← Nöron Film

Altın Palmiye'den Bir Ay Sonra Yasaklanan Film: Elveda Cariyem

2026-10-09 · 17 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Chen Kaige'nin 1993 tarihli Elveda Cariyem'inin, Hong Konglu bir romandan ve Tayvanlı yapımcı Hsu Feng'in parasıyla kurulan yapımını, Pekin operası sahnesiyle elli üç yıllık Çin tarihini üst üste bindiren sinema dilini anlatıyor. Bölüm, Cannes'da Altın Palmiye'yi paylaşan filmin Şanghay gösteriminden bir ay sonra yurt içinde yasaklanmasını ve Olimpiyat adaylığı kaygısıyla on dört dakikası kesilerek geri dönüşünü izliyor.

elveda cariyemchen kaigeçin sinemasısansürcannes

Bölüm metni

Bir film düşün: Çin'in bugüne kadarki tek Altın Palmiye'si, kendi ülkesinde vizyona girdikten bir ay sonra salonlardan toplatılıyor. Başrolünün sesi bile kendisine ait değil, çünkü Pekin'de konuşan o ağız Hong Kong'dan gelmiş. Geri dönebilmesi için on dört dakikasından vazgeçmesi gerekecek — ve gerekçe sinema değil, bir Olimpiyat dosyası.

1988'de Pekin'de çalışan bir yönetmenin masasına Hong Kong'dan bir roman geldi. Yazarı Lilian Lee'ydi ve kitap, Pekin operasının iki erkek oyuncusunun yarım yüzyıla yayılan ortaklığını anlatıyordu. Romanı okuyan Chen Kaige hikâyeyi sürükleyici buldu, ama duygusal çekirdeğini fazla ince gördüğünü söyledi. O yıllarda Chen Kaige, Çin sinemasının Beşinci Nesil denen kuşağının önde gelen adlarındandı; ilk filmi Sarı Toprak, Batı'daki festivallerde Çin sinemasına yeni bir dil kazandırmış, ama seyirciyle arasına kalın bir cam koymuştu. Chen Kaige bu kez başka bir şey istiyordu: hem sanat filmi kalacak hem de insanı koltuğa yapıştıracak bir anlatı. Lilian Lee'ye dönüp romanı birlikte yeniden kurmayı önerdi. Sonra üçüncü bir kalem daha girdi işe, anakaralı senarist Lu Wei. Senaryonun ilk tam hali 1991'de tamamlandı.

Parayı bulan kişi bir kadındı: Hsu Feng. 1970'lerin Taiwan sinemasının tanınmış oyuncularından biriydi, kılıç filmlerinin yüzüydü; sonra kamera arkasına geçmiş, Tomson Films adlı şirketi yönetiyordu. Filmin bütçesinin tamamı, yaklaşık 4 milyon dolar, bu şirketin Hong Kong kolundan çıktı. Çin anakarasında çekilecek, Hong Kong ve Taiwan sermayesiyle finanse edilecek bir filmdi; yani üç ayrı siyasi coğrafyanın kesiştiği, daha başlamadan kırılgan bir yapım.

Filmin adı, aslında bir operanın adıdır. Hükümdarın cariyesine vedası anlamına gelen Bawang Bieji, Çin'in en bilinen sahne eserlerinden biri. Konusu 2 bin yıldan eski: Qin hanedanının çöküşünden sonra Çin'i Han ordularıyla paylaşmak için savaşan Chu hükümdarı Xiang Yu'nun son gecesini anlatır. Milattan önce 202'de Gaixia'da kuşatılan hükümdar, dört bir yandan düşman askerlerinin kendi memleketinin türkülerini söylediğini duyar ve her şeyin bittiğini anlar. Çadırına döner, cariyesi Yu Ji'yle son kez şarap içer. Kadın onu teselli etmek için dans eder, ardından kılıç dansına geçer ve kurtuluş olmadığını bilerek kendi canına kıyar. Bu operanın bugün sahnelenen biçimini, 1922'de iki büyük oyuncu, Mei Lanfang ve Yang Xiaolou birlikte kurdu. Mei Lanfang, kadın rolünü oynayan bir erkekti ve Yu Ji onun imzası oldu. Chen Kaige'nin filmi tam da bu sahnenin kurulmasından iki yıl sonra, 1924'te açılır.

