← Nöron Film

Napoléon: Üç Perdeye Taşan Film

2026-10-06 · 14 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Abel Gance'ın 1927 tarihli Napoléon'unun, kameraları ata bağlayıp sarkaca astığı çekim sürecini, finalde yan yana üç perdeye birden yayılan Polyvision buluşunu ve filmin dağıtımcılar elinde onlarca farklı versiyona parçalanmasını anlatıyor. Bölüm, Kevin Brownlow'un on beş yaşında bulduğu bir makaradan başlayan ömür boyu süren arayışla ve Cinémathèque française'in on altı yılda tamamlayıp 2024'te gösterdiği yedi buçuk saatlik restorasyonla kapanıyor.

napoleonabel gancesessiz sinemapolyvisionrestorasyon

Bölüm metni

1927'de Paris Opera'sında perde açıldı; filmin sonunda salonun iki yanındaki duvarlar da görüntüye dönüştü ve seyirci birden üç kat genişleyen bir dünyanın içinde kaldı. Sinerama'dan yirmi beş yıl önceydi. Sonra bu film parçalandı, kesildi, dağıldı — ve yüz yıl boyunca kimse tamamını göremedi.

1924 yılında Abel Gance'ın masasında duran şey bir film senaryosu değildi; bir ömür planıydı. Savaşın hemen ardından çektiği J'accuse, yani Suçluyorum ve ardından gelen La Roue, yani Tekerlek, onu Fransız sinemasının en gözü pek ismi yapmıştı. Şimdi aklında bundan çok daha büyük bir şey vardı: Napoléon'un bütün hayatını, çocukluğundan Sankt Helena'daki ölümüne kadar, altı ayrı filmde anlatmak. Tek bir destan değil, bir dizi; sinemanın o güne dek denemediği ölçekte bir yapı. Gance için bu yalnızca tarih anlatmak da değildi. Kıtayı birbirine kırdırmış bir savaştan yeni çıkmış Avrupa'ya, ortak bir hikâye, ortak bir kahraman, ortak bir perde sunmak istiyordu. Filmin parası da bu fikre uygun biçimde uluslararası toplanacaktı: Fransız ve Alman sermayesinin bir arada durduğu bir ortaklık.

Çekimler 15 Ocak 1925'te başladı. Gance, ilk filmin adını Napoléon vu par Abel Gance koydu; yani Abel Gance'ın Gözüyle Napoléon. Bu ad bir alçakgönüllülük değil, bir iddiaydı: tarih kitabı değil, bir yönetmenin bakışı. Napoléon'u Albert Dieudonné canlandırdı; rol için kendini Gance'a adeta dayatmış, yaşı tutmadığı hâlde makyajı ve duruşuyla yönetmeni ikna etmişti. Çocuk Napoléon'u Vladimir Roudenko, Joséphine'i Gina Manès oynadı. Robespierre rolünde Edmond Van Daële vardı. Marat'yı, yıllar sonra tiyatro kuramıyla sahne sanatlarını baştan yazacak olan Antonin Artaud oynuyordu. Saint-Just rolünü Gance kendisi üstlendi. Görüntü yönetmeni Jules Kruger, kurgucu Marguerite Beaugé'ydi.

Sonra, 21 Haziran 1925'te her şey durdu. Alman sanayici Hugo Stinnes'in sermayesine dayanan ortaklık dağıldı ve para bir günde buharlaştı. Gance aylarca kapı kapı dolaştı. Aralık 1925'te Société générale des films, yani Genel Film Şirketi, yapımı devralmayı kabul etti; çekimler 1926'nın ocak ayında yeniden başlayıp hazirana kadar sürdü. Ama kurtarılan şey artık altı filmlik destan değildi. Bütün dizi için öngörülen bütçe 20 milyon franktı; tek başına ilk film 17 milyon yuttu. Gance, elinde kalan parayla ancak hikâyenin ilk perdesini, Napoléon'un İtalya seferine çıktığı 1796 baharına kadarını çekebileceğini anladı. Geri kalan beş film hiç var olmadı.

