2026-08-27 · 15 dk
Katsuhiro Otomo'nun 1988 tarihli Akira'sının, mangası daha bitmemişken Kodansha'dan Bandai'ye uzanan Akira
akiraanimekatsuhiro otomojapon sinemasısiberpunk1988'de bir animasyon filmi, seyirciye 2019'un Neo-Tokyo'sunu gösterdi: yıkıntıların üstünde yükselen bir megakent ve duvarda bir olimpiyat afişi. Filmin çizildiği sırada asıl hikâyenin sonu henüz yazılmamıştı bile — çünkü yönetmen kendi mangasını, o manga daha bitmeden perdeye taşıyordu. Ortada tek bir şey vardı: Japonya'nın o güne dek gördüğü en pahalı animasyon bütçesi ve geri dönüşü olmayan bir bahis.
1982'nin sonunda Katsuhiro Otomo 28 yaşındaydı ve Japon çizgi roman dünyasında zaten tuhaf bir ün kazanmıştı. Miyagi taşrasından Tokyo'ya gelmiş, kimsenin pek beğenmediği bir çizgiyle çalışıyordu: iri gözlü, stilize manga yüzleri yerine sokakta rastlayacağınız sıradan, biraz yorgun suratlar çiziyordu. Buna karşılık arka planları takıntı derecesinde titiz kuruyordu; beton, kablo, çatlak, ışık. 1980-81 arasında yayımladığı Domu, bir toplu konut sitesinde geçen ve psişik güçleri olan bir yaşlı adamla küçük bir kızın apartmanı harabeye çevirdiği bir hikâyeydi. Otomo orada, sonradan kariyerinin imzası olacak şeyi bulmuştu: telekinezinin bir süper kahraman numarası değil, bir yıkım fiziği olarak çizilmesi. Duvarlar insan bedeni gibi büküldüğünde bir binanın nasıl çöktüğünü tek tek gösteriyordu. Domu, 1983'te Japonya'nın en saygın bilimkurgu ödülü olan Nihon SF Taişo'yu kazanan ilk çizgi roman oldu.
Bu ödülden birkaç ay önce, 20 Aralık 1982'de, Kodansha yayınevinin iki haftada bir çıkan dergisi Young Magazine'de, yani Genç Dergi'de yeni bir seri başlamıştı: Akira. Otomo başlangıçta bunun ne kadar süreceği konusunda net bir fikre sahip değildi. Seri büyüdü, sonra büyümeye devam etti ve durmadı. 25 Haziran 1990'da bittiğinde 120 bölüme ve 2182 sayfaya ulaşmıştı. Bu, bir çizgi roman değil, kâğıda çizilmiş bir şehir arşiviydi.
Hikâyenin kurulumu basitti, sonuçları değil. 1988'de Tokyo'nun üzerinde beyaz bir küre patlar ve şehir yok olur. 31 yıl sonra, 2019'da, körfezde yapay bir ada üzerine kurulmuş Neo-Tokyo ayakta durmaktadır: gökdelenler, otoyollar, sokak çeteleri, yolsuzluk, sokak gösterileri, kapatılamayan bir askeri araştırma programı. Motosikletli bir çete lideri olan Kaneda ile çocukluk arkadaşı Tetsuo, gece bir otoyolda garip bir çocuğa çarparlar. Tetsuo'nun içinde uyuyan bir şey uyanır. Ve şehrin altında, Olimpiyat stadyumunun inşaat sahasının derinliklerinde, dondurulmuş kaplarda saklanan Akira adlı çocuğun kalıntıları vardır.
1987'ye gelindiğinde Akira, sinemaya uyarlanmayacak kadar değerli ve uyarlanmaması imkânsız kadar popülerdi. Otomo animasyon dünyasına yabancı değildi; 1983'te Harmagedon adlı filmin karakter tasarımlarını yapmış, 1987'de iki toplu projede kısa bölümler yönetmişti. Ama uzun metrajlı bir Akira'yı başka birinin yönetmesi fikrine sıcak bakmadı. Filmi kendisi yönetecekti. Bu şu anlama geliyordu: yazarı, hikâyesinin yarısı henüz yazılmamışken, aynı hikâyeyi ikinci kez ve bambaşka bir dilde anlatmaya oturuyordu. Senaryoyu Izo Hashimoto ile birlikte yazdı ve mangaya ait devasa malzemenin büyük kısmını attı. Filmde kalanlar hikâyenin ilk yarısıydı; geri kalanı iki saatlik bir yapıya sığdırmak için ezildi, birleştirildi, yeniden yazıldı. Sonuç, kaynağına sadık olmayan ama ondan kopmayan tuhaf bir ikizdi. Otomo yıllar sonra bu kararla barışık olmadığını söyleyecek, aynı hikâyenin birbirine benzeyen iki ayrı versiyonunun var olması fikrini sevdiğini ama orijinalin bir parçasının feda edildiği hissinden de kurtulamadığını anlatacaktı.
