← Nöron Film

Stalker: İki Kez Çekilen, Ekibini Zehirleyen Film

2026-08-30 · 14 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Andrei Tarkovski'nin 1979 tarihli Stalker'ının, 1977'de çekilen ilk versiyonunun Sovyet laboratuvarlarında yanlış banyo edilmesiyle tamamen yok oluşunu ve filmin iki bölümlü ilan edilerek sıfırdan yeniden çekilişini; Estonya'da terk edilmiş bir elektrik santralinde uzun planlar, sepya-renk geçişleri ve Bölge ile kurulan sinema dilini; ve yukarı akıntıdaki kimya fabrikasının zehirlediği nehir kıyısında çalışan yönetmenin, eşinin ve başrol oyuncusunun aynı kanserden ölmesini anlatıyor.

stalkertarkovskisovyet sinemasıbölgefilm tarihi

Bölüm metni

Bir yıllık çekimin ardından banyodan çıkan negatifler koyu yeşildi; film yok olmuştu. Tarkovski görüntü yönetmenini kovdu, filmi "iki bölümlük" ilan edip bütçeyi ikiye katlattı ve her şeye yeniden başladı. Ama asıl bedeli, kadrajın içinde yaz ortasında kar gibi süzülen o beyaz köpük ödetecekti.

Moskova'da bir laboratuvar odasında, banyodan yeni çıkmış negatif şeridini ışığa tutup baktıklarında gördükleri şey görüntü değildi. Yeşildi. Yosun gibi, bataklık suyu gibi, ölü bir yeşil. Estonya'da bir yaz boyunca çekilmiş dış sahnelerin neredeyse tamamı o şeridin içindeydi ve hiçbiri kurtarılamayacaktı. Andrey Tarkovski o gün, hayatının en zor filminin daha yeni başladığını öğrendi.

Hikâyenin başı 1976'ya uzanır. Tarkovski, Ayna'yı bitirmiş, otobiyografik ve şiirsel bir filmin ardından devlet sinemasıyla ilişkisi iyice gerilmiş bir yönetmendir. Elinde Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin 1972 tarihli romanı Piknik na oboçine, yani Yol Kenarında Piknik vardır. Roman, dünyaya uğrayıp giden bir uygarlığın ardında bıraktığı çöplükten söz eder: fizik yasalarının bozulduğu, ölümcül tuzaklarla dolu yasak alanlar ve oraya yasa dışı yollarla girip nesne kaçıran adamlar. Tarkovski bu bilim kurgu iskeletinin tamamına yakınını atacaktır. Ondan geriye yalnızca romanın dördüncü bölümünün çekirdeği kalır: Bölge'ye giden bir rehber ve içeri girenin en derindeki dileğini yerine getirdiği söylenen bir Oda.

Senaryo bir türlü oturmaz. Tarkovski her seferinde daha az olay, daha az açıklama, daha az bilim kurgu ister. Kardeşler yazar, o siler. Kimi tanıklıklara göre 12 ya da 13 ayrı çeşitleme denenir; Boris Strugatski bir noktada bu çalışmadan çekilir ve son metin Arkadi ile yönetmen arasında biçimlenir. Dönüm noktası, Tarkovski'nin rehber karakterini bambaşka biri olarak istemesidir: kurnaz bir kaçakçı değil, kendi inancından başka hiçbir şeyi olmayan, dünyaya yenik düşmüş bir kutsal deli.

Çekim yeri olarak önce Tacikistan düşünülür, Tanrı Dağları'nın eteklerindeki manzaralar. 1977'de bölgeyi vuran deprem bu planı bitirir. Ekip Estonya'ya, Tallinn çevresine yönelir ve 1977 baharında, Ayna'nın görüntü yönetmeni Georgi Rerberg'le birlikte çekimlere başlar. Filmin stoğu Batı'dan gelen yeni bir malzemedir, Kodak'ın 5247 kodlu negatifi. Sovyet laboratuvarları bu stoğu daha önce neredeyse hiç işlememiştir. Aylarca süren çalışmanın sonunda banyoya giren malzeme, geri gelmez.

