← Nöron Felsefe

Memleketin Neresi? İnsan Bir Yere Ait Olabilir mi?

2026-10-21 · 24 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

İnsanın bir yere ait olma ihtiyacının bir erdem mi, yoksa aşılması gereken bir bağ mı olduğunu tartışan bölüm. Diyojen'in ben

aidiyetvatangurbetköklenmehicret

Bölüm metni

Biri sana "Memleketin neresi?" diye sorduğunda bir an duraksıyorsan bu bölüm senin için. Doğduğun şehir mi, büyüdüğün mahalle mi, yoksa annenin mezarının olduğu köy mü? Belki asıl soru şu: Bir yere ait olmak insanı tamamlar mı, yoksa onu küçük bir dünyaya mı hapseder?

Bir taksiye biniyorsunuz. Birkaç dakika trafikten, havadan konuşuluyor. Sonra şoför dikiz aynasından bakıp o tanıdık soruyu soruyor: "Abi, memleket neresi?" Soru sıradan. Türkiye'de hemen herkes bu soruyu hayatı boyunca yüzlerce kez duyar; askerde, yeni bir işyerinde, düğünde, hastane koridorunda. Ama çoğumuz cevap verirken bir an duraksarız. Çünkü cevap hiç de basit değildir.

İstanbul'da doğmuş, ama annesi Erzurumlu, babası Rizeli biri ne der? Ankara'da büyümüş, yirmi yıldır İzmir'de yaşayan, çocukluğunun geçtiği köye ancak bayramdan bayrama giden biri? Eski nüfus cüzdanlarında doğum yerinin yanında bir de "nüfusa kayıtlı olduğu il" vardı. Pek çok insan, hiç görmediği bir kasabaya kayıtlıydı. Devletin kâğıdı bir şey söylüyordu, insanın hatırası başka bir şey. Bu yüzden Türkçede "aslen" diye çok ince bir kelime yaşar: "Aslen Sivaslıyım, ama İstanbul'da doğdum." Yani asıl bir yer var, bir de yaşanan yer. Bu ikisi aynı olmayabilir.

İlginç olan şu: Şoför aslında adresinizi sormuyor. Sizin bir ağacın dalı mı, yoksa rüzgârın taşıdığı bir tohum mu olduğunuzu soruyor. Memleket sorusu bir yakınlık arama biçimidir. Ortak bir yer bulunursa iki yabancı birden hemşehri olur, araya bir güven girer. Bulunamazsa da konuşma devam eder, ama bir kapı kapanmış gibidir. Demek ki bu soruda bir yer adından daha fazlası var. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, kime yakın olduğumuzu soruyor.

Eski İslam dünyasında bu bağ insanların adına bile işlenirdi. Buhari Buhara'dandı, Tirmizi Tirmiz'den, Farabi de Farab'dan. Bir âlimin adını söylediğinizde, farkında olmadan onun doğduğu şehri de söylüyordunuz. İnsan yere öyle bağlanmıştı ki yer, kişinin kimliğinin bir parçası olmuştu. Bugün bile soyadlarımızın bir kısmı bu izi taşır.

Ama durup düşündüğümüzde soru bir kat daha derinleşiyor. İnsan gerçekten bir yere ait olabilir mi? Ait olmak, bir toprak parçasına sahip olmak mıdır, yoksa o toprağın bize sahip olması mı? Doğduğumuz yeri biz seçmedik. Bir yere bağlılık bir tesadüfün üstüne kurulmuş bir sevgi midir, yoksa insanın en temel ihtiyaçlarından biri mi? Bir de tersinden soralım: Hiçbir yere ait olmamak bir yoksulluk mu, yoksa bir özgürlük mü?

Felsefe tarihi bu soruya iki ayrı yoldan yaklaştı. Bir yol, insanın bütün dünyanın vatandaşı olduğunu, belirli bir toprağa bağlanmanın bir tür dar görüşlülük olduğunu söyledi. Öbür yol, kökünden koparılan insanın bir yanının hep eksik kalacağını savundu. İlginçtir, birinci yolun ilk büyük ismi bizim Karadeniz kıyısından çıktı.