Asıl sorun paraydı. Otomo'nun istediği görsel standart, dönemin Japon animasyon endüstrisinin çalışma biçimiyle uyuşmuyordu. Japonya'da animasyon, televizyon için geliştirilmiş bir ucuzluk sanatıydı: az sayıda çizim, çok sayıda sabit plan, hareketi taklit eden kamera hileleri. Otomo bunların hiçbirini kabul etmiyordu. İstediği bütçeyi tek bir stüdyo ya da tek bir yayınevi karşılayamazdı. Bunun üzerine Japon eğlence sektöründe o güne dek pek denenmemiş ölçekte bir ortaklık kuruldu: Akira Komitesi. Kodansha yayınevi, Mainichi Yayıncılık, oyuncak ve model devi Bandai, reklam ajansı Hakuhodo, dağıtımcı Toho, lazerdisk üreticisi bir şirket ve Sumitomo ticaret grubu bir araya geldi. Yedi şirket, riski aralarında bölüştü. Yapımı, o dönemki adıyla Tokyo Movie Shinsha, yani Tokyo Sinema Şirketi üstlendi.
Ortaya çıkan rakam Japon animasyon tarihinde bir eşikti. Filmin üretimi yaklaşık 700 milyon yene mal oldu; reklam ve tanıtımla birlikte toplam maliyet 1,1 milyar yeni, yani o günün kuruyla kabaca 9 ila 10 milyon doları buldu. Bu, Japonya'da yapılmış en pahalı animasyon filmiydi ve bu unvanı 2001'de Ruhların Kaçışı gelene kadar 13 yıl boyunca elinde tuttu. Komite parayı verdi ve alışılmadık bir şey yaptı: yönetmene karışmadı.
Otomo'nun ilk kararı, tüm sektörün çalışma sırasını tersine çevirmek oldu. Japonya'da standart yöntem sonradan seslendirmeydi: önce animasyon çizilir, sonra oyuncular hazır görüntüye bakarak repliklerini kaydeder, ağız hareketleri kabaca tutturulurdu. Akira'da bunun tam tersi yapıldı. Oyuncular önce stüdyoya girdi; Kaneda'yı Mitsuo Iwata, Tetsuo'yu Nozomu Sasaki, Kei'yi Mami Koyama, Albay'ı Taro Ishida seslendirdi. Kayıtlar alındıktan sonra animatörler ağızları bu kayıtlara göre çizdi. Uzun metraj bir Japon animasyonunda bu ölçekte ilk kez yapılıyordu. Maliyeti ağırdı: her ağız şekli yeni bir çizim, her yeni çizim yeni bir selüloit demekti. Kazancı ise filmin en çabuk fark edilen ama en zor tarif edilen özelliğiydi. Akira'daki karakterler konuşurken konuşuyor gibi görünmüyor; gerçekten konuşuyorlar. Nefes, kesinti, bağırırken çatlayan ses, hepsi resmin içinde.
Sayılar buradan itibaren büyümeye başlar. Film için 160 binden fazla selüloit boyandı; bu, 1980'lerin ortalama bir animasyon filminin iki ila üç katıydı. Renk paleti 327 tondan oluşuyordu ve bunların 50'si özel olarak bu film için karıştırılmıştı, çünkü mevcut hiçbir hazır renk Otomo'nun istediği geceyi vermiyordu. Bu yeni tonların en ünlüsü, Kaneda'nın motosikletinde ve neon yansımalarında kullanılan, sonradan filmin adıyla anılmaya başlanan kırmızıydı.
