← Nöron Film

Etiketi Var, Filmi Yok: Ayastefanos

2026-10-07 · 13 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Türk sinemasının başlangıcı sayılan 14 Kasım 1914 tarihli Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı'nın çekim gününü, Fuat Uzkınay'ın orduyla kurduğu ilk Türk film üretim merkezini ve filmin hiç bulunamayışını anlatıyor. Bölüm, arşivde üzerinde filmin adı yazılı ama içi boş çıkan kutuyla ve bu

türk sinemasıkayıp filmayastefanosfuat uzkınaysinema tarihi

Bölüm metni

Bir ülkenin sinema tarihi, var olduğu kanıtlanamayan tek bir filmle başlıyor. Arşivdeki kutunun üstünde adı yazılı — içinde hiçbir şey yok. Peki o gün Yeşilköy'de kamerayı çeviren adam gerçekten ne çekti?

14 Kasım 1914, cumartesi. İstanbul'un batı kıyısında, Marmara'ya bakan Ayastefanos'ta, yani bugünkü Yeşilköy'de, sabahın erken saatlerinde bir kalabalık toplanmıştı. Askerler vardı, memurlar vardı, ne olacağını merak eden semt sakinleri vardı. Hepsinin gözü aynı yapıda: deniz kıyısına yakın bir yükseltide, 12 taş ayak üzerine oturan, çan kulesiyle semtin siluetini belirleyen görkemli bir anıt-şapel.

O yapı, Osmanlı başkentinin kapısında duran bir yenilgi beratıydı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi'nde ölen Rus askerlerinin anısına dikilmişti ve yalnızca bir anıt değildi; içinde yaklaşık 5000 Rus askerinin kemikleri saklanıyor, duvarlardaki hücrelerde ölenlerin adları yazılıydı. Yapımına 1895'te başlanmış, 1898'de tamamlanmış, aynı yılın 18 Aralık'ında törenle açılmıştı. Taslağını Rusya'nın İstanbul'daki askerî ataşesi Albay Peçkov hazırlamış, binayı Rus mimar Bozarov yükseltmişti. Yer seçimi tesadüf değildi: 3 Mart 1878'de Osmanlı Devleti'nin imzalamak zorunda kaldığı ve tarihe semtin adıyla geçen Ayastefanos Antlaşması, tam bu civarda masaya konmuştu. Yani payitahta vapurla bir saat uzaklıkta, Rus ordusunun geldiği en uç noktada, taştan bir hatırlatma duruyordu.

36 yıl boyunca orada durdu. Sonra savaş her şeyi tersine çevirdi. Osmanlı Devleti 1914 sonbaharında Rusya'yla savaşa girdi ve o güne kadar diplomatik nezaketin koruduğu yapı, bir anda ortadan kaldırılabilir hale geldi. Kararı Harbiye Nazırı Enver Paşa verdi. 14 Kasım, tesadüfen seçilmiş bir gün değildi: aynı gün İstanbul'da cihad-ı ekber ilan ediliyor, Şeyhülislam'ın fetvası okunuyor, Fatih Camii'nde büyük bir miting düzenleniyordu. Devlet, savaşı halka anlatacak bir sahneye ihtiyaç duyuyordu ve elinde bundan daha iyi bir sembol yoktu.

İşlem düzenli yürüdü. Önce yapının çanı sökülüp Askerî Müze'ye gönderildi. Yıkım işini 27. Süvari Alayı üstlendi. Sabah 8.30'da çan kulesine yerleştirilen dinamit ateşlendi; kule içine çöktü, toz bulutu kıyı boyunca yayıldı. Geri kalan taş yığınının tamamen kaldırılması aylar sürdü, yaklaşık 3 ay. Ama o sabahın asıl mirası, çöken taşlar değildi.

Kalabalığın içinde bir sehpa duruyordu, üzerinde bir kamera. Kolu çeviren adam Fuat Bey'di. Soyadı Kanunu'ndan sonra Uzkınay diye tanınacaktı; 1888 doğumluydu. İstanbul Sultanisi'ni bitirmiş, Darülfünun'da fizik-kimya okumuştu. Meslekten sinemacı değil, öğretmen ve okul idarecisiydi; öğrencilerine sinemayı tanıtmak için dersler verecek kadar bu işe meraklıydı. Hatta Türklerin elinde bir sinema salonu açılması için uğraşmış, 19 Mart 1914'te Sirkeci'de açılan ve ilk adı Milli Sinema olan, sonra Ali Efendi Sineması diye anılan salonun ortakları arasına girmişti. Makineyi ve kamerayı, sinemayı İstanbul'a getiren adamdan, Sigmund Weinberg'den öğrenmişti. 1914'te ise askerliğini yapıyordu; o sabah oraya yedek subay olarak gitti.

