← Nöron Film

Aya Seyahat: Çizme Topuğuna Eriyen Filmler

2026-10-10 · 14 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Georges Méliès'in 1902 tarihli Le Voyage dans la Lune filminin, Montreuil'deki cam çatılı stüdyoda tiyatro dekorları, kadrajda durdurma ve çoklu pozlamayla kurulan görsel dilini; Edison'un New York'ta çoğalttığı korsan kopyalarla yapımcının Amerika hasılatını kaybedişini anlatıyor. Bölüm, 1917'de Fransız ordusunun 400'den fazla kopyayı gümüş ve çizme topuğu için erittiğini, Méliès'in 1923'te kalan negatiflerini kendi bahçesinde yaktığını ve 1993'te Barselona'da bulunan elle renklendirilmiş toz hâlindeki kopyanın iki yılda kare kare toplanıp 2011'de Cannes'da gösterilmesini izliyor.

georges meliesaya seyahatsessiz sinemafilm restorasyonuözel efekt

Bölüm metni

Sinemanın ilk gişe rekortmeninin kopyaları bir gün askerî kamyonlara yüklendi: gümüşü için eritildi, kalan selüloidi çizme topuğu oldu. Filmi çeken adam yirmi yıl sonra bir tren istasyonunda oyuncak satıyordu. Barselona'da bir kutunun içinde ise renkli bir toz yığını bekliyordu.

1902 yılının mayısında, Paris'in doğu yakasındaki Montreuil'de bir bahçenin ortasında duran cam yapının içi gün ışığıyla dolup taşıyordu. Duvarlar camdı, çatı camdı; çünkü o yıllarda film çekmenin tek ışık kaynağı gökyüzüydü. İçeride, kırk yaşını geçmiş, sivri sakallı, yorulmak bilmez bir adam kendi eliyle boyadığı dekorları yerleştiriyordu. Aynı adam senaryoyu yazmış, dekorları tasarlamış, kostümleri çizmiş, kamerayı ayarlamış, oyuncuları toplamıştı ve birkaç gün sonra başrolü de o oynayacaktı. Adı Georges Méliès'ti ve çekmeye hazırlandığı şeyin adı Le Voyage dans la Lune, yani Aya Seyahat olacaktı.

Méliès sinemaya tiyatrodan değil, sihirden gelmişti. Babası Jean-Louis Méliès, Paris'in en iyi lüks ayakkabı ve çizme imalathanelerinden birini kurmuş, oğluna hazır bir servet ve hazır bir meslek bırakmıştı. Georges o mesleği istemedi. Ayakkabı fabrikasındaki payını satıp 1888'de Paris'in ünlü sihir sahnesi Théâtre Robert-Houdin'i, yani Robert-Houdin Tiyatrosu'nu satın aldı. Orada dokuz yıl boyunca otuzdan fazla yeni illüzyon icat etti: kaybolan kadınlar, kesilen kafalar, kendi kendine hareket eden mekanizmalar. Bir sihirbazın işi seyircinin gözünü yönetmektir; neyin ne zaman görüneceğine, neyin görünmeyeceğine karar vermektir. Méliès bu zanaatı yıllarca mükemmelleştirdi ve sonra 1895'in son günlerinde, Paris'te bir kahvenin bodrumunda, bir perdeye yansıtılan hareketli görüntüleri gördü.

Gördüğü an ne olduğunu anladı. Lumière kardeşlere makineleri için 10.000 frank teklif etti. Teklif reddedildi. Méliès de pes etmedi; Londra'dan bir projeksiyon aygıtı alıp onu söktü, parçalarından kendine bir kamera yaptı ve 1896'da film çekmeye başladı. İlk yılında 78 film çekti. Kendi anlattığına göre dönüm noktası bir kazaydı: Paris'in göbeğinde çekim yaparken kamera sıkıştı, tekrar çalıştığında karenin önündeki kalabalık değişmişti ve filmde bir otobüs cenaze arabasına dönüşmüş gibi görünüyordu. Sihirbaz için bu bir arıza değil, bir hediyeydi. Kamerayı durdurup sahneyi değiştirip yeniden çalıştırmak, yani kurguyla numara yapmak, onun elinde bir dile dönüştü.

