladı. Bu küçük ayrıntı, o evin havasını tek başına anlatıyor: Dünyanın en ünlü yazarlarından biri, kendi evinde yazdıklarını ayakkabısında taşıyordu.

İşte bu atmosferde, 1910'un 22 Temmuz'unda, dönemin Rus takvimine göre, Yasnaya Polyana'ya birkaç kilometre uzaklıktaki Grumont köyü yakınlarındaki ormanda tuhaf bir sahne yaşandı. Tolstoy at sırtında ormana geldi. Orada onu bekleyen birkaç kişi vardı, aralarında piyanist Aleksandr Goldenweiser de bulunuyordu. Tolstoy bir ağaç kütüğünün üzerine oturdu ve önüne konan kâğıdı imzaladı. Bu, son vasiyetiydi.

Vasiyete göre Tolstoy'un bütün eserleri, eski romanlar da dahil olmak üzere, ölümünden sonra kamuya ait olacaktı. Rus hukuku eserlerin doğrudan halka bırakılmasına imkân tanımadığı için haklar resmen en küçük kızı Aleksandra'ya, ailede herkesin Saşa dediği kızına bırakıldı. Saşa babasının inançlarını paylaşan tek çocuğuydu. Yanına eklenen bir notla el yazmalarının düzenlenmesi ve yayımlanması işi Çertkov'a verildi. Sofya Andreyevna'ya bundan söz edilmedi.

Ama böyle bir sır o evde uzun süre saklanamazdı. Bir vasiyetin var olduğu söylentisi kısa sürede Sofya Andreyevna'ya ulaştı. Kâğıdı aramaya başladı. Kocasının çalışma odasındaki çekmeceleri karıştırıyor, mektupları okuyor, geceleri koridorlarda dolaşıyor, kapıların arkasından konuşmaları dinliyordu. Oğulların bir kısmı annelerinin yanında, Saşa babasının yanında saf tuttu. Aile ikiye bölünmüştü. Tolstoy ise günlüğüne, bu durumdan kurtulmanın tek yolunun gitmek olduğunu defalarca yazdı. Gitmeyi 25 yıldır düşünüyordu. Bir kez yola bile çıkmış, sonra dönmüştü. Bu kez dönmeyecekti.

Ekim ayının sonlarına doğru bir gece, eski takvimle 28 Ekim'e bağlanan gecenin saat üçü sularında, Tolstoy uyandı. Yan odadan, çalışma odasından ayak sesleri ve kâğıt hışırtıları geliyordu. Kapının altından bir ışık sızıyordu. Sofya Andreyevna yine evrakları karıştırıyordu. Tolstoy sonradan günlüğüne, o anda içinde tarif edemediği bir tiksinti ve isyan duyduğunu yazdı. Ayak sesleri uzaklaştıktan sonra kalktı ve kararını verdi.

İlk uyandırdığı kişi evin doktoru Duşan Makovitski oldu. Slovak asıllı bu sessiz hekim yıllardır Tolstoy'un yanındaydı ve onun her sözünü bir deftere not ediyordu. Saşa da uyandırıldı, eşyaları toplamaya yardım etti. Tolstoy aceleyle bir mektup yazdı ve karısına bıraktı. Mektupta, kendi yaşındaki yaşlı insanların çoğu zaman yaptığı şeyi yaptığını, dünya hayatından çekilip son günlerini yalnızlık ve sessizlik içinde geçirmek istediğini söylüyordu. Onu suçlamıyordu, birlikte geçirdikleri 48 yıl için teşekkür ediyor ve kendisini aramamasını rica ediyordu.

Karanlıkta ahırlara yürüdü, yolu bulamadı, şapkasını kaybetti, arabacıyı bekledi. Şafak sökmeden Makovitski ile birlikte bir at arabasına binip yakındaki Şçokino istasyonuna ulaştılar. Oradan üçüncü mevki bir vagona bindiler. Kont, köylülerin, işçilerin, askerlerin arasında, tütün dumanı ve soğuk içinde yolculuk ediyordu. Bu bir tercihti, ama 82 yaşında bir beden için tehlikeli bir tercihti.