Felaketin sebebi bugün bile tartışmalıdır. En yaygın açıklama teknik olandır: laboratuvar yeni stoğun işlenme reçetesini bilmiyordu, yanlış banyoda mahvetti. Ekibin ses tasarımcısı Vladimir Şarun ise yıllar sonra Tarkovski'nin başka bir şeye inandığını anlatacaktır: yönetmene göre bu bir sabotajdı, iyi negatif çalınıp tanınmış bir başka Sovyet yönetmenin filmine aktarılmış, kendisine sıradan bir stok bırakılmıştı. Bu iddianın kanıtı hiçbir zaman ortaya konmadı. Kanıtlanan tek şey sonuçtu.

Enkazın altında kalan yalnızca film değildi. Tarkovski ile Rerberg arasındaki suçlama zinciri dostluklarını kopardı; görüntü yönetmeni setten ayrıldı ve bir daha dönmedi. Sanat yönetmeni de gitti. Yönetmen, ömrünün son yıllarına kadar sürecek bir kırgınlığın ve bir Sovyet sinemacısı için ölümcül olabilecek bir mali sorumluluğun ortasında kaldı: harcanmış bir bütçe, elde hiçbir görüntü. Nisan 1978'de kalp krizi geçirdi. 46 yaşındaydı ve iyileşmesi haftalar aldı.

Sonra, bugün hâlâ sinema tarihinin en soğukkanlı manevralarından biri sayılan şeyi yaptı. Devlet sinema kurumu Goskino'ya, yani Sinema Komitesi'ne gidip filmi kurtarmak için para istemedi. Filmin aslında tek parçalık bir yapım olmadığını, iki bölümlük bir eser olduğunu savundu. İki bölümlük filmin ödenek cetveli farklıydı. Komite ikna oldu ve Tarkovski, kaybettiği bütçenin yerine yenisini almış oldu; toplam maliyet yaklaşık 1 milyon rubleyi buldu. Haziran 1978'de ekip Tallinn'e geri döndü. Kameranın arkasında bu kez Aleksandr Knyajinski vardı.

İkinci çekim, birincisinin tekrarı değildi. Tarkovski yıllar sonra o yeşil negatiflerin aslında filmi kurtardığını söyleyecekti: ilk versiyon yanlıştı, kaybolduğu için yeniden düşünmek zorunda kalmıştı. Elindeki ikinci şans, ona bir bilim kurgu filmini bırakıp bir başka şeyi kurma imkânı verdi.

İlk kararı renk üzerineydi ve alışılmışın tam tersiydi. Bölge'nin dışındaki dünya, yani şehir, ev, bar, kirli sokaklar, sepya tonlarında çekildi; sarıya çalan, tek renkli, ışıksız bir dünya. Bölge ise renkliydi. Yasak alan, filmin içindeki tek yeşil, tek nemli, tek canlı yer oldu. Geçiş, sinemanın en çok anılan sahnelerinden birinde yaşanır: üç adam, elle çalışan bir demiryolu arabasıyla rayların üstünde ilerler. Kamera yüzlerinde durur, tekerleklerin ritmi metronoma dönüşür ve dakikalar süren o sarsıntılı yolculuğun ortasında, hiç kesme yapılmadan, görüntü sepyadan renge kayar. Seyirci Bölge'ye girdiğini kimse söylemeden anlar.

İkinci karar süreydi. 161 dakikalık filmde yalnızca 142 plan vardır. Ortalama bir plan bir dakikanın üzerinde sürer; kimileri dört, beş dakikayı bulur. Tarkovski burada bir üslup gösterisi yapmıyordu, bir yöntem uyguluyordu. Kesmediğiniz sürece seyircinin zamanı kaçacak yer bulamaz; sabırsızlık, sonra teslimiyet, sonra dikkat gelir. Bölge'nin tehlikeli olduğunu gösteren tek şey de budur. Filmde canavar yoktur, patlama yoktur, hiçbir tuzak görünmez. Rehberin somun cıvatalara bağladığı bez şeritleri önüne fırlatıp yolu yoklaması, en düz güzergâhın en ölümcül olduğunu söylemesi ve kimsenin bunu sınamaya cesaret edememesi yeter. Tehdit tamamen dilin ve bekleyişin içindedir.