Milattan önce 4. yüzyıl. Sinop, o zamanlar Sinope denen bu Karadeniz limanı, Yunan dünyasının işlek bir ticaret kentidir. Kentte Hikesias adında bir sarraf yaşar. Antik kaynaklara göre Hikesias ya da oğlu, belki de ikisi birlikte, kentin parasını tahrif etmekle suçlanır. Sonuç sürgündür. Oğlun adı Diyojen'dir ve Sinop'tan kovulan bu genç adam bir gün Atina sokaklarında felsefenin en tuhaf, en kışkırtıcı figürlerinden biri olacaktır.

Diyojen'in hayatını bize en ayrıntılı anlatan, yüzyıllar sonra yaşamış biyografi yazarı Diogenes Laertios'tur. Anlattıklarının hepsini harfi harfine tarih saymak zor, ama aktardığı birkaç cevap felsefe tarihine kazınmıştır. Birinde biri Diyojen'e sürgünü hatırlatıp "Sinoplular seni sürgüne mahkûm etti" der. Diyojen'in cevabı kısadır: "Ben de onları orada kalmaya mahkûm ettim." Bu cevapta bir şaka var ama altında bir felsefe de var. Diyojen için sürgün bir ceza değildi. Asıl ceza bir yere çakılıp kalmaktı.

Bir başka gün kendisine nereli olduğu sorulur. Yani bizim taksi şoförünün sorusu, 2400 yıl önce Atina'da sorulmuştur. Diyojen şöyle cevap verir: "Ben dünya vatandaşıyım." Kullandığı kelime "kosmopolites"tir; evren anlamına gelen kosmos ile şehirli, yurttaş anlamına gelen polites'in birleşimi. Bugün "kozmopolit" dediğimiz kavramın kayıtlara geçen ilk kullanımlarından biri, Sinoplu bir sürgünün ağzından çıkmıştır.

Bu cevabın o çağda ne kadar sarsıcı olduğunu anlamak için Yunan dünyasını hatırlamak gerekir. Bir Yunanlı için kimlik, şehir devletiyle başlar ve onunla biterdi. Atinalı, Spartalı, Korintli olmak insanın kim olduğunu belirlerdi. Aristoteles insanı "politik bir hayvan" diye tanımlarken tam da bunu kastediyordu: İnsan ancak bir polis'in, bir şehrin içinde insan olur. Diyojen ise bir küpün, büyük bir toprak fıçının içinde yaşıyor ve bütün bu düzene gülüyordu. Şehrin kurallarını, gösterişini, ayrıcalıklarını reddediyordu. Rivayete göre bir çocuğun avucuyla su içtiğini görünce tek eşyası olan tasını da atmıştı.

Burada küçük ama derin bir ayrıntı var. Diyojen'in sürgün nedeni olan "parayı tahrif etmek", Yunancada nomisma kelimesiyle ifade edilir. Bu kelime, gelenek ve yasa anlamına gelen nomos ile akrabadır. Diyojen bu çağrışımı benimsemiş ve hayatını adeta toplumun kabul gördüğü paraları bozmaya adamıştı. Ona göre bir yere ait olmak da toplumun bastığı bu sahte paralardan biriydi. Doğduğun yer seni daha iyi ya da daha kötü bir insan yapmaz. İnsan olmak, haritadaki bir noktadan büyüktür.

Bu fikir Diyojen'le kalmadı. Ondan sonra gelen Stoacılar onu bir dünya görüşüne dönüştürdü. Her insanın iki şehri olduğunu söylediler: Biri doğduğu küçük şehir, öbürü bütün insanlığı kucaklayan büyük şehir. Yüzyıllar sonra Roma imparatoru Marcus Aurelius kendi kendine tuttuğu notlarda aynı dengeyi kurar: İmparator olarak şehri ve yurdu Roma'dır, ama insan olarak dünyanın tamamıdır. Dünyanın en güçlü devletinin başındaki adam, kendisini aynı zamanda bütün insanların yurttaşı sayıyordu.

