← Nöron Film

Potemkin: Hiç Yaşanmamış Bir Katliamın Merdiveni

2026-08-26 · 15 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Sergei Eisenstein'ın 1925 tarihli Potemkin Zırhlısı'nın, devrimin yirminci yılı için sipariş edilen dev bir panorama filminin hava koşulları yüzünden tek bir epizoda indirgenmesiyle doğuşunu; Odessa merdivenleri sahnesinde kurgunun bir anlatım aracından duygu makinesine dönüşmesini; ve tarihte hiç yaşanmamış bir sahnenin dünyanın hafızasında gerçek bir katliam olarak yer etmesini anlatıyor.

eisensteinpotemkin zırhlısımontaj kuramısovyet sinemasıodessa merdivenleri

Bölüm metni

1905'te Odessa'da o merdivenlerde tarif edildiği gibi bir kıyım hiç yaşanmadı. Ama bugün dünyanın belleğinde o basamaklardan yuvarlanan bebek arabası, gerçekten olmuş bir olayın görüntüsü gibi duruyor. Yirmi yedi yaşında bir yönetmen, filmi çekerken değil keserken bunu başardı.

1925 yılının ilk aylarında Moskova'da bir yıldönümü komisyonu kuruldu ve önüne tek bir görev koydu: 1905 Devrimi'nin yirminci yılı için bir film. Sipariş, bugün bir devlet ihalesi ne kadar heyecan vericiyse o kadar heyecan vericiydi. Senaryoyu Nina Agadjanova yazdı; adı 1905 Yılı'ydı ve o yılın neredeyse tamamını kapsıyordu. Japonya'yla savaş, Petersburg'daki Kanlı Pazar, grevler, köy ayaklanmaları, Moskova'daki aralık çatışmaları. Sekiz ayrı bölüm, bir yılın panoraması. Kâğıt üstünde bir filmden çok bir ansiklopedi maddesiydi.

Bu işi yürütmesi için seçilen adam 27 yaşındaydı. Sergei Eisenstein mühendislik okumuş, iç savaş yıllarında cephede afiş ve dekor yapmış, sonra tiyatroya geçmişti. Sinemaya yeni gelmişti ve elinde tek bir uzun film vardı: Staçka, yani Grev, daha o yıl gösterime girmişti. Yirminci yıl siparişi ona verildiğinde deneyimi değil, iddiası konuşuyordu. Eisenstein sinemayı bir anlatma aracı olarak değil, seyircinin üzerinde çalışan bir alet olarak görüyordu. Ona göre bir sahnenin görevi olayı aktarmak değildi; seyircinin nabzını, nefesini, öfkesini ölçülü biçimde değiştirmekti.

Çekimler 31 Mart 1925'te Leningrad'da başladı. Ve hemen tıkandı. Kuzeyde ışık kısaydı, hava kapalıydı, sis vardı, program gerideydi. Takvimse pazarlık kabul etmiyordu: filmin yıldönümü törenine yetişmesi gerekiyordu. Eylül'e girildiğinde ekip Leningrad'da çekilecek sahnelerin çoğunu çekememişti bile. Eisenstein güneyin peşine düştü ve Odessa'ya indi. Karadeniz'de gökyüzü açıktı, ışık uzundu, liman hazır bir dekordu.

Ve orada, sekiz bölümlük senaryonun içinde iki sayfalık bir ara başlık duruyordu: donanmadaki ayaklanma. Eisenstein panoramayı bıraktı. Bir yılı anlatmaktan vazgeçip, o yılın tek bir haftasını, tek bir geminin isyanını anlatmaya karar verdi. Sipariş edilen film ile teslim edilen film o gün birbirinden ayrıldı.

Sorun şuydu ki isyanın geçtiği gemi artık yoktu. Gerçek Potemkin çoktan hurdaya ayrılmıştı. Ekip yerine iki tekne buldu. Güvertedeki sahnelerin çoğu Sevastopol'de demirli, yaşlı bir zırhlının üzerinde çekildi: Dvenadtsat Apostolov, yani On İki Havari. Bu geminin o tarihte küçük bir sorunu vardı; içi deniz mayınıyla doluydu, donanma onu depo olarak kullanıyordu. Ekip haftalarca patlayıcıların üstünde çalıştı. On İki Havari, burnu açık denize bakacak şekilde bağlandı ki kadraja kıyı girmesin, gemi kıyıdan uzaktaymış gibi dursun; eski çizimlere bakılarak üstüne Potemkin'i andıran eklemeler yapıldı. Yol alan gemi görüntüleri içinse Komintern adlı kruvazörden yararlanıldı. Kızıl Donanma, Halk Komiseri Mihail Frunze'nin kişisel talimatıyla ekibin emrine verilmişti; bu ölçekte bir tatbikatı bir film ekibine açan başka bir imza bulmak zordu.