Asıl düğüm oyuncu seçiminde atıldı. Kadın rolünü oynayan oyuncuyu, yani filmin kalbini kime vereceği belli değildi. Anlatılanlara göre teklif ilk olarak çocukluğunu bir Pekin operası okulunda, tam da filmdeki gibi sopayla ve açlıkla geçirmiş birine gitti: Jackie Chan'e. Chan reddetti; eşcinsel aşkı işleyen bir filmin kendi seyircisiyle kurduğu ilişkiyi zedeleyeceğini düşündüğü söylenir. Ardından Amerika'da iş yapan oyuncu John Lone rolün peşine düştü, ücretinden kırpmayı bile önerdi, ama Hsu Feng'le pazarlık sonuçlanmadı. Geriye Hong Kong'un en büyük pop yıldızı kaldı: Leslie Cheung.

Chen Kaige ikna olmamıştı. 1992'nin temmuzunda Hong Kong'da buluştular. O görüşmede yönetmeni ikna eden şey, Cheung'un rolü anlatma biçimi oldu; oyunculukla hayat arasındaki sınırı silen, içinde hem erkeğin hem kadının çekiştiği bir adamın kendisine hiç de yabancı olmadığını söyledi. Rolü aldı ve bir ay sonra, ağustosta Pekin'e taşındı. Altı hafta boyunca bir Çin ailesinin evinde yaşadı, hem Mandarin öğrendi hem de günde 4 saat opera çalıştı; iki tanınmış hoca, Zhang Manling ve Shi Yansheng, ona kadın rolünün yürüyüşünü, el duruşunu, bakışını öğretti. Kariyerinin en ağır hazırlığıydı.

Ama bütün bu emeğin ardında tuhaf bir boşluk kaldı. Cheung Kantonca konuşan bir Hong Kongluydu; Pekin ağzını, operanın en çok iş gören malzemesini, o kısacık sürede edinmesi mümkün değildi. Filmdeki replikleri büyük ölçüde Pekinli oyuncu Yang Lixin seslendirdi. Chen Kaige, Cheung'un kendi sesini yalnızca iki anda korudu: sesin acıyla ve çöküşle bozulduğu, artık hiçbir şivenin önemli olmadığı iki anda. Çin dilinde çekilmiş filmlerin en çok konuşulan performansı budur; ve duyduğumuz sesin çoğu oyuncunun sesi değildir.

Kadroyu Gong Li tamamladı; o sırada Çin'in uluslararası alanda en tanınan oyuncusuydu ve filmin dış pazarda satılabilmesi için adı önemliydi. İki erkeğin yanındaki üçüncü köşeyi, genelevden çıkıp bir oyuncuyla evlenen kadını o oynadı. Hükümdar rolünü Zhang Fengyi aldı. Oyuncuları koruyan ve kullanan zengin hayran rolünde ise Ge You vardı. Görüntüleri Gu Changwei çekti, müziği Zhao Jiping yazdı.

Chen Kaige'nin bu hikâyeye böyle yapışmasının bir nedeni daha vardı. 1966'da, Kültür Devrimi başladığında 14 yaşındaydı ve sinemacı babası halkın önünde teşhir edildiğinde, kalabalıkla birlikte o da bağırdı, babasını reddetti. Bunu sonraki yıllarda açıkça anlattı. Yani filmin merkezindeki o sahneyi, insanın kendisini kurtarmak için en yakınını ele vermesini, yöneten adam yaşamıştı.

Film 1977'de, bir spor salonunun soğuk ışığında açılır. İki orta yaşlı adam kostümlerini kuşanmış, 11 yıl sonra ilk kez aynı sahneye çıkmak üzeredir. Sonra kamera geriye döner ve 53 yıl boyunca bir ülkenin bütün rejimlerini, bir tek opera sahnesinin dar penceresinden izlemeye başlar.