Doğu düşüncesinde de bu dünyaya bağlanmamak üzerine güçlü bir damar vardır, ama farklı bir kaynaktan beslenir. Buhari'nin derlediği bir hadiste Hz. Peygamber, İbn Ömer'in omzunu tutarak ona dünyada bir garip ya da bir yolcu gibi olmasını öğütler. Bu öğüt İslam düşüncesinde gurbet kavramına yepyeni bir anlam kazandırdı. Garip, bulunduğu yere tam olarak yerleşmeyen, gönlünü başka bir yurda bağlamış kişidir. Tasavvufun "garip" sözüne yüklediği o hüzünlü sevgi buradan gelir. Yunus Emre'nin şiirlerinde sık sık karşımıza çıkan garip, aslında gerçek yurdunu arayan ruhtur.

Bu noktada Türkiye'de çok sık duyulan bir söze de dikkat etmek gerekir: "Vatan sevgisi imandandır." Bu söz yaygın olarak hadis diye anılır, ama hadis âlimlerinin büyük çoğunluğu onun sahih bir hadis olmadığını, sağlam bir senedinin bulunmadığını belirtmiştir. Daha da ilginci, sözü benimseyen sufilerin çoğu "vatan" kelimesini toprak olarak anlamadı. Onlara göre insanın asıl vatanı geldiği yer, yani Allah'ın huzuruydu. Vatan sevgisi, ruhun o asıl yurda duyduğu özlemdi. Böylece aynı cümle bir kesimin elinde toprağa bağlılığın, başka bir kesimin elinde topraktan kopmanın gerekçesi oldu.

Doğu'daki bu damarın Batı'daki en çarpıcı karşılığı 12. yüzyılda, bir Paris manastırında yazıldı. Saint Victor Manastırı'nın en tanınmış öğretmeni Hugh of St. Victor öğrencilerine bir okuma ve öğrenme rehberi yazar. Rehberin bir yerinde, bilgiye giden yolda insanın içinden geçtiği üç aşamayı anlatır. Vatanını tatlı bulan kişinin henüz yolun başında, toy bir acemi olduğunu söyler. Her toprağı kendi yurdu gibi gören kişi artık güçlenmiştir. Bütün dünyayı bir gurbet gibi gören kişi ise olgunluğa ermiştir.

Hugh'un bu basamakları Diyojen'den bir adım öteye geçer. Diyojen "her yer benim yurdum" diyordu. Hugh ise bunun bir ara durak olduğunu, asıl olgunluğun hiçbir yeri tam olarak yurt saymamak olduğunu söylüyordu. Bu bir hiçlik ya da kayıtsızlık değildir. Hugh'a göre gönlünü hiçbir yere tamamen bağlamayan insan her yeri sevebilir, çünkü hiçbir yere tutsak değildir. Bu fikir, garip ya da yolcu olma öğüdüyle şaşırtıcı biçimde örtüşür.

Hugh'un bu birkaç cümlesi manastır duvarları içinde kalmadı. Sekiz yüz yıl sonra, 20. yüzyılda yurtlarından kopan bazı düşünürler bu sözleri kendi hayatlarının özeti gibi okuyacaklardı. Ama o yüzyıla gelmeden önce madalyonun öbür yüzüne bakmamız gerekiyor. Çünkü dünya vatandaşı olmanın parlak düşüncesi, bir yere ait olamamanın acısını her zaman dindiremez.

Konya'da, 13. yüzyılda yazılmış bir eser bir sesle açılır. Mevlana Celaleddin, Mesnevi'ye bir öğütle ya da bir duayla değil, bir çalgının sesiyle başlar: "Dinle neyden..." Ney anlatmaya başlar: Onu sazlıktan kestiklerinden beri iniltisi erkekleri de kadınları da ağlatmıştır. Acısını anlatmak için ayrılıktan parça parça olmuş bir yürek arar. Çünkü aslından uzak düşen her şey, yeniden kavuşacağı günü arar.