Aya Seyahat o dilin en iddialı cümlesiydi. Méliès hikâyeyi hazır bir yerden almadı, birkaç kaynağı birbirine yedirdi: Jules Verne'in topla Ay'a adam fırlatan romanı, H. G. Wells'in Ay'da yaşayan yaratıklar fikri, Offenbach'ın aynı adı taşıyan operetinin sahne mizahı. Çekimler mayısta başladı, ağustosta bitti; üç ay sürdü. Maliyeti 10.000 frank tuttu, yani yedi yıl önce Lumière kardeşlerin kamerası için önerdiği rakamın tam olarak aynısı. Film 30 tabloya bölünmüştü, 18 ayrı dekor kullanılmıştı ve uzunluğu 260 metreydi: perdede yaklaşık 14 dakika. O yıllarda bir filmin bir iki dakika sürdüğünü, çoğu zaman tek bir numaradan ya da tek bir sokak manzarasından oluştuğunu düşünürsek, 14 dakika akıl almaz bir ölçekti.

Kadro Paris'in gece hayatından toplanmıştı. Ay'da yaşayan Selenitleri varyete sahnelerinin akrobatları oynadı; mermiyi topun içine iten denizci kızlar ise Châtelet Tiyatrosu'nun dansçılarıydı. Profesör Barbenfouillis'i, yani heyeti Ay'a götüren o telaşlı bilgini Méliès'in kendisi canlandırdı. Perdedeki o meşhur yüzü, mermi çarptığında gözünü kırpıştıran Ay'ı da o oynadı. Sinemanın bugüne kalan en tanınmış tek karesi olan o sahne, bir sihirbazın soğukkanlı hesabıyla kuruldu: Ay'ın yüzü sabit duruyordu, kamera ise raylar üzerinde, makaralarla çekilen bir sandalyeye yerleştirilmişti; makine yüzün üstüne doğru süzülürken Ay büyüyor, seyirci de mermiyle birlikte düşüyordu. Tam temas anında kurgu araya girdi ve kremaya saplanan bir kaşık gibi yüze gömülen mermi görüntüsü doğdu.

Filmin bir de hiç konuşulmayan yarısı var. Aya Seyahat siyah beyaz çekildi, ama Méliès onu renkli de sattı. Paris'teki boyama atölyesinin başında Elisabeth Thuillier vardı; yaklaşık 200 kadın, bir montaj hattı düzeni içinde, filmin her bir karesini ince fırçalarla elle boyuyordu. Bir karede yirminin üzerinde renk kullanılabiliyordu ve bir filmden ancak altmış kadar renkli kopya çıkarılabiliyordu. Siyah beyaz kopya 560 frank, elle boyanmış kopya 1.000 franktı. 1 Eylül 1902'de film kendi tiyatrosunda, sihir gösterisinin ardından seyirciyle buluştu ve kısa sürede dünyanın dört bir yanındaki panayır çadırlarında, salonlarda, kiralık perdelerde dönmeye başladı. Méliès hayatının en büyük başarısını yapmıştı. Para başka birilerine gitti.

Sorun şuydu: 1902'de filmin uluslararası bir koruması yoktu. Bir makara elinize geçtiyse onu kopyalayıp satmanızı engelleyecek pratik bir mekanizma yoktu, hele okyanusun öte yakasında. Aya Seyahat'in bir kopyası Londra üzerinden Amerika'ya ulaştı ve orada çoğaltıldı. Thomas Edison'un şirketi, Siegmund Lubin'in şirketi, Selig'in şirketi; film onların kataloglarında kendi mallarıymış gibi listelendi. Amerika o yıllarda dünyanın en kalabalık, en paralı gösterim pazarıydı. Aya Seyahat orada binlerce kez gösterildi, biletler satıldı, kasalar doldu ve Méliès bu paranın neredeyse hiçbirini görmedi.

1903'te karşı hamleyi yaptı. Kardeşi Gaston'u New York'a gönderip şirketi Star Film'in, yani Yıldız Film'in Amerika şubesini kurdurdu. Gaston oradaki telif kaydını tutturmak için filmleri kare kare kâğıda bastırıp Amerikan Kongre Kütüphanesi'ne teslim etti. O kayıt hamlesi, yıllar sonra, Méliès'in hiç tahmin edemeyeceği bir işe yarayacaktı; ama ticari olarak kaybedilmiş savaşı geri kazandırmadı.