1924'tür, Pekin'de savaş ağaları dönemi. Bir fahişe, oğlunu bir opera topluluğuna bırakmaya getirir. Çocuğun elinde fazladan bir parmak vardır; okul bu yüzden onu almaz. Kadın çocuğu bir kasap tezgâhının kenarına çeker ve fazla parmağı keser. Bu, filmin ilk on dakikasında kurduğu sözleşmedir: sahneye çıkmak için insanın kendinden bir şey kesmesi gerekir.

Çocuğun adı Douzi'dir, yani fasulye. Okulda onu kanadı altına alan daha büyük, daha güçlü oğlanın adı Shitou'dur, yani taş. Yıllar sonra sahne adlarını alacaklar: taş olan Duan Xiaolou olacak, fasulye olansa Cheng Dieyi, kelebek kanadından giysi. Biri yerde duran, diğeri havada tutunamayan.

Eğitim bir işkencedir. Usta Guan'ın elinde sopa vardır ve o sopa pedagojinin tek aletidir. Douzi'ye kadın rolleri verilir ve çalıştığı metinde bir cümleye takılır: aslında bir kız olduğunu söylemesi gerekirken her seferinde "ben erkeğim" der ve her seferinde dövülür. O cümleyi doğru söylediği an, filmin en acı anıdır; çünkü çocuk o cümleyi öğrenmez, ona teslim olur. Hemen ardından topluluk, operayı seven yaşlı bir saray hadımının konağına götürülür ve çocuk orada istismara uğrar. Dönüş yolunda sokağa bırakılmış bir bebek bulur; Shitou "bırak" der, Douzi bebeği alıp topluluğa getirir. Yıllar sonra o bebek, Dieyi'nin çırağı Xiao Si olacak ve onu ele verecek olan kişi olacaktır.

Chen Kaige'nin burada yaptığı şey, melodramı tarihle aynı hizaya getirmektir. İkili yetişkinliklerinde ülkenin en ünlü oyuncuları olur; Dieyi, cariyeyi sahnede o kadar tam oynar ki perde kapandığında rolden çıkmayı reddeder. Onun gözünde Xiaolou da hükümdar olarak kalmalıdır, ömür boyu. Filmin en bilinen cümlesi bu takıntıdan doğar: sözleşme bir ömürdü, bir yıl, bir ay, bir gün, hatta bir saat eksik olursa o bir ömür sayılmaz. Oysa Xiaolou sahneden iner, bir genelevden çıkan Juxian'la evlenir, sıradan bir hayat kurmaya çalışır. Üçlünün kıskançlığı, filmin fonunda sırayla geçen rejimlerle aynı ritimle sertleşir.

1937'de Japon işgali gelir. Xiaolou tutuklanınca Dieyi, onu kurtarmak için Japon subaylarına şarkı söyler. Serbest kalan Xiaolou, kendisini kurtaran adamın yüzüne tükürür. 1945'te milliyetçi yönetim iktidardadır ve bu kez Dieyi, işgalciye hizmet ettiği gerekçesiyle mahkemeye çıkarılır. Xiaolou onu "zorlandı" diyerek kurtarmaya çalışır; Dieyi yalanı kabul etmez, Japon subayın operayı gerçekten anladığını söyler. Salon ayağa kalkar. Oyuncuyu hapisten çıkaran şey, sonunda yine bir hamisinin nüfuzu olur. 1949'da yeni rejimin askerleri salonu doldurur; alkışları eskinin seyircisine hiç benzemez ve oyuncular ilk kez, sahnenin kurallarını kendilerinin koymadığını anlar. Filmi besleyen zengin hayran, yeni düzende sokaklarda dolaştırılıp kurşuna dizilir. Dieyi afyona düşer, Juxian onu kucağında tutarak kurtarır; filmin en beklenmedik şefkati, en çok kıskandığı kadından gelir.