Mevlana'nın bu imgesi sadece güzel bir benzetme değildir. Neyin sesi, sazlıktan kesilmesiyle doğar. Kesilmeden önce sazlıkta sessizce sallanan bir kamıştır. Kesilir, içi oyulur, ateşle delinir, ancak o zaman konuşmaya başlar. Yani ney sesini kaybından alır. Ayrılık hem yarası hem de dilidir. Mevlana bu imgeyle insan ruhunu anlatır: Asıl yurdundan koparılmış, bu dünyada bir bedene ve bir yere düşmüş ruh. İnsanın içindeki o sebepsiz özlem, sazlığın hatırasıdır.

Mevlana'dan iki yüz yıl kadar önce bu duyguyu en çarpıcı biçimde dile getiren isimlerden biri İbn Sina'ydı. Hekim, filozof, mantıkçı İbn Sina, ruh üzerine yazdığı ünlü kasidesinde ruhu bir güvercine benzetir. Bu güvercin yücelerdeki bir yerden inmiş, bedene yerleşmiştir. Önce bu yeni yuvaya isteksizce gelmiş, sonra alışmış, hatta eski yurdunu unutmaya başlamıştır. Ama ara sıra eski konakları hatırlar ve gözyaşları durmaz. İbn Sina'nın kendi hayatı da bu güvercinin hayatına benzer. Buhara yakınlarında doğmuş, savaşlar ve saray entrikaları yüzünden şehirden şehre göç etmiş, sonunda Hemedan'da ölmüştü. Kendi gurbetini ruhun gurbetine dönüştürmüştü.

Bu iki sesin dediği şu: İnsan ruhu bu dünyada biraz misafirdir ve içindeki özlem, ait olduğu başka bir yerin işaretidir. Ama 20. yüzyıl başka bir soru getirecekti. Ruhun gökteki yurdunu bir yana bırakalım; yeryüzündeki yurdundan koparılan insana ne olur? Milyonlarca insanın sürüldüğü, yerinden edildiği, köylerin boşaltıldığı, şehirlerin bombalandığı bir yüzyılda bu soru artık şiir değil, gündelik bir gerçekti.

1943 yılının başında Londra'da, Fransız direniş hareketinin bürolarından birinde, 34 yaşındaki bir kadın filozof bir rapor yazmaktadır. Adı Simone Weil'dir. Özgür Fransa yönetimi ondan, savaştan sonra Fransa'nın yeniden nasıl kurulabileceği üzerine düşüncelerini yazmasını istemişti. Weil'in yazdığı şey bir rapordan çok daha fazlası oldu. Ölümünden sonra, 1949 yılında Albert Camus'nün çabasıyla yayımlanan kitabın adı L'Enracinement, yani Köklenme'ydi.

Köklenme'nin en çok bilinen düşüncesi kitabın tam kalbindedir. Weil, kök salmanın belki de insan ruhunun en önemli ama en az tanınan ihtiyacı olduğunu söyler. Bu cümle bir milliyetçinin toprak övgüsü değildir. Weil köklenmeyi çok özel bir biçimde tanımlar: İnsan, geçmişin hazinelerini koruyan ve geleceğe dair beklentiler taşıyan bir topluluğun hayatına gerçek, etkin ve doğal biçimde katıldığı zaman kök salar. Kök bir toprak parçası değildir. Bir köy, bir meslek, bir dil, bir zanaat, bir mahalle de kök olabilir.