Şimdi o tek filmin içine, altı filme sığdıracağı enerjinin tamamını boşalttı. Çekilen negatif 400 bin metreye yaklaştı. Ve kamerayı, o yıllarda kimsenin hayal etmediği yerlere soktu. Brienne'deki askerî okulda geçen kartopu savaşı, aslında bir savaş sahnesidir: Gance kameraları kızaklara bağladı, kendi etrafında döndürdü, kar yığınlarının içine düşürdü. Çocuk Napoléon'un yoldaşlarını yönettiği bu kavga, çocuk oyunu gibi değil, bir muharebe planı gibi kurgulanır. Yatakhanedeki yastık kavgasında perde ikiye, dörde, dokuza bölünür; tüyler havada asılı kalırken izleyici aynı anda dokuz pencereden bakar. Oyuncuların birbirine girdiği bir dövüşte Gance elde taşınan kameranın etrafına sünger sardırdı, böylece oyuncular doğrudan kameraya yumruk atabildi; perdede darbeyi yiyen seyircinin kendisi olur. Kamerayı koşan bir atın sırtına, bir adamın göğsüne bağladı. Napoléon'un Korsika'dan kaçışında, üç renkli bayrağı yelken niyetine çektiği küçük tekne, fırtınada neredeyse kameranın içinden geçer.

Bu çılgınlığın en bilinen örneği, filmin "çifte fırtına" diye anılan bölümüdür. Gance, Napoléon'un denizde boğuşmasıyla Paris'te Konvansiyon salonunda kopan siyasi kasırgayı aynı anda anlatmak istedi. Denizdeki tekneyi çekmekle yetinmedi; Konvansiyon'u da sallamaya karar verdi. Kamerayı dev bir sarkaca astı ve salonda oturan yüzlerce oyuncunun kafalarının birkaç santim üzerinden ileri geri savurdu. Perdede iki fırtına üst üste biner: su ile insan, dalga ile bağırtı. Sinema tarihinde kameranın "bakan göz" olmaktan çıkıp "hikâyenin içindeki bir cisim" hâline geldiği en açık anlardan biridir bu.

Ama Gance'ın asıl kozu henüz görünmemişti. Bütün bu buluşların ardında, finalde patlatacağı ve hiçbir sinema salonunun o gün gösteremeyeceği bir fikir vardı.

7 Nisan 1927 akşamı Paris'in en görkemli binası sinemaya dönüştü. Gösterim, Palais Garnier'de, yani Paris Operası'nda yapıldı. Salonda Cumhurbaşkanı Gaston Doumergue, Birinci Dünya Savaşı'nın efsane komutanları Foch ve Joffre, Fransız devletinin ve sanat dünyasının üst sırası oturuyordu. Orkestrayı, filmin müziğini özel olarak yazan Arthur Honegger'in notaları üzerinden canlı bir topluluk çalıyordu. Opera'da gösterilen sürüm, Gance'ın elindeki malzemenin kısaltılmış hâliydi: yaklaşık 4 saat.

Film, İtalya Ordusu'nun yürüyüşe geçtiği bölüme vardığında bir şey oldu. Perdenin iki yanında, o güne kadar kullanılmayan iki kanat birden açıldı. Görüntü üç kat genişledi.

Gance buna Polyvision adını vermişti. Yöntem, bugünden bakınca kaba biçimde basit, uygulamada ise delice zordu: üç kamera birbirine cıvatalanarak aynı anda çekim yapıyor, salonda üçü birlikte çalışan, birbirine senkronlanmış üç makineden, normalin üç katı genişlikte bir perdeye yansıtılıyordu. Ama Gance bunu yalnızca panorama için kullanmadı. Üç kanat kimi zaman tek bir manzarayı birleştirir; kimi zaman üç ayrı görüntüyü aynı anda gösterir. Ortada Napoléon'un yüzü, yanlarda yürüyen ordular; ortada bir kartal, yanlarda bulutlar. Müzikteki çok seslilik ne ise, perdede yapılan buydu: tek bir çizgi değil, aynı anda akan üç ses. İzleyici gözüyle kurgu yapmak zorunda kalır, nereye bakacağını kendisi seçer.