Yanında bir başkası vardı: Mösyö Mordo. Bir Avusturya film şirketinin İstanbul temsilcisiydi. Çekimin teknik desteğini Avusturya-Macaristan'ın savaş görüntüleriyle uğraşan film kuruluşu Sascha-Meßter-Film, kısaca Saşa şirketi veriyordu. Bu ayrıntı, olayın niteliğini değiştirir: Yeşilköy'deki o sehpa, bir meraklının kendi başına kurduğu bir düzenek değil, dönemin Avrupa propaganda sinemasının bildik iş akışının İstanbul'a uzanmış haliydi. Anlatılara göre Osmanlı tarafı bir noktada ısrarlıydı; kolu çeviren adamın Türk ve Müslüman olması isteniyordu. Fuat Bey'in kameranın arkasında olmasının bir nedeni de buydu.

O sabah 150 metre siyah-beyaz, sessiz film çekildi. Sinema tarihinin en tuhaf cümlelerinden biri tam burada başlar: Türk sinemasının başlangıç saati sayılan o 150 metreyi, bugün yeryüzünde hiç kimse göremiyor.

Bir film makarasının nasıl buharlaşabileceğini anlamak için, onu elinde tutan kurumun ne tür bir kurum olduğuna bakmak gerekir. Ayastefanos görüntüleri, bir sinemacının kişisel kutusuna değil, bir orduya ait bir zincire girdi.

Enver Paşa, savaş yıllarında Almanya'ya yaptığı bir ziyarette Alman ordusunun sinema koluyla tanıştı ve görüntünün cephede ne işe yaradığını gördü. Dönüşte benzerinin kurulmasını emretti. 1915'te İstanbul'da Merkez Ordu Sinema Dairesi kuruldu; imparatorluğun ve sonrasında Türkiye'nin ilk resmî sinema kurumuydu. Başına Weinberg geçti, Fuat Bey yardımcısı oldu. Görev tanımı açıktı: cephedeki birliklerin hareketini, askerî fabrikaların çalışmasını, müttefiklerden gelen yeni silahların kullanımını ve devletin önemli saydığı törenleri filme çekmek. 1916'da Romanya, Osmanlı'nın da içinde bulunduğu ittifakın karşı safına geçince Romanya vatandaşı olan Weinberg görevden alındı ve dairenin başına Fuat Bey geçti. Weinberg'in başladığı ilk uzun metrajlı deneme, Himmet Ağa'nın İzdivacı, 1918'de yine onun elinden tamamlandı.

Bu kurum aynı zamanda bir depoydu. Çekilen her şey metal kutulara giriyor, kutular rafa diziliyor, raflar bir künye defterine işleniyordu. Dönemin filmi selüloz nitrat esaslıydı: parlak görüntü verir, kolay tutuşur, uygun koşullarda saklanmazsa yıllar içinde kendi kendine bozunup yapış yapış bir hamura dönüşür. Yani erken sinemanın arşivi, doğası gereği kendini imha etmeye meyilli bir arşivdi.

Kırılma noktası 1941'de geldi. Ordunun film varlığı o yıl İstanbul'dan Ankara'ya taşındı. Bu taşınmadan önce arşivde Ayastefanos makarasını gördüğünü söyleyen insanlar vardı; taşınmadan sonra arayanların eli boş döndü. Gafuri Akçakın, filmi komutanlara birkaç kez gösterdiğini anlatmıştı. Fakat bu tanıklıkların hiçbiri bir kutuya, bir künye numarasına, elle tutulur bir şeye bağlanamadı. Künye kaldı, içerik kayboldu.

Bir de anlatının en acı dipnotu var. 20 Temmuz 1959'da İstanbul Belediyesi'nin Sütlüce'deki film deposunda yangın çıktı. Yanmaktan kurtulan makaralar, ayıklanmak üzere bir film stüdyosuna getirildi. Yıllar sonra sinemacı Kunt Tulgar, o ayıklama sırasında karşılarına kısmen erimiş, oynatılamaz haldeki bir pozitif gösterim kopyası çıktığını anlattı: görüntüde infilak eden bir kule vardı. Ne olduğunu bilmedikleri için çöpe attılar. O makaranın gerçekten Ayastefanos görüntüleri olup olmadığı hiçbir zaman kanıtlanamaz. Ama hikâye, dönemin filmle kurduğu ilişkiyi tek karede anlatıyor: film henüz miras değil, ham maddeydi; bozulmuşsa atılırdı.

Böylece elimizde bir boşluk kaldı. Orduya ait olduğu için korunduğu varsayılan, korunduğu varsayıldığı için kimsenin özel olarak peşine düşmediği bir film, usulüne uygun biçimde, kimsenin suçlanamayacağı bir sessizlikle yok oldu.

Peki o halde biz bu filmi nereden biliyoruz? Cevap şaşırtıcı: ordudan değil, bir dergiden.