Bölge'yi kurmak için ekip Estonya'nın terk edilmiş sanayi coğrafyasını taradı. Çekimlerin büyük kısmı Tallinn'in doğusunda, Jägala nehrinde, yani Yagala kıyısında yapıldı; savaşta hasar görmüş, yıllardır boş duran iki hidroelektrik santrali Bölge'nin harabelerine dönüştü. Tallinn'in eski liman ambarları semti Rotermann'daki dar bir geçit, kaçakların nöbetçilerden saklandığı sahne oldu; kentin kullanılmayan merkez elektrik santrali Bölge'nin eşiği olarak kullanıldı. Filmin kapanışında arka planda duran devasa yapı ise Pirita ırmağı üzerindeki Iru santralidir. Hiçbiri dekor değildi. Tarkovski'nin Bölge'si baştan sona gerçekten çürümüş, gerçekten terk edilmiş, gerçekten su almış mekânlardan yapıldı; tek eklenen şey, sanat yönetimini üstlenen Raşit Safiullin'in Oda'nın önüne kurduğu kum tepeleri ve çürüyen kapı eşiğiydi.

Oyuncular bu boşluğu taşıdı. Rehberi Aleksandr Kaydanovski oynadı: tıraşlı kafası, sürekli titreyen elleri ve inancını kimseye kabul ettiremeyen bir vaizin bitkinliğiyle. Yazar rolünde, Tarkovski'nin neredeyse bütün filmlerinde çalışmış olan Anatoli Solonitsin vardı; alaycı, sarhoş, hiçbir şeye inanmayan adam. Profesör'ü Nikolay Grinko canlandırdı. Ve filmin en sarsıcı anlarından biri, Bölge'ye hiç girmeyen bir karaktere aitti: Alisa Freyndlih'in oynadığı Rehber'in karısı, sonlara doğru kameraya dönüp bu adamla neden evlendiğini, mutsuzluğu bile bile neden seçtiğini anlatır. Tek plan, tek yüz, hiç müzik.

Müzik zaten filmin en cimri kullandığı şeydi. Eduard Artemyev'in bestesi, senfonik bir tema kurmak yerine tek tek notaları elektronik olarak bulanıklaştırıyor, Doğu'ya ait bir ezgiyi rayların gürültüsüyle karıştırıyordu. Filmin şiiri de aileden geliyordu: Bölge'de okunan dizeler Tarkovski'nin babası, şair Arseni Tarkovski'ye aitti. Ve final, tüm bu inanç tartışmasını tek bir görüntüye indirir. Bölge'ye hiç gitmemiş, konuşamayan küçük kız, masadaki bardakları gözleriyle iter. Camlar sürüklenirken uzaktan bir tren geçer ve gürültünün altından Beethoven'ın Dokuzuncu Senfoni'sinden bir kırıntı duyulur, sonra o da yutulur. Mucize belki vardır, belki de yalnızca geçen trenin titreşimidir. Tarkovski hangisi olduğunu söylemez.

Ama Bölge'yi gerçek harabelerden kurmanın bir bedeli vardı ve fatura nehirden geldi.

Yagala kıyısında çekim yapan ekip, suyun yüzeyini kaplayan köpüğü ilk gördüğünde bunu bir armağan saydı. Görüntüde inanılmaz duruyordu: kirli beyaz, hafif, rüzgârda savrulan, mevsimsiz bir kar gibi akıntıyla süzülen bir tabaka. Filmin en çok hatırlanan atmosferik ayrıntılarından biridir. Hiçbir efekt kullanılmamıştı. O köpük, nehrin yukarı havzasındaki bir kâğıt hamuru ve kimya tesisinin suya boşalttığı atıktı. Ses tasarımcısı Şarun'un yıllar sonraki anlatımına göre köpük kimi günlerde kızıla çalıyordu ve tesisin ne döktüğünü kimse bilmiyordu. Ekip günlerce o suyun içinde, kıyısında, üstündeki köprülerde çalıştı. Oyuncular ıslandı, sudan geçti, çamurda yattı.