Sonra 1966 gelir. Kalabalık, iki oyuncuyu kostümleriyle sokağa diz çöktürür. Dieyi, Xiaolou'nun geçmişini açık eder. Xiaolou, canını kurtarmak için Dieyi'yi suçlar, sonra bir adım daha gider ve Juxian'ı hiç sevmediğini bağırarak söyler. Juxian o cümleyi duyar ve kendini öldürür. Burada film artık bir aşk üçgeni anlatmıyordur; insanın baskı altında neyi feda edeceğini anlatır ve yönetmenin kendi 14 yaşıyla aynı odada durur.

Gu Changwei'in kamerası bütün bu süre boyunca iki ayrı dünya kurar. Sahne kırmızı, altın, yoğun, zamansız; sahnenin dışı tozlu, gri, tarihin içine batmış. Perde açıldığında renk gelir, kapandığında ülke geri döner. Zhao Jiping'in müziği operanın perküsyonuyla orkestrayı birbirine geçirir; davulun sahnede tempo tutan sesi, sokakta sloganın temposuna dönüşür.

Ve 1977'ye, filmin açıldığı yere dönülür. İki yaşlı adam boş salonda provaya başlar, replikler yerine oturur, 50 yıl önceki o cümle yeniden söylenir. Dieyi, hükümdarın kılıcını alır ve rolün sonunu, cariyenin milattan önce 202'deki sonunu, kendi üzerinde tamamlar. Film böylece kendi adını yerine getirir: oyun nihayet bitmiştir, çünkü oynayan kişi bitmiştir.

Elveda Cariyem ilk kez 1 Ocak 1993'te Hong Kong'da gösterildi. Beş ay sonra, mayısta Cannes Film Festivali'ne gitti. Jüri başkanı Louis Malle'ydi ve o yıl jüri bir karara varamadı: Altın Palmiye ikiye bölündü, Elveda Cariyem ödülü Jane Campion'ın filmi The Piano, yani Piyano'yla paylaştı. Chen Kaige'nin filmi böylece Cannes'ın büyük ödülünü kazanan ilk Çince film oldu; 30 yılı aşkın süre sonra hâlâ tek Çince film. Leslie Cheung, kariyerini pop şarkıcılığı üzerine kurmuş bir adam olarak, dünya sinemasının en prestijli basamağında duruyordu.

Memleketteki tablo bambaşkaydı. Ödülün duyulmasından sonraki haftalarda film, parti yönetiminin üst kademesine özel olarak gösterildi; aktarılanlara göre dönemin genel sekreteri Jiang Zemin'in filmden hiç hoşlanmadığı yönündeki değerlendirme, kaderini belirledi. Temmuzda Şanghay'da vizyona girdi. Cheung'un gösterime katıldığı sinemanın koridorunun hayran kalabalığıyla öyle dolduğu, camların kırıldığı anlatılır. İki hafta sonra film "yeniden incelenmek üzere" salonlardan çekildi. Ağustosta yasak resmîleşti.

Gerekçeler açıktı. İki erkek arasındaki aşk ve toplumsal cinsiyetin sahnede bulanıklaşması; başkarakterin intiharı; ve hepsinden ağırı, Kültür Devrimi'nin perdede, kalabalığın birbirini yediği bir utanç olarak gösterilmesi. Partinin kuramsal yayınlarında çıkan yazılar filmin eşcinselliği işleyişini sapkınlık diye nitelendirdi ve bunun 1949 öncesi Çin'e ait bir kalıntı olduğunu savundu. Sansürcülerin özellikle itiraz ettiği şeylerden biri de finaldi: Kültür Devrimi bitmişken karakterin neden kendini öldürdüğünü sordular ve sonu "karamsar" buldular.

Yasak uzun sürmedi, çünkü maliyeti hesaplandı. Cannes ödülünün yarattığı uluslararası yankı, Çin'i kültürel sansürün simgesi haline getirmişti ve Pekin o sırada 2000 Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği için yarışıyordu. Eylülde film kesilmiş haliyle salonlara döndü; devlet sansürü yaklaşık 14 dakikasını almıştı. Aynı eylül ayında, 23'ünde, Olimpiyat kararı açıklandı ve oyunlar Pekin'e değil Sidney'e gitti.

