← Nöron Felsefe

İstediğin Şeyi Sana Kim İstetti?

2026-08-29 · 22 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

René Girard'ın arzu

rené girardmimetik arzukıskançlıkhasetgünah keçisi

Bölüm metni

Bir çocuğun elindeki oyuncağı diğeri istemez — ta ki birincisi onunla oynayana kadar. Sonra o oyuncak dünyanın en değerli şeyi olur ve kavga başlar. Peki büyüdüğümüzde bu gerçekten bitiyor mu; yoksa arzularımızın çoğunu hâlâ birilerinin elinde gördüğümüz için mi istiyoruz?

Bir odada iki çocuk var ve odanın her yeri oyuncak dolu. Çocuklardan biri yerde duran kırık bir oyuncak arabaya uzanıyor, alıyor, elinde çeviriyor. Tam o anda ikinci çocuk, o âna kadar aynı arabaya on kez basıp geçmiş olan çocuk, ona doğru koşuyor. İstediği o arabadır artık. Başka hiçbir şey değil. Odada onlarca oyuncak var ama sadece bir tanesi gerçek, sadece bir tanesi arzuya değer, çünkü sadece bir tanesi bir başkasının elinde.

Bu sahneyi her anne baba bilir. Çoğumuz ona gülüp geçeriz, çocukluğun geçici bir saçmalığı sayarız. 20. yüzyılın ikinci yarısında bir Fransız, tüm ömrünü bu sahnenin aslında hiç bitmediğini göstermeye adadı. Adı René Girard'dı. 1923'te Avignon'da doğdu, gençliğinde Paris'te arşivcilik ve ortaçağ tarihi eğitimi aldı, 1947'de bir öğretim görevi için Amerika'ya gitti ve bir daha da dönmedi. İlginç olan şu: Girard bir edebiyat kuramcısı olarak yetişmemişti. Amerika'daki üniversitelerde Fransız edebiyatı dersleri vermesi istendiğinde, anlatması gereken romanların bir kısmını doğru düzgün okumamıştı bile. Derse yetişmek için apar topar okumaya başladı. Ve tam da bu acemi, hazırlıksız, sistemsiz okuma sırasında bir şey fark etti.

Cervantes'te, Stendhal'de, Flaubert'de, Proust'ta ve Dostoyevski'de aynı yapı vardı. Beş ayrı ülke, üç ayrı yüzyıl, birbirinden çok farklı beş yazar; ama karakterlerin arzu etme biçimi aynıydı. Hiçbiri kendi başına, kendiliğinden, içinden gelerek istemiyordu. Hepsi bir başkasına bakarak istiyordu.

Girard bunu 1961'de yayımladığı ilk kitabında anlattı. Kitabın Türkçedeki adı Romantik Yalan ve Romansal Hakikat. Baştaki "romantik yalan" ifadesi, kitabın çekirdeğidir. Girard'a göre modern insanın kendisi hakkında anlattığı en büyük yalan şudur: benim arzularım bana aittir. Ben neyi istediğimi kendim keşfederim. Zevklerim özgündür, seçimlerim benimdir, kimse bana ne isteyeceğimi söyleyemez.

Girard bunun düz bir çizgi olmadığını söylüyor. Ben ve istediğim şey arasında düz bir hat yok. Arasında birisi var. Bir üçgen var: bir yanda arzu eden özne, bir yanda arzu edilen nesne, ama tepede üçüncü bir nokta, arzunun modeli. Bir aracı. Ve bu aracı çoğu zaman görünmez. Onu göremediğimiz için de arzunun bize ait olduğunu sanırız.

Kimi kitaplarda bu aracı utanmazca ortadadır. Don Kişot şövalye romanları okur, özellikle de Galyalı Amadis'in maceralarını, ve şövalye olmaya karar verir. Üstelik bunu saklamaz; açık açık, "ben onun yaptığını yapacağım" der. Modeli ilan eder. Emma Bovary de öyledir; taşra manastırında okuduğu aşk romanlarındaki kadınlar gibi sevmek, onların yaşadığı türden bir tutkuyu yaşamak ister. Kocasından, evinden, kasabasından hoşnutsuzluğu bir boşluktan değil, kafasındaki o modellerden gelir. Emma'ya ne istediğini o kitaplar söylemiştir.