Sonrasında olanlar, filmin etrafında bugün hâlâ dolaşan en ağır iddiayı doğurdu. Anatoli Solonitsin 1982'de, 47 yaşında akciğer kanserinden öldü. Andrey Tarkovski Aralık 1986'da, sürgünde, 54 yaşında aynı hastalıktan öldü. Yönetmenin eşi ve setin yönetmen yardımcısı Larisa Tarkovskaya 1998'de yine kanserden hayatını kaybetti. Şarun bu üç ölümü açıkça o nehre bağladı ve iddiası dünya basınına "yönetmenini öldüren film" başlığıyla yayıldı.

Bu iddiayı olduğu gibi kabul etmek de, tümden reddetmek de kolay değildir. Lehine olan şey açıktır: ekip denetimsiz bir sanayi atığının içinde, hiçbir koruyucu önlem almadan haftalarca çalıştı ve bunu inkâr eden yok. Aleyhine olan da açıktır. Tarkovski ağır bir sigara içicisiydi, Solonitsin de öyle. Üç ölüm arasında 16 yıl var ve hepsi aynı hastalık değil. Aynı sette çalışan onlarca kişinin sağlık geçmişini izleyen bir çalışma hiçbir zaman yapılmadı; nehirden alınmış dönemin ölçümleri de ortada yok. Yani ortada bir kanıt değil, bir tanıklık ve bir örüntü var. Kesin olan tek şey, Bölge'yi gerçek kılan şeyin gerçekten zehirli olduğudur.

Film bittiğinde, ödediği bedelin karşılığını hemen görmedi. 1979'da Sovyetler Birliği'nde gösterime girdi, salonlarda yaklaşık 4,3 milyon bilet sattı; 260 milyonluk bir ülke için mütevazı bir rakam. 1980'de Cannes Film Festivali'nde Ekümenik Jüri Ödülü'nü aldı. Tarkovski bir yıl sonra yurt dışına çıktı ve bir daha ülkesinde film çekmedi.

Asıl tuhaf olan sonra yaşandı. Filmin gösteriminden yedi yıl sonra, Nisan 1986'da Çernobil'de reaktör patladı ve Sovyet coğrafyasının ortasında, telle çevrilmiş, insanların boşaltıldığı, girmenin yasak olduğu, evlerin olduğu gibi bırakıldığı gerçek bir yasak alan doğdu. Resmî adı yasak bölgeydi. Halk ona kısaca Bölge demeye başladı. Oraya izinsiz girenlere de zamanla stalker dendi. Bir filmin uydurduğu kelime, gerçekliğin adı oldu; Tarkovski öldüğünde bu yeni anlam çoktan yerleşmişti. Sonraki kuşaklar aynı sözcüğü bir bilgisayar oyunu serisiyle, sayısız romanla, terk edilmiş sanayi yapılarını gezenlerin kendilerine taktıkları adla sürdürdü.

Sinema tarafında da miras kalıcı oldu. Filmi bir gençlik takıntısına dönüştüren eleştirmenler onun üzerine kitaplar yazdı; İngiliz sinema dergisi Sight and Sound, yani Görüntü ve Ses dergisinin 2022'de yaptığı tüm zamanların en iyi filmleri anketinde Stalker eleştirmen listesinde 43., yönetmen listesinde 14. sırada çıktı. Mosfilm arşivi filmi restore etti ve o sepya ile yeşilin arasındaki geçiş, ilk kez laboratuvarda hedeflenen netlikte görülebildi.

Geriye kalan çelişki ise filmin kendi hikâyesine fazlasıyla benziyor. Stalker, dileğinizi yerine getiren bir odaya ulaşan üç adamı anlatır ve o adamlar eşiğe vardıklarında içeri girmezler. Girmezler, çünkü Oda insanın söylediği dileği değil, en derinde gerçekten istediğini verir ve hiçbiri kendi içinde ne bulacağını bilmek istemez. Filmi çekenler o eşikte durmadılar. İki kez çektiler, bütçelerini iki kez harcadılar, terk edilmiş bir santralin ve zehirli bir nehrin içinde aylarca kaldılar ve istediklerini gerçekten aldılar: 161 dakikalık, kesmeyen, açıklamayan, seyircisinden inanç isteyen bir film. Bedelinin ne kadarını kimin ödediğini ise, tıpkı masadaki bardağı iten şeyin ne olduğu gibi, kesin olarak bilemiyoruz.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.