İlk durak Kozelsk yakınlarındaki Optina Manastırı'ydı. Rusya'nın en ünlü manevi merkezlerinden biri olan bu manastır, kiliseden çıkarılmış bir adamın gideceği son yer gibi görünüyordu. Kayıtlara göre Tolstoy manastırın ünlü münzevi rahiplerinden biriyle görüşmeyi düşündü, kulübenin yakınına kadar gitti, ama içeri girmedi. Neyi aradığını belki kendisi de tam bilmiyordu. Ertesi gün yakındaki Şamordino Manastırı'na geçti. Burada kız kardeşi Mariya Nikolayevna rahibe olarak yaşıyordu. İki yaşlı kardeş uzun uzun konuştular. Tolstoy köyde bir ev kiralamayı, orada kalmayı bile düşündü.

Bu sırada Yasnaya Polyana'da Sofya Andreyevna mektubu okumuştu. Okur okumaz evden fırlayıp bahçedeki havuza koştu ve kendini suya attı. Saşa ve ev halkı onu sudan çıkardı. Sonraki günlerde yemek yemeyi reddetti, kendini göğsüne vurdu, kocasının izini sürmek için her yolu denedi. Oğulları ona bir doktor getirdi. Bu arada gazeteler haberi duymuştu bile. Ünlü yazarın evden kaçtığı Rusya'nın ve kısa sürede bütün dünyanın manşetlerine düştü.

Saşa, babasının yanına Şamordino'ya geldiğinde annesinin onların yerini bulmak üzere olduğu haberini de getirdi. Tolstoy bir kez daha yola düşmek zorunda kaldı. Kesin bir hedefleri yoktu. Güneye, belki Kafkasya'ya, belki de daha uzağa, Bulgaristan'a gitmek konuşuluyordu. 31 Ekim'de bindikleri trende Tolstoy üşümeye başladı, ateşi yükseldi. Makovitski durumun ciddi olduğunu anladı. Yolculuğa devam etmek imkânsızdı. Tren, Ryazan ile Ural arasındaki demiryolu hattı üzerinde küçük bir kavşak istasyonunda durdu. Adı Astapovo'ydu.

İstasyonda bir otel yoktu, uygun bir oda yoktu. İstasyon şefi İvan Ozolin, kendi evini teklif etti. Tolstoy istasyon binasının yanındaki bu küçük ahşap evin bir odasına, bir demir karyolaya yatırıldı. Teşhis zatürreydi. Ozolin ve ailesi kendi evlerinde misafir gibi yaşamaya başladılar.

Birkaç gün içinde bu sessiz istasyon dünyanın merkezine dönüştü. Muhabirler gelip istasyonun telgrafhanesini kuşattı. Saat saat yazarın ateşi, nabzı, uyuyup uyumadığı dünyaya bildiriliyordu. Polis, jandarma, kilisenin gönderdiği temsilciler, Tolstoy'un izleyicileri, meraklılar peronda bekliyordu. Kilise, yazarın ölmeden önce barışmasını umuyordu. Optina'dan bir rahip gönderildi, ama Tolstoy'un yanına alınmadı. Çertkov geldi. Oğullardan bazıları geldi.

Sofya Andreyevna da geldi. Özel bir trenle Astapovo'ya ulaştı ve günlerce istasyonda bekletilen bir vagonda yaşadı. Aile ve doktorlar, onu görmenin Tolstoy'u sarsabileceğinden korkarak eve girmesine izin vermedi. Fransız film şirketi Pathé'nin kameramanları, yaşlı kadının evin penceresinden içeriye bakmaya çalıştığı anları filme aldı. Bu kısa görüntü, sinema tarihinde büyük bir kişinin ölümünü haberleştiren ilk çekimlerden biri sayılıyor. 48 yıl birlikte yaşamış bir kadının, kocasının son günlerini bir pencere camının arkasından izlemek zorunda kalması, bu hikâyenin en ağır anlarından biri olarak kaldı.