Weil'i asıl ilgilendiren, köklerin nasıl koparıldığıydı. Ona göre kökleri kesen iki büyük güç vardı. Biri fetihti: Bir halkın topraklarına el koymak, dilini ve geleneğini silmek. Öbürü daha sessizdi: Para. Bir köylüyü toprağından alıp fabrikaya koyduğunuzda, onu sadece ücretle bağlı olduğu bir işe ve hiç tanımadığı bir şehre attığınızda, ona bir maaş verirsiniz ama bir kök vermezsiniz. Weil fabrikada bizzat işçi olarak çalışmıştı ve bu yorgunluğu kendi bedeninde yaşamıştı. Köksüz bırakılmış işçinin, köksüz bırakılmış sömürge halkının ve köksüz bırakılmış savaş sürgününün aynı hastalığı taşıdığını görüyordu.

Weil'in bir uyarısı bugün de çok güncel. Köklerinden koparılan insan iki yoldan birine sapar, der. Ya ruhu bir tür ölüme benzeyen bir uyuşukluğa düşer, ya da başkalarını köksüzleştirmeye yönelen bir saldırganlığa sürüklenir. Yani köksüzlük sadece bir hüzün değildir, bir tehlikedir de. Yerinden edilmiş insanın kırgınlığı bazen bütün bir toplumu yakabilir.

Weil kitabını bitiremedi. Hastaydı, ama işgal altındaki Fransa'da insanların yediğinden fazlasını yemeyi reddediyordu. Ağustos 1943'te İngiltere'nin Ashford kasabasında, bir sanatoryumda hayatını kaybetti. Kök salmanın en önemli ihtiyaç olduğunu yazan kadın, yurdundan uzakta, bir yabancı ülkede öldü.

Aynı yıllarda bir Alman filozof da kökler üzerine düşünüyordu, ama bambaşka bir yerden. Martin Heidegger, Güney Almanya'da küçük bir kasaba olan Meßkirch'te doğmuştu. Kara Orman'ın tepelerindeki Todtnauberg'de kendine küçük bir dağ kulübesi yaptırmış, en önemli eserlerinin önemli bir kısmını orada yazmıştı. Berlin Üniversitesi'nden gelen kürsü davetini iki kez geri çevirdi. Bunun üzerine 1934'te yazdığı "Neden Taşrada Kalıyoruz?" başlıklı kısa yazısında küçük bir sahne anlatır: Teklifi alınca komşusu yaşlı bir köylüye danışmış, köylü hiçbir şey söylemeden başını iki yana sallamıştır. Heidegger için cevap bu sessiz hareketti.

Heidegger'e göre insanın toprakla, manzarayla, mevsimlerle kurduğu bağ düşüncenin kendisini besliyordu. Savaştan sonra, 1955'te doğduğu kasabada yaptığı bir konuşmada büyük bir tehlikeden söz etti: Pek çok insan yurdunu kaybetmişti, sürgünler ve mülteciler vardı. Ama Heidegger'e göre yurdunda kalanlar da aslında köksüzleşiyordu. Radyonun, televizyonun, sinemanın her akşam evlere taşıdığı uzak dünyalar, insanı oturduğu yerden koparıyordu. Bedeni köyünde olan insanın zihni başka yerlerdeydi. Daha önce yazdığı "Hümanizm Üzerine Mektup"ta ise yurtsuzluğun bir dünya kaderi hâline geldiğini söylemişti.

Heidegger'in toprak ve kök dili, 1933'te Nazi partisine üye olması nedeniyle bugün de tartışılır. Bazı yorumcular onun yurt kavramında tehlikeli bir dışlayıcılık görür, bazıları ise onun düşüncesinin siyasi tercihlerinden ayrı okunabileceğini savunur. Bu tartışma ayrı bir konu, ama Weil ile Heidegger arasındaki fark bizim sorumuz açısından önemlidir. Heidegger kökü daha çok bir toprağa ve bir yerin sessiz sürekliliğine bağlar. Weil ise kökü yaşayan bir topluluğa katılmakta görür ve bu katılımın herkese açık olabileceğine inanır. Birinde kök, bulunduğun yerden çıkar. Öbüründe kök, emek vererek salınır.

Mevlana'nın neyi buraya bir soru bırakıyor. Kesilen kamış eğer bir daha sazlığa dönemiyorsa, ömrü yalnızca inlemekle mi geçecek? Yoksa kesilmek, o kamışın bir çalgıya dönüşmesinin, yani yeni bir varlığa kavuşmasının başlangıcı mıdır?