Girard bu tür duruma dış aracılık diyor. Model uzaktadır. Bir kitabın içindedir, başka bir çağdadır, ulaşılamaz bir yüksekliktedir. Don Kişot ile Amadis asla aynı odaya girmez, asla aynı ekmeğe uzanmaz. Bu yüzden bu ilişki tehlikesizdir; hatta besleyicidir. Model bir yol göstericidir, bir ustadır, bir ufuk çizgisidir.

Şimdi kendi hayatınıza bakın. Bir restoranda menüye bakıyorsunuz, kararsızsınız, sonra masadaki biri sipariş veriyor ve birden ne istediğinizi buluyorsunuz. Bir semte taşınmak istiyorsunuz; neden o semt? Bir mesleği hedefliyorsunuz; o hedefi zihninize kim koydu? Bir arabanın modelini, bir telefonun rengini, bir tatil rotasını, hatta çocuğunuza vereceğiniz ismi düşünün. İsimler modaya uyar. Her on yılda bir başka isimler yükselir, sonra düşer. Oysa isim koyan her aile, o ismi kendi kalbinden, kendi özel sebepleriyle seçtiğini düşünür. Milyonlarca insan aynı anda aynı özgün seçimi yapar.

Girard'ın söylediği şey ahlâkî bir suçlama değil. Kimseye "sen taklitçisin" demiyor. Tam tersine, taklidin insanın en büyük yeteneği olduğunu söylüyor. Dili taklitle öğreniriz, yürümeyi taklitle öğreniriz, bir mesleği ustanın elini izleyerek öğreniriz. Hayvanlar içinde taklit kapasitesi en yüksek tür biziz ve uygarlığımızı buna borçluyuz. Sorun, taklidin öğrenmede kalmayıp arzuya sızmasında. Çünkü davranışı taklit etmek insanı ustalaştırır; arzuyu taklit etmek ise insanı, arzusunu kopyaladığı kişiyle aynı dar kapıya sürükler.

İşte bütün mesele o dar kapıda başlar.

Don Kişot ile Amadis arasında hiçbir zaman kavga çıkmaz. Ama modeli kitaptan çıkarıp yanınızdaki masaya oturtun. Aynı ofiste çalışsın, aynı mahallede otursun, aynı yaşta olsun, aynı terfiye aday olsun. Girard buna iç aracılık diyor ve tüm sistemin en yanıcı parçası burasıdır.

Çünkü model artık ulaşılabilir. Onun istediği şeyi siz de isteyebilirsiniz. Ve tam da isteyebildiğiniz için, o kişi bir anda iki şey olur aynı anda: hem yol gösterici hem engel. Size neyi arzulayacağınızı öğreten kişi, o arzunun önündeki tek duvardır. Girard'ın en çarpıcı cümlelerinden biri buradan doğar: model ile rakip aynı kişidir.

Bunun sonucu tuhaf bir duygusal karışımdır ve hepimiz onu tanırız. Birine hem hayranlık duyarsınız hem de onu içinizden bir yerde çekemezsiniz. Başarısını takdir edersiniz ama ilan edildiği gün içinize bir taş oturur. O kişinin fikrini önemsersiniz; onaylamadığında canınız yanar, onayladığında ise "zaten benim de aklımdaydı" dersiniz. Yakınlık arttıkça bu gerilim azalmaz, artar. Bir milyarderin servetine kimse ağlamaz; ama aynı yıl işe başladığınız arkadaşınızın maaşı sizinkinden yüzde 10 fazla çıkarsa, günlerce uyuyamazsınız. Fark küçüldükçe yanma büyür. Çok uzaktakini kıskanmayız; hemen yanımızdakini kıskanırız.