Filmin adını ve tarihini matbu olarak ilk kez yazan kişi Nurullah Tilgen'di. 18 Temmuz 1953'te Yıldız dergisinde yayımlanmaya başlayan "Türk Filmciliği Dünden Bugüne 1914-1953" dizisinde, Türk sinemasının başlangıcını Ayastefanos çekimine bağladı. Dokuz yıl sonra, 1962'de Nijat Özön'ün "Türk Sinema Tarihi 1896-1960" adlı temel başvuru kitabı çıktı. Özön, Tilgen'in verdiği bilgiyi kendi sağlam yöntemiyle çerçeveleyince 14 Kasım 1914 artık bir tarih değil, bir doğum günü oldu: ders kitaplarına, yıldönümlerine, kutlamalara, afişlere girdi. Bir ulusal sinemanın başlangıç sahnesi belirlenmişti.

Sonra çerçeve çatlamaya başladı. 1970'e gelindiğinde ilk kuşkuyu dile getiren, bizzat Özön oldu. Elde hiçbir kopya yoktu, dönemin basınında doğrudan bir iz bulunamıyordu ve işin en rahatsız edici yanı şuydu: Fuat Bey 1956'ya kadar yaşadı, sinema üzerine yazdı, konuştu, bir kuruma yıllarca başkanlık etti; ama kendisinin bu filmden söz ettiğine dair ikna edici bir kayıt yoktu. Kızları, filmi hiç görmediklerini söyledi. Kuşku 1984'te Burçak Evren'in sorusuyla açık bir tartışmaya dönüştü. Evren olasılıkları sıralıyordu: film çekim sırasında ya da hemen sonrasında yanmış olabilirdi; hiç çekilmemiş olabilirdi; yazılı kaynağa yanlış geçmiş olabilirdi; ya da gerçekten çekilip zamanla kaybolmuş olabilirdi. Yıllarca en çok dolaşan versiyon, en küçük düşürücü olanıydı: kameranın mercek kapağının açılmadığı, görüntünün hiç pozlanmadığı söylentisi.

Tartışma 34 yıl sürdü ve bir arşiv belgesiyle kapandı. 2018'de Osmanlı arşivinde Prof. Dr. Süleyman Beyoğlu, bilinen en eski Türkçe sinema süreli yayını olan Sinema Haberleri gazetesinin bir nüshasını buldu; belgeyi sinema tarihi açısından inceleyen İ. Arda Odabaşı oldu. Gazete, Ali Efendi Sineması'nın kendi yayın organıydı ve 1914'ün 25-26 Aralık'ına tarihlenen nüshada Sirkeci'deki salonun programı duyuruluyordu. Programda iki film vardı: "Moskof Abidesinin Tahribi", yani Ayastefanos görüntüleri, ve "Cihad-ı Ekber İlanı Mitingi". Üstelik gazete çekimi yapanları da yazıyordu: Fuat Bey ve Mösyö Mordo.

Belge iki şeyi birden söylüyor. Film çekildi, banyo edildi ve haftalar içinde seyirci karşısına çıktı; hem de bir devlet töreni olarak değil, bilet kesen bir salonun ticari programı olarak, kameramanlarından birinin ortağı olduğu sinemada. Aynı gün ikinci bir film de çekilmişti; devletin o sabahı görüntüyle kayda alma isteği, tek bir yıkımdan daha kapsamlıydı.

Ama belge bize filmi vermiyor. Yalnızca etiketin boş olmadığını kanıtlıyor, kutunun hâlâ boş olduğunu değiştirmiyor. Ve soruyu baştan kuruyor: 150 metrelik, iki operatörün yabancı teknik destekle çektiği bir aktüalite görüntüsü, bir ulusal sinemanın doğum belgesi sayılabilir mi? Kimileri daha geriye, Manaki Kardeşler'in 1905'te Rumeli'de çektiği "İp Eğiren Kadınlar" görüntülerine işaret ediyor; kimileri başlangıcı anlatılı sinemaya, 1917'de çekilen "Casus"a doğru kaydırıyor. Hatta bugün ezbere tekrarladığımız o uzun ad bile sonradan tarihçilerin verdiği bir addır; 1914'ün seyircisi afişte başka bir isim okumuştu.

Geriye kalan şey, sinema tarihinin her yerinde tanıdık bir yoksunluğun Türkiye'deki en keskin örneği. Dünyada çekilmiş sessiz filmlerin büyük bölümü bugün yok; nitrat yandı, eridi, atıldı, kaydı tutulmadı. Ayastefanos'un özel yanı, kaybın tam da başlangıç noktasına denk gelmesi. Bir sinema geleneği, bakamadığı bir görüntünün etrafında kurulmuş; yıldönümünde kutlanan şey, gösterilemiyor. Elimizde bir tarih, bir uzunluk, iki operatör adı, bir salon programı ve anıtın ayakta duran son günlerinden kalmış birkaç fotoğraf var. Film yok.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.