622 yılının sonbaharında küçük bir topluluk Mekke'den kuzeye, yaklaşık 400 kilometre ötedeki Yesrib vahasına doğru yola çıkar. Mekke'de baskı artmış, Müslümanlar için şehirde yaşamak dayanılmaz bir hâle gelmişti. Hz. Peygamber ve yol arkadaşı Hz. Ebubekir de bu yolculuğa katılır. Bu göç, İslam tarihinde "hicret" adıyla anılacaktır.

Hicretin bir kaçış olarak anlatılması mümkündü. Ama Müslüman toplum onu böyle anlamadı. Birkaç yıl sonra Hz. Ömer'in halifeliği döneminde bir takvim belirlenmesi gerektiğinde, başlangıç olarak ne Hz. Peygamber'in doğumu ne de ilk vahyin geldiği gün seçildi. Takvim, hicretin yaşandığı yılla başlatıldı. Bir medeniyet, zamanını bir yurt kaybının üzerine kurmuştu. Çünkü o göç bir sonu değil, bir başlangıcı ifade ediyordu.

Yesrib'in adı zamanla değişti, Medinetü'n-Nebi, yani Peygamber'in Şehri oldu ve bugün kısaca Medine diye anılıyor. Mekke'den gelenlere muhacir, onları kucaklayan yerli halka ensar, yani yardım edenler dendi. Hz. Peygamber her muhaciri bir ensarla kardeş ilan etti. Bu kardeşlik bağı o kadar güçlüydü ki ilk dönemde birbirlerine mirasçı bile olabiliyorlardı. Burada Weil'in kök tanımını hatırlamamak elde değil. Muhacirler doğdukları toprağı kaybetmişti, ama yeni bir topluluğun hayatına gerçek ve etkin biçimde katıldılar. Yeni bir yerde, yeniden kök saldılar.

Hicretin dersi şu: Gitmek her zaman bir kopuş değildir. Bazen insan bir yere ait olmayı ancak oradan ayrıldığında öğrenir. Bazen de asıl yurdunu doğduğu yerde değil, vardığı yerde bulur. Bunun en güzel örneklerinden biri, neyin sesiyle bize ayrılığı anlatan adamın kendisidir.

Mevlana 1207'de bugünkü Afganistan'ın kuzeyinde, Belh'te doğdu. Babası Bahaeddin Veled ailesiyle birlikte, Moğol akınlarının yaklaştığı yıllarda Belh'ten ayrıldı. Uzun bir yolculuk başladı: Nişabur, Bağdat, Mekke, Şam, Anadolu'da Larende, yani bugünkü Karaman. Aile sonunda Selçuklu sultanının davetiyle Konya'ya yerleşti. Bütün dünya onu bugün "Rumi" diye tanıyor. Bu ad doğduğu Belh'ten değil, vardığı topraktan, Anadolu'nun eski adı olan Rum diyarından gelir. Doğduğu yerin adını değil, kök saldığı yerin adını taşıdı. Neyin sazlıktan kesildiğini anlatan şair, kendisi de kesilmiş, taşınmış ve başka bir toprakta sesine kavuşmuştu.

Gurbetin bu yaratıcı gücü 20. yüzyılda bir kez daha karşımıza çıktı ve ilginç bir şekilde yine bu topraklarda. 1936'da Nazi Almanyası'ndaki Yahudi karşıtı yasalar nedeniyle kürsüsünden uzaklaştırılan Alman filolog Erich Auerbach, İstanbul Üniversitesi'ne geldi. Yaklaşık on bir yıl İstanbul'da kaldı. Avrupa yanarken Batı edebiyatında gerçekliğin nasıl anlatıldığını inceleyen büyük kitabını, 1942 ile 1945 arasında İstanbul'da yazdı. Kitabın sonunda yaptığı bir itiraf ünlüdür: İstanbul'da iyi donanımlı bir Avrupa kütüphanesi yoktu, ama ona göre bu kitap belki de tam olarak bu eksiklik yüzünden yazılabilmişti. Her şeyi okuyabileceği bir kütüphanede olsaydı, kaynakların altında boğulur ve hiçbir zaman bu kadar cesur bir genel bakış kuramazdı.