Kardeşler bunu en ham hâliyle yaşar. Aynı evde büyümüş, aynı sofrada oturmuş, aynı sevgiyi paylaşmış iki insan; birbirinin en yakın modeli ve en yakın rakibidir. Mitolojinin kurucu hikâyeleri bu yüzden hep kardeş kavgalarıdır. Romulus, Roma'nın surlarını çizer ve Remus o çizgiyi alaya alıp üzerinden atlar; Roma bir kardeşin ölümüyle kurulur. Thebai'de Oidipus'un iki oğlu Eteokles ile Polyneikes, tahtı dönüşümlü paylaşmak üzere anlaşır, sonra birbirini surların dibinde öldürür. Bu hikâyelerdeki kavganın sebebi karakter farkı değildir. Tam tersine, kavganın sebebi farkın olmamasıdır.

Girard bu noktada karşıtlıkların nasıl tersine döndüğünü gösterir. İki rakip, çatışma büyüdükçe birbirine benzemez; aksine, birbirinin tıpatıp aynısı olur. Aynı şeyi ister, aynı taktiği kullanır, aynı öfkeyi taşır, birbirinin hamlesini aynalar. Girard onlara ikizler der. Kavgan büyüdükçe düşmanına dönüşürsün. Bugün siyasette birbirine en çok saldıran iki tarafın giderek aynı üslubu, aynı yöntemleri, aynı hakaretleri kullanmaya başlaması bunun canlı örneğidir. Kimse karşıdakine benzemek istemez; ama herkes onunla dövüşerek ona benzer.

Ve arzunun gerçek hedefi burada değişir. Kavga artık nesne için değildir. O oyuncak araba, o terfi, o ev, o kişi; artık önemsizdir. Girard buna metafizik arzu diyor: aslında istediğim şey senin sahip olduğun şey değil, senin olduğun şey. Senin o rahatlığın, o doluluk hissi, o kendinden emin duruşun. Bende olmayan ve sende olduğunu sandığım varlık. Nesne sadece bir bahanedir. Bu yüzden hedefe ulaşmak asla tatmin etmez. Sonunda o terfiyi alırsınız, o eve taşınırsınız, o arabayı alırsınız ve üç hafta sonra içinizdeki boşluk aynı yerinde durur. Çünkü aslında hiç onu istememiştiniz.

Dostoyevski bu ruh hâlinin en usta ressamıdır. Ebedi Koca'da, karısını yıllar önce aldatmış olan adamla, aldatılan koca birbirini bulur. Aldatılan adam, kendisine en büyük acıyı yaşatmış kişinin peşini bırakmaz; ona yaklaşır, onunla sarhoş olur, ona sarılır, sonra elinde bıçakla başucunda belirir. Sonra da yeniden evleneceği kadını bir kez daha aynı adama gösterir. Bu delilik değildir. Bu, kendi arzusunun kaynağını tanımış bir insanın, o kaynaktan kopamamasıdır. Onu aşağılayan kişi, aynı zamanda ona neyin değerli olduğunu söyleyen kişidir.

Modern hayat bu iç aracılığı endüstriyel ölçekte üretiyor. Sosyal medya tam olarak budur: bütün gün, elinizde, size sürekli birilerinin neyi istediğini gösteren bir makine. Üstelik gösterdiği insanlar uzaktaki krallar değil; sizinle aynı yaşta, aynı şehirde, aynı işi yapan, yani tam da rakip olmaya en uygun insanlar. Girard'ın kuramı 1961'de yazıldı, ama sanki 2010'lardan sonrası için yazılmış gibi durur. Fark küçüldükçe gerilim artar demişti. Bir toplumu herkesin herkesi anlık olarak görebildiği bir yere çevirirseniz, farkı sıfıra yaklaştırmış olursunuz.

Peki bu gerilim sonuna kadar giderse ne olur? Herkes birbirinin modeli, herkes birbirinin rakibi, herkes birbirinin ikizi olduğunda ne olur? Girard'ın ikinci büyük kitabı bu sorunun cevabıdır ve cevap ürkütücüdür.