Filmin makaslanması Çin'le sınırlı kalmadı. Amerika ve İngiltere haklarını alan dağıtımcı Miramax, 171 dakikalık filmi 157 dakikaya indirdi. Yani Pekin'in sansürcüleri ile New York'un dağıtımcısı, filmden neredeyse birbirine eşit süreler kesti; biri siyasi, diğeri ticari gerekçeyle. Cannes'da jüriye başkanlık etmiş olan Louis Malle bu kesime açıkça karşı çıktı ve Amerika'da gösterilen halin anlamsızlaştığını söyledi. Film 15 Ekim 1993'te Amerika'da üç salonda açıldı, sonra yayıldı ve orada 5 milyon doların üzerinde gişe yaptı.

Ödül sezonunda tuhaf bir ayrıntı daha ortaya çıktı. Film, Akademi'nin yabancı film dalına Çin tarafından değil, Hong Kong tarafından gönderildi. İki Oscar adaylığı aldı, en iyi görüntü yönetimi ve en iyi yabancı film; ikisini de kazanamadı, yabancı film ödülü İspanya'nın adayı Belle Époque, yani Güzel Dönem'e gitti. Buna karşılık Altın Küre'yi ve İngiliz Akademisi'nin İngilizce olmayan en iyi film ödülünü kazandı.

Çin'de ise film, yasakla birlikte kendi efsanesini kurdu. Salonlardan çekilmesi onu görünmez yapmadı; tam tersine korsan kasetler ve disklerle elden ele dolaştı. Resmî kınama, filme bedava reklam oldu. Bugün Çin'in en büyük film platformu Douban'da, kullanıcıların oyladığı tüm zamanların en iyi filmleri listesinin ikinci sırasında duruyor; puanı 10 üzerinden 9,6. Platformdaki en çok beğenilen yorumlardan biri, Chen Kaige'nin sonraki bütün kötü filmlerinin bu tek film sayesinde affedildiğini söylüyor. Bu alaycı cümlede bir gerçeklik payı var: Chen Kaige'nin kariyeri bu zirveden sonra ticari yapımlara, son yıllarda ise Changjin Gölü Muharebesi gibi devlet destekli büyük bütçeli savaş filmlerine kaydı.

Filmin kendi sonuyla hayatın sonu arasındaki o ürkütücü benzerlik, 1 Nisan 2003'te tamamlandı. Leslie Cheung, Hong Kong'da bir otelin 24. katından atlayarak hayatına son verdi; 46 yaşındaydı. O günden sonra Elveda Cariyem'i izlemek Çince konuşulan dünyada başka bir şeye dönüştü: perdedeki intihar artık yalnızca bir kurgu değildi. Her 1 Nisan'da Hong Kong'da o otelin önüne bırakılan çiçekler, filmin sahne ile hayat arasındaki sınırı silme iddiasını istemeden doğruladı.

Hikâyenin son halkası 2023'te kapandı. Filmin 30. yılında 4K çözünürlükte restore edilen kesintisiz hali, eylül ayında New York'ta gösterime girdi ve 171 dakikalık özgün kurgu, Kuzey Amerika sinemalarında ilk kez tam olarak izlendi. Yani 1993'te hem kendi ülkesinin sansürcüleri hem de yabancı dağıtımcısı tarafından kısaltılan film, 30 yıl sonra ilk defa, yönetmeninin istediği uzunlukta seyirciyle buluştu. Bir ay içinde salonlardan kaldırılan bir filmin, aradan geçen sürede bir ülkenin kendi sinema tarihine dair en gurur duyduğu yapıma dönüşmesi, Elveda Cariyem'in anlattığı şeyin kendisidir: rejimler, kalabalıklar ve yasaklar gelip geçer, perde yeniden açılır ve kostüm hâlâ oradadır.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.