Auerbach savaştan sonra yazdığı bir denemede, Hugh of St. Victor'un dünyayı bir gurbet olarak görme üzerine söylediklerini hatırladı. Ona göre insanın ruhsal yurdu artık tek bir millet değil, bütün yeryüzüydü. Bu görüşü daha sonra Kudüs'te doğmuş, Kahire'de büyümüş ve hayatının büyük bölümünü New York'ta geçirmiş Filistinli düşünür Edward Said devraldı. Said, "Sürgün Üzerine Düşünceler" başlıklı denemesinde sürgünü romantikleştirmeye karşı çıkar. Sürgün, üzerine düşünmesi büyüleyici ama yaşaması korkunç bir şeydir. Telafisi olmayan bir yaradır. Yine de Said bu yaranın bir armağan da verebileceğini söyler. Sürgün en az iki kültürü, iki yurdu, iki dili aynı anda bilir. Müzikteki kontrpuan gibi, iki ayrı melodiyi aynı anda duyar. Tek bir yere ait olan birinin göremediği şeyleri o görebilir.

Bugün bu tartışma artık birkaç düşünürün meselesi değil. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada doğduğu ülkenin dışında yaşayan insanların sayısı 280 milyonu aşmış durumda. Bunlara bir de kendi ülkesinin içinde köyden şehre göç edenleri eklemek gerekir. Türkiye'de yaşayan pek çok aile için memleket artık iki kuşak önce bırakılmış bir köy, yazdan yaza gidilen bir ev, bir mezarlık ziyareti demek. Almanya'da doğup büyümüş ama tatilde Türkiye'ye gelen gençler iki yerde birden "yabancı" damgası yer. Orada Türk, burada Almancı. Taksi şoförünün sorusu onlar için hiç kolay değildir.

Belki de ait olma sorusunu yanlış yerden soruyoruz. Diyojen'in kozmopolitliği bize hiçbir toprağın insanın değerini belirlemediğini hatırlatıyor. Weil'in köklenmesi ise insanın bir topluluğa katılmadan, bir şeylere emek vermeden ve geçmişle gelecek arasında bir halka olmadan eksik kaldığını gösteriyor. İki fikir birbirine düşman değil. Hicret ikisini birleştiriyor: İnsan doğduğu toprağa mahkûm değildir, ama gittiği yerde yeniden kök salmak zorundadır. Mevlana bir yere doğup başka bir yerin adını taşıdı. Auerbach bir yerden kovulup başka bir yerde eserini yazdı.

Hugh of St. Victor'un üçüncü basamağı, bütün dünyayı bir gurbet görmek, ilk duyulduğunda soğuk ve uzak gelebilir. Ama belki şu demektir: Hiçbir yeri sonsuza kadar sahiplenemeyiz, bu yüzden bulunduğumuz her yere bir misafirin inceliğiyle davranmalıyız. Kapısını çaldığımız her şehre, bizi kucaklayan her ensara, sesini bulduğumuz her yere minnet borçluyuz. Ait olmak bir tapu değil, bir ilişkidir. Doğumla kendiliğinden gelmez, emekle, sevgiyle ve katılımla her gün yeniden kurulur.

Belki bir gün taksi şoförü yine aynadan bakıp "Memleket neresi?" diye sorduğunda, Diyojen gibi "dünya" deme cesaretimiz olmaz. Ama içimizden şunu düşünebiliriz: Memleket insanın geldiği yer olduğu kadar, kök salmayı seçtiği yerdir de. Sazlıktan kesilen ney, sesini başka bir elde, başka bir nefeste bulur.

Nöron Felsefe'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.