1972'de yayımlanan Şiddet ve Kutsal'da Girard, ilk kitaptaki edebiyat çözümlemesini bırakıp mitolojiye, ilkel dinlere ve kurban ayinlerine döner. Sorduğu soru şudur: farklar eridiğinde, herkes birbirinin aynısı hâline geldiğinde, bir topluluk kendini nasıl parçalanmaktan kurtarır?

Cevabı basit ve korkunçtur. Herkesin herkese düşman olduğu şiddet, bir noktada yön değiştirir ve hepsinin bir tanesine düşman olduğu şiddete dönüşür. Yüzlerce ayrı kavga tek bir kavgada birleşir. Topluluk bir isim bulur, bir suçlu bulur, bir hedef bulur; ve o hedefi ortadan kaldırır. Ardından olağanüstü bir şey olur: gerilim gerçekten düşer. Şiddet gerçekten diner. Barış gerçekten geri gelir. Ve topluluk bu barışı, kurbanın suçlu olduğunun kanıtı sayar.

Girard buna günah keçisi mekanizması diyor. Terimin kendisi Tevrat'ın Levililer bölümündeki bir ayinden gelir: yılda bir gün, iki keçi getirilir; biri kurban edilir, diğerinin başına topluluğun bütün günahları yüklenir ve o keçi çöle salınır. Günahlar bir canlıya yüklenip şehirden dışarı yollanır. Girard'ın iddiası, bu ayinin sembolik bir icat değil, çok daha eski ve çok daha kanlı bir şeyin evcilleşmiş hâli olduğudur.

Mekanizmanın işlemesi için tek bir şart vardır: linç edenlerin ne yaptıklarını bilmemesi. Kurbanın gerçekten suçlu olduğuna içtenlikle inanmaları gerekir. İnanç kırılırsa büyü bozulur, barış gelmez.

Girard bunun izini sürerken 14. yüzyıldan kalma bir metne bakar. Ortaçağ Fransası'nın büyük şairi ve bestecisi Guillaume de Machaut, 1349-1350 yıllarında yaşadığı bir felaketi anlatır. Metinde tuhaf işaretler vardır: gökten taş yağmıştır, hava bozulmuştur, insanlar sokaklarda ölmektedir. Şair bunun sebebini de bilir: Yahudiler kuyuları ve nehirleri zehirlemiştir. Sonra da olan olmuş, suçlular cezalandırılmış, ölümler durmuştur.

Bugün bu metni okuyan hiç kimse, Machaut'nun verdiği açıklamaya inanmaz. Hepimiz aynı şeyi biliriz: o yıllarda Avrupa'yı kasıp kavuran veba salgınıydı. Kuyular zehirlenmemişti. Ama Girard'ın asıl vurgusu şudur ve çok önemlidir: metinde anlatılan katliam gerçektir. Yani şairin yalan söylediği kısım suçlamadır, öldürme kısmı değil. Biz bu metni okurken, farkında olmadan, bir zulmün belgesini zalimin gözünden okuyoruz ve gerçeği içinden ayıklayabiliyoruz.

Girard bu ayıklamayı yapmamızı sağlayan şeye zulüm klişeleri der. Dört tane sayar. Birincisi, bir kriz vardır ve o kriz farkları siler; salgın, kıtlık, savaş, ekonomik çöküş, herkesi aynı çaresizliğe indirir. İkincisi, kurbana yüklenen suçlar her zaman aynı türdendir: farkları silen suçlar. Zehirlemek, büyü yapmak, kutsalı kirletmek, çocuklara zarar vermek. Üçüncüsü, kurbanın seçilme sebebi işlediği bir fiil değil, taşıdığı bir işarettir. Azınlık olmak, yabancı olmak, farklı konuşmak, sakat olmak, çok fakir ya da çok zengin olmak, çok çirkin ya da çok güzel olmak. Ortak nokta suç değil, seçilebilirliktir. Dördüncüsü de şiddetin kendisidir.