Görüntü yönetmeni Eduard Tisse'ydi ve Eisenstein'la kurduğu ortaklık filmin yarısını açıklar. Kamera taşınabilir platformlara bindirildi, merdivenlerde kızaklarla aşağı indirildi, elde koşturuldu. Oyuncu kadrosu ise büyük ölçüde profesyonel değildi. Eisenstein "tipaj" dediği yöntemi uyguluyordu: bir rolü, o rolün yüzüne sahip insana vermek. Odessa sokaklarından, limandan, fabrikalardan yüzler toplandı. Ayaklanmayı başlatan denizci Vakulinçuk'u Aleksandr Antonov, gemi komutanı Golikov'u Vladimir Barski, baş subayı ise Eisenstein'ın asistanı ve gelecekteki yönetmen Grigori Aleksandrov oynadı. Kalabalıklarda görünen insanların çoğu kendilerini oynuyordu.

Çekim ve kurgu neredeyse iç içe yürüdü. Eisenstein sahneleri parçalara ayırıyor, sonra bu parçaları olayın sırasına göre değil, etkinin sırasına göre birleştiriyordu. Son haftalarda kurgu masasından kalkmadığı, filmin makaralarının son ana kadar yapıştırıldığı anlatılır. Film 21 Aralık 1925'te Moskova'da Bolşoy Tiyatrosu'nda, yıldönümü töreninde ilk kez gösterildi. Genel gösterim 18 Ocak 1926'da başladı; Moskova'daki salonun cephesine bir savaş gemisi maketi kondu, biletçilere denizci fanilaları giydirildi.

Ortaya çıkan şey beş perdelik, sessiz, siyah beyaz bir filmdi. Bozuk et yüzünden başlayan bir isyan, öldürülen bir denizci, o denizcinin cenazesi etrafında toplanan bir şehir, sonra ordunun müdahalesi ve nihayet açık denizde filoyla karşılaşma. Bu beş perdenin dördüncüsünün adı Odessa Merdivenleri'ydi. Ve o perde, filmin geri kalanından farklı olarak, hiçbir arşiv belgesine dayanmıyordu.

Merdivenler gerçekti. Odessa'nın bulvarını limana bağlayan o dev basamak dizisi 1837 ile 1841 arasında yapılmıştı; tasarımında mimar Francesco Boffo'nun ve Avraam Melnikov'un imzası vardı. Başlangıçta 200 basamaktı, sonraki liman genişletmeleri en alttaki sekizini kumun altında bıraktı, geriye 192 basamak kaldı. Yaklaşık 142 metre uzunluğunda, 27 metre yüksekliğindeydi ve bir hileyle inşa edilmişti: aşağı doğru genişleyen bir yamuk biçimindeydi. Yukarıdan bakan biri merdiveni olduğundan uzun görüyor, aşağıdan bakan biri sahanlıkları göremiyordu. Yani mimar daha 19. yüzyılda o taşlara bir perspektif yanılsaması yerleştirmişti. Eisenstein oraya vardığında yapıyı değil, yapının içine gömülmüş bu hazır optik oyunu buldu.

Peki 1905'te gerçekte ne oldu? Eski takvimle 14 Haziran 1905'te, bugünkü takvimle 27 Haziran'da, zırhlı Potemkin'in mürettebatı kurtlanmış ete itiraz etti. Kavga büyüdü, subaylar öldürüldü, isyancıların önde gelen ismi Grigori Vakulinçuk çatışmada hayatını kaybetti. Gemi, cesediyle birlikte Odessa'ya yöneldi. Şehir zaten iki haftadır grevdeydi; sokaklarda göstericiler, polis ve Kazak birlikleri karşı karşıyaydı. Denizcinin cenazesi limana konduğunda binlerce kişi onu görmeye geldi; sabah saatlerinde merdivenlerin çevresinde 5 bin civarında insanın toplandığı yazılır. Gün, gerginliğe rağmen büyük ölçüde olaysız geçti. Asıl felaket akşam başladı. Liman boyunca yağma ve yangın çıktı, ahşap depolar tutuştu, ardından güvenilir birlikler limanı kuşatıp kalabalığın üzerine ateş açtı. Yüzlerce insan kurşunla, süngüyle, ezilerek ya da denize düşerek öldü. Rakamlar konusunda kaynaklar birbirinden çok uzak; kimi birkaç yüz diyor, kimi 1000, kimi 2 bin.