Çünkü Akira, neredeyse baştan sona karanlıkta geçen bir filmdir ve karanlık, elle boyanan animasyonun en pahalı halidir. Gündüz sahnesinde bir yüzey ya aydınlıktır ya gölgede. Gecede ise her yüzey, üzerine düşen her ışık kaynağı kadar ayrı parçaya bölünür: sokak lambası, tabela, far, patlama, ekran parıltısı. Sanat yönetmeni Toshiharu Mizutani'nin ekibi arka planları bu mantıkla kurdu; ıslak asfalttaki yansımalar, camdaki ikinci görüntü, sisin içinden geçen ışık huzmesi tek tek boyandı. Bazı planlarda ışık katmanları ayrı selüloitlere işlendi ve üst üste bindirildi; kamera altındaki yığın o kadar kalınlaştı ki çekim düzeneği zorlanmaya başladı.
Hareket de aynı inatla ele alındı. Dönemin televizyon anime standardı saniyede 8 çizimdi; sinema filmleri bile çoğunlukla 12'de kalıyordu. Akira 12 ile 24 arasında değişken bir yoğunlukta çalıştı ve kalabalık, çarpışma, yıkım sahnelerinde tam kareye çıktı. Animasyon yönetmeni Takashi Nakamura'nın idaresinde 60'tan fazla anahtar animatör görev aldı. Ekip, çizimleri dijital ortama alıp saniyede 24 kare hızda ön izleme yapabilen bir cihaz kullandı; böylece bir sahnenin akıp akmadığı, boyama aşamasına geçmeden önce görülebiliyordu.
Bilgisayarlar filme başka bir yerden de girdi. Üç ayrı teknoloji firmasıyla çalışıldı ve bilgisayar, ekranda görünen bir görüntü üretmek için değil, elle çizilecek şeyin matematiğini çıkarmak için kullanıldı: psişik enerjinin yayılma çizgileri, uçan cisimlerin yörüngeleri, kamera hareket ederken arka plan katmanlarının birbirine göre kayma oranları, ışık kaynaklarının konumları. Ortaya çıkan görüntüde tek bir bilgisayar grafiği yoktur; ama görüntünün altında bir hesap vardır.
Geriye sesin kendisi kaldı. Otomo, filmin müziği için bir film bestecisine gitmedi. Geinoh Yamashirogumi'ye, yani Yamashiro Topluluğu'na gitti. Bu topluluk hiçbir tanıma uymuyordu: 100'ü aşkın kişiden oluşan, çoğu profesyonel müzisyen bile olmayan bir kolektifti. İçinde doktorlar, mühendisler, akademisyenler, öğrenciler vardı. Başlarında Shoji Yamashiro takma adını kullanan bir biyofizikçi, Tsutomu Ohashi duruyordu. Topluluğun asıl uğraşı dünyanın farklı yerlerindeki geleneksel müzikleri öğrenip yeniden icra etmekti. Kendilerine altı ay ve şaşırtıcı biçimde belirlenmiş bir bütçe yerine serbest bir alan verildi.
Ortaya çıkan müzik, o güne dek hiçbir bilimkurgu filminde duyulmamış bir şeydi. Yamashiro Topluluğu, Bali'nin dev bambu ksilofonlarıyla çalınan jegog geleneğini kullandı; Kaneda'nın motosiklet sahnelerinin altında duyulan o boğuk, hızlı, nabız gibi vuran bas budur. Yine Bali'den, onlarca erkeğin üst üste binen ritmik nefes çığlıklarından oluşan keçak korosunu getirdi. Buna Japonya'dan no tiyatrosunun gerilmiş, tekinsiz vokal tarzını ve Budist ilahi söyleyişini ekledi. Elektronik tarafta, sentezleyicilerin mikroton ayarları geleneksel çalgıların akordunu birebir taklit edecek şekilde kurgulandı, böylece bambu ile devre aynı perdede buluşabildi. Ohashi'nin yıllar sonra bilimsel yayınlara dönüşecek bir merakı da vardı: insan kulağının duyamadığı yüksek frekansların dinleyende yine de bedensel bir karşılığı olup olmadığı. Akira'nın sesi bu merakla tasarlandı; duyulmaktan çok hissedilmek üzere.
Sonuç, filmin en radikal tercihiydi. Yanan bir metropolün, tankların, lazerlerin ve mutasyona uğramış bir bedenin üzerine gelen müzik ne orkestral ne de elektronik gerilim müziğiydi. Bir ayin müziğiydi. Neo-Tokyo'nun çöküşü, bir felaketten çok bir tören gibi izleniyordu.
Film Japonya'da 16 Temmuz 1988'de gösterime girdi. Filmin ilk sahnesinde Tokyo'yu yok eden patlamanın tarihi de aynıdır: 16 Temmuz 1988. Seyirci, kendi şehrinin yok oluşunu, o yok oluşun tarihi olarak yazılmış günde izledi.