Tolstoy ara ara kendine geldi, sayıklamalar arasında kızına bir şeyler yazdırmaya çalıştı. Yanındakilere, dünyada kendisinden başka milyonlarca insanın acı çektiğini, neden yalnızca onunla ilgilendiklerini sordu. Eski takvimle 7 Kasım sabahına doğru bilincini yitirdiğinde, Sofya Andreyevna nihayet odaya alındı. Yatağın yanına diz çöktü, kulağına bir şeyler fısıldadı. Tolstoy onu duyup duymadığını belli edemeden, sabah saat 6'yı 5 geçe hayata veda etti. O gün bugünkü takvimle 20 Kasım 1910'du.

Cenaze iki gün sonra Yasnaya Polyana'da yapıldı. Binlerce köylü, öğrenci ve okur, tabutu istasyondan malikâneye kadar taşıdı. Yol boyunca ilahi yerine şarkı söylediler. Tolstoy dinî bir tören istememişti ve Rusya'da bu ölçekte bir insan, ilk kez kilise ayini olmadan toprağa veriliyordu. Mezarı için seçtiği yer, ormanda bir yamaç kenarıydı. Çocukluğunda ağabeyi Nikolay ona bir sır anlatmıştı: İnsanları mutlu edecek, aralarındaki bütün düşmanlıkları bitirecek sırrı yeşil bir değneğin üzerine yazıp oraya gömdüğünü söylemişti. Tolstoy ömrü boyunca bu masalı unutmadı ve o değneğin gömülü olduğu yere yatırılmak istedi. Mezarında bugün de ne bir taş vardır ne bir haç ne de bir isim. Yalnızca çimenle kaplı alçak bir toprak yığını.

Ama hikâye mezarın başında bitmedi. Ormanda imzalanan vasiyet uygulandı. Saşa, babasının eserlerinden gelen geliri kullanarak annesinden ve kardeşlerinden Yasnaya Polyana'nın topraklarını satın aldı ve bu toprakları köylülere devretti. Tolstoy'un hayatı boyunca yapamadığı şey, ölümünden birkaç yıl sonra kızının eliyle gerçekleşti. Çertkov da kendisine bırakılan görevi sürdürdü. Onun editörlüğünde başlayan ve onlarca yıl süren çalışmanın sonunda Tolstoy'un bütün eserleri, mektupları ve günlükleri 90 ciltlik dev bir külliyat olarak yayımlandı. Romanlardan çizmede saklanan gizli günlüğe kadar her şey artık herkese açıktı.

Sofya Andreyevna ise hayatının kalan dokuz yılını Yasnaya Polyana'da geçirdi. Devrimi, iç savaşı, kıtlığı orada gördü, malikâneyi ziyaret edenleri ağırladı, kocasının odalarını olduğu gibi korudu. 1919'da öldüğünde, kocasının ormandaki mezarından çok uzak olmayan bir aile mezarlığına gömüldü. Onun da günlükleri sonradan yayımlandı ve okurlar aynı evliliği bu kez öbür taraftan, Savaş ve Barış'ı gece yarıları temize çeken kadının gözünden okuma fırsatı buldu. Bugün Tolstoy biyografilerinin hemen hepsi bu iki günlüğü yan yana koyarak yazılıyor ve hiçbiri tek bir tarafın haklı olduğu sonucuna kolayca varamıyor.

Astapovo'ya gelince, o küçük kavşak istasyonu da artık eski adıyla anılmıyor. 1918'de hem istasyonun hem de çevresindeki yerleşimin adı "Lev Tolstoy" olarak değiştirildi. İstasyon şefinin evi bir müzeye dönüştürüldü. Tolstoy'un son günlerini geçirdiği oda, demir karyolasıyla birlikte korunuyor. İstasyonun saati ise bugün de hep aynı saati gösteriyor: 6'yı 5 geçe.

Gece yarısı evden çıkan bir kontun yolculuğu yalnızca on gün sürdü ve hiçbir yere varmadı. Ama belki de varmak zorunda değildi. Bütün hayatı boyunca söylediklerine uygun yaşayamamaktan acı çeken bir adam, son günlerinde en azından bir kez, düşündüğü gibi davrandı. Bedeli ağırdı ve bu bedeli yalnız o ödemedi. Aradan bir yüzyılı aşkın zaman geçmişken, dünyanın dört bir yanında okurlar hâlâ aynı soruyu tartışıyor: Bu bir kaçış mıydı, yoksa bir dönüş mü?

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.