Finalde Gance son hamlesini yaptı. Üç kanat sırayla mavi, beyaz ve kırmızıya boyandı. Perde, yani fiziken perdenin kendisi, Fransız bayrağına dönüştü. O akşam salondaki tanıklar, tepkinin bir film gösteriminden çok bir ayaklanmaya benzediğini anlattı. Alkış, bağırma, ayağa kalkma. Sinema otuz yaşına yeni basmış bir şeydi ve kendisine devlet töreni ölçeğinde bir an yaratmıştı.

Opera gecesi bir zafer olmakla birlikte, aynı zamanda Gance'ın karşı karşıya olduğu çıkmazın ilanıydı. Çünkü o üç kanadı açabilmek için gereken şey, bir salonda üç projeksiyon makinesi, üç kat perde ve bunları aynı karede tutacak bir teknik ekipti. Dünyadaki sinemaların neredeyse hiçbirinde bu yoktu. Nitekim filmin uzun hâli mayıs ayında Apollo Sineması'nda gösterildiği zaman, Gance'ın "kesin sürüm" dediği, 9 saati aşan o dev versiyonda üç perdeli final yer alamadı. Salon kaldırmıyordu.

Yani Gance, sinemanın o güne kadarki en gösterişli finalini çekmiş ve onu dünyanın göremeyeceği bir biçime hapsetmişti. Üstelik takvim de ona karşı çalışıyordu. Aynı 1927 yılında Amerika'da sesli film ticari olarak işlemeye başladı. Sinema salonları önlerindeki yıllarda bütün sermayesini üç perde kurmaya değil, hoparlör ve ses okuyucu takmaya ayıracaktı. Napoléon, doğduğu anda eskimiş bir gelecek önerisiydi.

Bundan sonrası, bir filmin yavaş yavaş parçalanma hikâyesidir. Amerikalı dağıtımcı Metro-Goldwyn-Mayer, filmi 1929'da Birleşik Devletler'de gösterime soktu; ama elindeki hâl 1 saat 51 dakikaya indirilmiş, üç kanatlı bölümlerden yalnızca ortadaki kare bırakılmıştı. Yani seyirci, Gance'ın bütün fikrinin kesilip atıldığı bir Napoléon izledi.

Gance ise filmi hiç bırakmadı; belki de bırakmaması en çok zarar verdi. Her yeni gösterim, her yeni fikir için kopyaları açtı, kesti, yeniden birleştirdi. 1935'te mevcut görüntülerin üzerine diyalog ekleyip sesli bir sürüm çıkardı. 1971'de, 82 yaşındayken, eski ve yeni malzemeyi, fotoğrafları ve dış sesi harmanladığı Bonaparte et la Révolution'u, yani Bonaparte ve Devrim'i yaptı; bu filmde Saint-Just rolünü yeniden oynadı, böylece perdede yaşlı Gance ile genç Gance aynı sahneyi paylaştı. Sonuç, duygusal olarak çarpıcı ama arşiv açısından yıkıcıydı: Opera gecesinin negatifiyle Apollo Sineması'ndaki uzun sürümün negatifi birbirine karıştı, geri dönüşsüz biçimde. Elde tek bir "asıl film" kalmadı; birbirinin eksik kopyası olan onlarca farklı hâl kaldı.

O dağınıklığı toplama işini, kimsenin görevlendirmediği biri üstlendi. İngiliz Kevin Brownlow, 1954'te, 15 yaşında, evinde kullandığı amatör bir projeksiyon makinesi için aldığı 9,5 milimetrelik iki makaralık bir kopyada filmin birkaç bölümünü gördü. Hayatının geri kalanı buna bağlandı. 1969'da sistemli biçimde yeniden inşa işine girişti; Fransız ve İngiliz arşivlerinden, özel koleksiyonlardan, dünyanın dört bir yanındaki parçaları tek tek buldu, eşleştirdi, sıraya koydu.