Aynı yapıyı mitlerde de gösterir. Thebai'de veba vardır. Kâhin gelir, şehrin bir kirlilik taşıdığını söyler. Suçlu bulunur: Oidipus. Suçları tam da klişeye uyar; babasını öldürmüş, annesiyle evlenmiştir, yani akrabalık farklarını silmiştir. İşareti de yerindedir; yabancıdır ve topal yürür. Sonunda gözlerini kör edip şehirden sürülür ve veba biter. Girard bu hikâyeyi bir edebiyat şaheseri olarak değil, tam da Machaut'nun metni gibi, kurbanın gözünden değil linççilerin gözünden yazılmış bir tutanak olarak okur. Aradaki tek fark, mit çok daha eskidir ve biz onun içinde durduğumuz için tuzağı göremeyiz.

Bu yüzden Girard 1982'de yayımladığı Günah Keçisi'nde şunu söyler: bir mite inanıyorsanız, henüz oradasınız demektir.

Ve bu mekanizma tarihte kalmadı. Bir topluluk sıkıştığında, ekonomisi bozulduğunda, korktuğunda, hâlâ bir isme ihtiyaç duyuyor. Bugün bunun en görünür biçimi internette yaşanıyor. Birinin bir cümlesi, bir fotoğrafı, yıllar önceki bir hatası ortaya çıkıyor; saatler içinde binlerce insan, birbirinden habersiz ama tam bir uyumla, aynı kişiye yöneliyor. Katılanların hemen hepsi kendini adaletin tarafında hissediyor; öfkeleri içten, gerekçeleri elde. Sonra kalabalık dağılıyor, herkes rahatlıyor ve ertesi hafta başka bir isim buluyor. Değişen sadece araçtır. Şehir meydanı yerine ekran, taş yerine paylaşım. Mekanizma aynı yerinde duruyor.

Girard'ın anlattığı her şeyin insanı umutsuzluğa sürüklemesi beklenirdi. Arzun sana ait değil, en yakınındaki insan en tehlikeli rakibin, ve toplumun barışı bir masumun sırtında duruyor. Bu bir çıkmaz gibi görünüyor. Oysa Girard'ın kendisi işi burada bırakmadı ve kuramın son katmanı, tam da çıkışın nerede olduğuyla ilgilidir.

Çıkış, arzuyu yok etmekten geçmiyor. Arzusuz insan diye bir şey yok; taklit yeteneğini söküp atamayız, atsak insan olmaktan çıkarız. Çıkış, arzunun ne olduğunu bilmekten geçiyor. Modelinizi göremiyorsanız, o sizi yönetir. Görebiliyorsanız, onu seçebilirsiniz.

İlginçtir, bu ayrım Girard'dan çok önce, İslam ahlâk düşüncesinde son derece keskin biçimde yapılmıştı. Buhârî'nin naklettiği bir hadiste, ancak iki durumda kıskanmanın yerinde olduğu söylenir: Allah'ın mal verdiği ve onu doğru yolda harcayan kişi ile, Allah'ın hikmet verdiği ve onunla hükmedip onu başkalarına öğreten kişi. Klasik şerhler burada geçen duygunun haset değil gıbta olduğunu belirtir. Ve iki kavram arasındaki fark her şeyi değiştirir.

Gazzâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn'de haseti insanı helâke sürükleyen huylar arasında sayar ve tanımını çok net yapar: haset, bir nimetin sahibinin elinden gitmesini istemektir. Gıbta ise, o nimetin ondan gitmesini hiç istemeden, aynısının kendisinde de olmasını istemektir. Aradaki mesafe, bir insanın bütün hayatını belirleyecek kadar büyüktür. Haset, modelin yok olmasını ister; çünkü haset için sorun eksiklik değil, karşılaştırmadır. Bu yüzden haset doyurulamaz: karşı taraf kaybettiğinde bile hasetçinin elinde hâlâ hiçbir şey yoktur. Gıbta ise modeli ayakta bırakır. Modeli ayakta bırakan biri onu ustaya çevirebilir.

Osmanlı ahlâk düşüncesinin en yaygın okunan eserlerinden birini, Ahlâk-ı Alâî'yi yazan 16. yüzyıl âlimi Kınalızâde Ali Efendi de aynı damardan gelir. Ondan önceki İbn Miskeveyh çizgisindeki ahlâk geleneği gibi o da ahlâkı sabit bir kader değil, terbiye edilebilir bir alan olarak görür. Huy değişir. Nefsin eğilimleri işlenebilir. Bu, Girard'ın diliyle söylenirse şu demeye gelir: arzunun modelini değiştirmek mümkündür.