Ama şu var: bu katliam merdivenlerde olmadı. Ne gündüz, ne o düzenle. Asker sırası halinde, adım uydurarak, ateş ede ede o basamaklardan inmedi. Filmin en ünlü sahnesi, tarihsel olarak, olmamış bir sahnedir.

Eisenstein'ın bu fikri nereden aldığına dair en sevilen anlatı bir efsanedir: yönetmenin merdivenlerin tepesinde oturup kiraz çekirdeklerini aşağı tükürdüğü ve çekirdeklerin basamaklarda sekişini izlerken sahneyi gördüğü söylenir. Daha ölçülü kaynaklar iki şeyden söz eder. Birincisi, 1905 olaylarını gösteren, bir Kazak'ın merdivenlerde sivillere kılıç savurduğu bir dönem çizimi. İkincisi, çok daha basit ve çok daha belirleyici olanı: merdivenin kendisi. Mekân, sahneyi dikte etti. Aşağı inen bir hareketin ne kadar acımasız görünebileceğini o taşlar söyledi.

Sahnenin işleyişi bir ritim hesabıdır. Ekran zamanı, gerçek zamanı kırar: gerçekte belki bir dakika sürecek bir iniş, filmde altı dakikaya yakın sürer. Çünkü Eisenstein olayı anlatmıyor, olayı çoğaltıyor. Askerlerin yüzünü neredeyse hiç göstermez; çizmeleri, tüfekleri ve basamağa düşen gölgeleri gösterir. Buna karşılık kurbanların yüzünü sürekli, tek tek, yakından gösterir. Gözlüğü kırılan kadın, kucağında ölü çocuğuyla kalabalığın tersine, yukarı doğru yürüyen anne, kolları kesilen adam, kontrolden çıkan bebek arabası. Ve iki yön birbirine çarpar: kitle aşağı akarken, birkaç kişi yukarı çıkar. Kurgunun ürettiği duygu, çekimlerin toplamı değil, çarpışmasıdır; Eisenstein'ın bütün kuramı bu tek cümlede özetlenir.

Aynı mantığın en cüretkâr örneği sahnenin hemen ardından gelir. Zırhlı, kentteki karargâhı topa tutar ve ekran üç heykeli üst üste gösterir: uyuyan bir aslan, başını kaldıran bir aslan, ayağa kalkan bir aslan. Bunlar aynı heykel değildir; Kırım'daki Vorontsov Sarayı'nın terasında duran üç ayrı mermer aslandır ve birbirlerinden metrelerce uzaktadırlar. Yan yana kesildiklerinde tek bir taş hayvanın uyanışına dönüşürler. Kamera bir olayı kaydetmemiştir; kurgu, hiç yaşanmamış bir hareketi yoktan var etmiştir. Merdiven sahnesinin de, aslanların da yöntemi birdir.

Filmin sonunda dalgalanan bayrak da başlangıçta siyah beyazdı. Kırmızı, ilk kopyalarda kare kare, elle boyandı.

Film yurt dışına çıkınca sinema tarihinin en tuhaf yolculuklarından biri başladı. Almanya'da 1926'da sansür kuruluyla uzun bir pazarlık yaşandı ve gösterim ancak bazı sahneler kesildikten sonra mümkün oldu. Onay son anda geldiği için besteci Edmund Meisel, filmin Almanya için yazılan ünlü müziğini 12 günde bitirmek zorunda kaldı. Berlin gösterimi bir olay oldu; filmin uluslararası ünü büyük ölçüde bu Alman kopyası üzerinden yayıldı.