1979'un sonbaharında, Colorado'nun dağlarındaki Telluride kasabasında, Brownlow'un ilk büyük yeniden kurgusu açık havada gösterildi. Müzik yoktu, soğuk kemiğe işliyordu. 89 yaşındaki Abel Gance, salona inemeyecek kadar güçsüzdü; filmi otelinin penceresinden izledi. Üç perdeli final açıldığında ayağa kalktı ve aşağıda kendisini alkışlayan kalabalığı selamladı. Ertesi yıl Londra'da, canlı orkestra eşliğinde, 5 saate yakın bir sürüm gösterildi. 1981'de film New York'un en büyük salonu Radio City Music Hall'da, yani Radio City'de, Francis Ford Coppola'nın sunuşuyla seyirciyle buluştu; mesai maliyetleri yüzünden sürüm 4 saatin altına indirildi ve filmin hızı yükseltildi. Gance o yılın kasımında, 92 yaşında öldü; filminin ikinci hayatını görmeye yetişmişti. 1983'te Paris'te gösterildi. 2000 yılında Brownlow'un sürümü, bulunan yeni malzemeyle ve dönemin renk tonlamalarının geri kazanılmasıyla 5,5 saate çıktı.

Ama hâlâ Gance'ın kurgu defterindeki film değildi. Son aşamayı Cinémathèque française, yani Fransız Film Arşivi başlattı. Yönetmen ve araştırmacı Georges Mourier, eldeki bütün negatif ve kopyaları kare kare tarayarak hangi karenin hangi sürüme ait olduğunu ayıklamaya girişti; Fransa Ulusal Kütüphanesi'nde duran Gance'ın kurgu notları ve mektupları yol gösterici oldu. İş 16 yıl sürdü. Ortaya çıkan, 7 saat 5 dakikalık, iki bölüm hâlinde gösterilen sürümdü.

4 ve 5 Temmuz 2024'te Paris'in batısındaki büyük konser salonu La Seine Musicale'de, yani Sen Müzik Merkezi'nde, bu sürüm dünyada ilk kez gösterildi. Sahnede 250 kişilik bir topluluk vardı: iki büyük orkestra ve bir koro, Frank Strobel'in yönetiminde. Müzik yeni yazılmadı; Simon Cloquet-Lafollye, 48 ayrı bestecinin 104 eserinden derlediği 148 parçayı filmin akışına göre dizdi. Yani yüzyıl önce Paris Operası'nda kurulan düzen bir kez daha kuruldu: ekran, orkestra, salon, hep birlikte.

Gance'ın kaybettiği savaşın garip bir sonu var. Üç perdeli görüntü ticari bir biçim olarak hiç tutmadı, ama fikri tutmadı demek yanlış olur. Geniş perdeyi tek bir kamerayla elde etmenin yolunu bulan ve bunu 1950'lerde sinemaskop adıyla sektöre yerleştiren Henri Chrétien, Gance'ın denemesinden açıkça etkilendiğini söyledi; üç makineyle çalışan sinerama sistemi de 1952'de aynı mantığı yeniden keşfetti. Yani Gance'ın yirmilerde salonların kaldıramadığı genişlik, otuz yıl sonra sinemanın standardı oldu.

Dieudonné için ise rol hiç bitmedi. Napoléon'u oynadıktan sonra kendini ondan ayırmayı başaramadı, yıllarca Napoléon üzerine konuşmalar yaparak geçindi ve 1976'da öldüğünde, vasiyeti üzerine 1927'de giydiği o kostümle gömüldü.

Geriye kalan en tuhaf gerçek de şu: bugün dünyadaki hemen her film bir dosyaya sığıyor, tek başına, bir ekranda izlenebiliyor. Gance'ın filmi bunu reddeden son büyük örneklerden biri. Tam hâliyle var olabilmesi için üç makineye, bir orkestraya, bir koroya ve aynı anda aynı salonda oturan binlerce kişiye ihtiyacı var. Bu yüzden yüz yıl boyunca bir türlü tamamlanamadı; ve bu yüzden her tamamlandığında bir gösterim değil, bir olay oluyor.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.