Japonya'daki ticari sonuç iyi ama sarsıcı değildi. Akira'yı efsaneye çeviren şey gişe değil, sonrasında olan şeydi. 25 Aralık 1989'da Amerika'da sınırlı sayıda salonda gösterime girdi ve yaklaşık 2,2 milyon dolar hasılat yaptı. Bu rakam bir Hollywood ölçütüyle görünmezdir. Ama film aynı sıralarda İngiltere'de ve Avrupa'da dolaşıma girdi, üniversite sinema kulüplerine, gece yarısı seanslarına, video kiralama raflarına düştü. Asıl patlama orada oldu. Akira, ev videosunda 80 milyon doların üzerinde satış yaptı; toplam dünya hasılatı zamanla 49 milyon doları buldu. Batı'da bir kuşak, animasyonun çocuklar için olmadığını ilk kez bu kasetle öğrendi.
Etkisi hemen kurumsallaştı. Amerika ve Avrupa'da Japon animasyonunu ithal etmek için kurulan dağıtım şirketlerinin çoğu, Akira'nın açtığı talebin üzerine bina edildi. 1990'ların anime dalgası, bu tek filmin kapıyı kırmasıyla başlar. Çizgi roman tarafında da benzeri oldu: Akira, Marvel'ın Epic adlı kolu tarafından İngilizceye çevrildi ve Otomo'nun bizzat seçtiği bir kolorist tarafından baştan sona dijital olarak renklendirildi. Bu, çizgi roman endüstrisinde bilgisayarla renklendirmenin ilk büyük ölçekli örneklerinden biriydi ve Amerikan çizgi romanının baskı kalitesini kalıcı biçimde yukarı çekti.
Görsel dile bıraktığı iz daha da inatçı çıktı. Kaneda'nın motosikletini yan yatırarak durdurduğu o birkaç saniyelik plan, sonraki 30 yılda sayısız filmde, dizide, reklamda, video oyununda yeniden çizildi; artık kendi adıyla anılan bir kalıp. Yağmurlu, neonlu, devasa reklam panolarıyla kaplı gece şehri tasviri, Akira'dan sonra bilimkurgunun ortak sözlüğüne girdi. Wachowski kardeşlerden Rian Johnson'a, süper güç kazanan gençleri anlatan bir dizi Amerikan filminden 2007'de Kanye West'in açıkça filme öykünerek çekilmiş bir müzik videosuna kadar, borcunu doğrudan kabul eden isimlerin listesi uzundur.
Otomo'nun kendi konumu da bu filmle değişti. 2014'te Amerikan animasyon sektörünün yaşam boyu başarı ödülü olan Winsor McCay Ödülü'nü aldı. 2015'te Fransa'daki Angoulême çizgi roman festivali, en büyük onuru olan Grand Prix'yi ona verdi; ödülü kazanan ilk Japon çizerdi.
Filmin en tuhaf mirası ise zamanla kendiliğinden oluştu. Akira'nın Neo-Tokyo'sunda hikâye, 2020 Tokyo Olimpiyatları'na kalan günleri sayan bir panonun gölgesinde geçer ve panonun üzerinde birinin spreyle yazdığı bir yazı vardır: iptal edin. 1988'de bu, çürümüş bir geleceğin dekor detayıydı. 2020'de Tokyo Olimpiyatları salgın nedeniyle ertelendiğinde, o tek karelik plan dünyanın dört bir yanında paylaşıldı. Filmin kehanet gücü elbette yoktu; olan şey daha ilginçti. Otomo, 1980'lerin sonundaki Japonya'ya, balon ekonomisinin zirvesindeki o sınırsız inşaat ve sınırsız güven ortamına bakmış ve bu enerjinin mantıksal sonucunu çizmişti: kontrol edilemeyen büyüme, kendini yiyen bir güç.
Film, geçtiği yılı geride bıraktı. 2019 geldi ve geçti, 2020 geldi ve geçti. Buna rağmen Akira, 2020'de tamamlanan 4K restorasyonuyla salonlara döndüğünde eskimiş görünmedi. Çünkü onu ayakta tutan şey öngörüleri değil, elle boyanmış 160 bin karenin içindeki ısrardı: gecenin, ışığın ve yıkımın, bir kısayol kabul etmeden, kare kare çizilebileceği fikri.
Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.