İngiltere'de tepki daha sert oldu. British Board of Film Censors, yani İngiliz Film Sansür Kurulu, filme 1926'da izin vermedi. Gerekçe, ara yazıların kışkırtıcılığı ve Bolşevik propagandasıydı; kararın hemen o yılın büyük genel grevinin ardından alınmış olması tesadüf değildi. Film İngiltere'de kamuya açık gösterim iznini ancak 1954'te, üstelik 16 yaş sınırıyla alabildi. Aradan geçen süre 28 yıldır ve bu, ülkenin sansür tarihindeki en uzun yasaklardan biri sayılır. Fransa'da yasak 1953'e kadar sürdü.

En çelişkili tepki Almanya'dan geldi. Naziler iktidara gelir gelmez filmi yasakladı. Ama Joseph Goebbels, Mart 1933'te Berlin'de film sektörü temsilcilerine yaptığı konuşmada Potemkin Zırhlısı'nı örnek diye gösterdi: eşi benzeri olmayan bir sinema başarısı olduğunu, sağlam bir siyasi kanaati olmayan herkesin bu filmi izledikten sonra Bolşevik olabileceğini söyledi. Onun çıkardığı ders, filmin fikirlerini benimsemek değil, tekniğini devralmaktı. Heinrich Himmler ise SS mensuplarının filmi izlemesini yasakladı. Bir sanat eserinin hem yasaklanıp hem ders kitabı yapılması, propaganda tarihinde nadir görülen bir sahnedir.

Sovyetler Birliği'nde de film tarihe teslim oldu. Açılışta Troçki'ye ait bir söz vardı; Troçki gözden düşünce bu söz sonraki kopyalarda Lenin'den bir alıntıyla değiştirildi. Tarihi düzelten film, kendisi düzeltildi.

Sonra en kalıcı şey oldu: yer, filme benzedi. Odessa'daki o basamaklar yüzyıllardır Richelieu Merdivenleri diye biliniyordu. 1955'te resmen Potemkin Merdivenleri adını aldı. Bugün oraya giden turistler, hiç yaşanmamış bir katliamın adını taşıyan bir merdivenin fotoğrafını çekiyor. 1958'de Brüksel'deki Dünya Fuarı kapsamında düzenlenen ve dünyanın dört bir yanından eleştirmenlerin katıldığı ankette Potemkin Zırhlısı tüm zamanların en iyi filmi seçildi. Bebek arabası ise sinemanın ortak diline geçti; onlarca yönetmen, açıkça alıntılayarak ya da farkında olmadan, o arabayı yeniden merdivenden aşağı bıraktı.

Bu başarının bedeli hafızadır. Odessa limanında bir haziran akşamı, karanlıkta, yanan depoların arasında ölen insanların büyük çoğunluğunun adı bilinmiyor; öldükleri yerin fotoğrafı yok, sayıları bile tartışmalı. Buna karşılık gündüz vakti, güneşin altında, düzenli adımlarla inen o asker sırasını yüz milyonlarca insan gördü ve gördüğünü hatırlıyor. Kurmaca sahne, gerçek olayın önüne geçti. Sinema burada tarihi anlatmadı; tarihin yerine geçti.

Bu kadar güçlü bir imgenin ne kadar meşru olduğu, yüz yıldır tartışılıyor ve bitmesi de beklenmiyor. Eisenstein'ın savunması, sanatın ayrıntıya değil öze sadık olması gerektiğiydi: 1905'te Odessa'da devlet halkın üzerine ateş açmıştı, o kesindi; merdiven yalnızca bunun görülebilir hale getirildiği yerdi. Karşı görüş de bir o kadar açık: bir kez inandırıcı bir yalan üretildiğinde, o yalanın hangi amaca hizmet edeceğine artık yapımcısı karar veremiyor. Goebbels'in aynı filmden çıkardığı ders tam olarak buydu.

O haziranın gerçek tanıklarından biri filmden çok daha uzun yaşadı. İsyancı denizcilerden Ivan Beshoff ayaklanmanın ardından ülkeden kaçtı, yıllarca dolaştı ve 1913'te Dublin'e yerleşti. Orada bir balık ve patates kızartması dükkânı açtı; dükkân bugün hâlâ ailesi tarafından işletiliyor. 25 Ekim 1987'de öldüğünde yüz yaşını çoktan geçmişti ve Potemkin'in bütün mürettebatını geride bırakmıştı. Yani gerçek isyanın son tanığı, bir liman kentinde balık satarken, kendisinin hiç yaşamadığı bir merdiven sahnesi dünyanın her yerindeki sinema okullarında ders olarak gösteriliyordu.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.