Anadolu'da yüzyıllardır süren nazar inancının altında da aynı sezgi yatar. İnsanlar bir bebeği, yeni bir evi, yeni bir işi başkasının bakışından korumak isterler. Bakışın kendisinden. Yani halk muhayyilesi çok erken bir tarihte şunu kavramıştır: tehlike nesnede değil, ona yönelen gözdedir. Girard'ın bütün kuramı, aslında bu sezginin ayrıntılı bir haritasıdır.

Girard'ın kendisi de aynı yere, farklı bir kapıdan girer. On emrin sonuncusuna dikkat çeker. İlk emirler eylemleri yasaklar: öldürme, çalma, yalan tanıklık etme. Sonuncusu ise bir eylemi değil, komşunun evine, karısına, hayvanına duyulan iştahı yasaklar. Girard bunu şöyle okur: bu emir, komşunun sahip olduğu nesnelerin özel bir değeri olduğu için değil, tam tersine, "komşunun" sıfatı yüzünden konmuştur. Yasaklanan, arzunun en yakındakinden kopyalanmasıdır. Yani antik bir metin, tam da yangının çıktığı yeri işaret etmektedir.

Peki pratikte ne yapılır? Girard bir öz yardım kitabı yazmadı, ama kuramından çıkan sonuç yeterince açık: modellerinizi bilinçli seçin ve mümkün olduğunca uzaktan seçin. Uzak model özgürleştirir. Bin yıl önce yaşamış bir düşünür, başka bir ülkedeki bir usta, bir kitabın içindeki bir karakter sizinle aynı ekmeğe uzanmaz; onu taklit ettiğinizde bir rakip değil bir ufuk kazanırsınız. Buna karşılık, sizinle her gün aynı odada oturan, aynı ölçüyle ölçülen kişiyi model aldığınızda kendinizi bir yarışın içinde bulursunuz ve o yarışın kuralını siz koymamışsınızdır.

Bu yüzden Girard'ı okumuş insanların çoğu şunu söyler: kuramı kavradıktan sonra kendi hayatına bakmak rahatsız edicidir. Yıllarca uğruna çalıştığınız bazı hedeflerin aslında hiç sizin olmadığını fark edersiniz. Bir arkadaşınızın hayatına bakıp içinize düşen o mayalanmayı, bir tanıdığınızın başarısı karşısında hissettiğiniz o açıklanamaz burukluğu artık başka türlü göremezsiniz.

Girard'ın kendisi bu düşünceyle yarım asır uğraştı ve akademide uzun süre kolay kabul görmedi; kuramını fazla iddialı, fazla kapsayıcı bulanlar oldu. Yine de etkisi giderek büyüdü ve 2005'te Fransız Akademisi'ne seçildi. Ömrünün son onyıllarını Stanford Üniversitesi'nde geçirdi ve 2015'te orada öldü. Bugün etkisinin en görünür olduğu yer, belki de hiç beklenmedik bir alan: Stanford'da ondan ders almış bir öğrencisi olan Peter Thiel gibi teknoloji girişimcileri, sosyal medya şirketlerinin insan psikolojisi üzerindeki gücünü açıklarken doğrudan bu kuramı anıyor. Karşılaştırmayı sınırsız hâle getiren bir ürün tasarlarsanız, dikkat konusunda hiç bitmeyecek bir talep yaratmış olursunuz. Girard'ın romanlarda gördüğü mekanizma, bugün milyarlarca insanın cebinde çalışıyor.

Sorunun kendisi ise hepimize açık duruyor ve cevabı ancak tek tek verilebilir. Bugün peşinde olduğunuz şeyi bir düşünün. O hedefi zihninize ilk kim koydu? Yüzü var mı? Ve o yüzü tanıdığınızda, hâlâ aynı şeyi istiyor musunuz?

Nöron Felsefe'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.