Asıl çözülme yavaş geldi. Sinema büyüdükçe seyirci de değişti. Méliès'in kurduğu dünya, perdeye bakanın bir numaraya hayret ettiği bir dünyaydı; 1910'lara doğru izleyici artık numarayı değil, kendini içine kaptıracağı bir hikâyeyi istiyordu. Kamera yürümeye, oyuncular yakın plana gelmeye, sahneler birbirinin içinden akmaya başladı. Méliès ise sahnenin karşısında sabit duran kamerasına ve elle boyanmış dekorlarına bağlı kaldı. 1908'de Amerikan patent birliğine girdi ve haftada 300 metre film teslim etme yükümlülüğü altına sokuldu; o yıl 58 film çekti ve kendi icat ettiği formülleri tekrar etmeye başladı. 1910 sonbaharında Charles Pathé ile anlaşma yaptı: para aldı, ama dağıtımın denetimini ve evinin ve stüdyosunun tapusunu karşı tarafa bıraktı. Son büyük masraflı peri masalları gişede karşılık bulmadı. 1912'nin sonunda sözleşmeyi bozdu. Mayıs 1913'te eşi Eugénie öldü. Aynı yıl iflas etti. 1913'ten sonra bir daha film çekmedi.

Sonra savaş geldi ve hikâyenin en acı kısmı yazıldı. 1917'de Fransız ordusu Montreuil'deki büyük stüdyo binasına el koyup orayı hastaneye çevirdi. Aynı el koyma, depodaki filmleri de kapsadı. 400'den fazla özgün kopya alındı ve eritildi. Eritmenin iki nedeni vardı: film şeridinin emülsiyonunda gümüş vardı ve savaş gümüşe muhtaçtı; selüloidin kendisi de eritildiğinde işe yarar bir hammaddeydi. O hammaddeden asker botlarına topuk yapıldı. Yani cephedeki askerler, Ay'a giden mermiyi, patlayıp dumana dönüşen Selenitleri, elle boyanmış o yirmi rengi, ayaklarının altında, çamurun içinde taşıdılar. Lüks çizme imalatçısının babasının mesleğinden kaçan adamın bütün ömrü, kelimenin gerçek anlamıyla çizme topuğuna dönüştü.

Kalanını Méliès'in kendisi yok etti. 1923'te, elinde ne negatif kaldıysa, dekorları ve kostümlarının çoğuyla birlikte Montreuil'deki bahçesinde yaktı. Aynı dönemde Robert-Houdin Tiyatrosu'nu da kaybetti. Ardından uzun bir sessizlik. Aralık 1925'te, yıllardır yanında olan oyuncu Jehanne d'Alcy ile evlendi ve karısının Montparnasse Garı'nda tuttuğu küçük tezgâhın ardına geçti. Sinemayı icat eden kuşağın en yaratıcı adamı, hayatının son yıllarının bir bölümünde, trene yetişen insanlara şeker ve oyuncak sattı. Tezgâhın önünden geçen kimse, bu yaşlı satıcının dünyanın Ay'a ilk kez perdede gidişini çeken kişi olduğunu bilmiyordu.

Bilmeyi, gazeteciler sağladı. 1920'lerin ortasında birkaç sinema yazarı onun izini sürüp hâlâ hayatta olduğunu keşfetti; biri ondan anılarını yazmasını istedi. Aralık 1929'da Paris'te Pleyel Salonu'nda onun adına bir gala düzenlendi; filmleri yeniden perdeye çıktı ve salon ayağa kalktı. Méliès o akşamı hayatının en parlak anlarından biri olarak andı. Ekim 1931'de Légion d'honneur, yani Onur Lejyonu şövalyelik nişanı verildi ve nişanı göğsüne takan kişi Louis Lumière'di: 1895'te kamerasını satmayı reddettiği adam. 1932'de Orly'deki sinema emektarları huzurevine yerleşti. Son yıllarında, Fransız sinema arşivini kuran genç kuşakla, Henri Langlois ve Georges Franju ile tanıştı. 21 Ocak 1938'de kanserden öldü.

Geriye ne kaldığı uzun süre belirsizdi. Méliès'in 1896 ile 1913 arasında çektiği 500'den fazla filmden bugüne ancak 200 kadarı ulaştı. Bunların önemli bir bölümü, Gaston'un 1902'de telif için Amerika'ya bıraktığı o kâğıt baskılar sayesinde kurtarıldı; yani filmleri koruyan şey, onları çalanlara karşı alınmış bürokratik bir önlem oldu.

Elle boyanmış renkli kopya ise tamamen yok sayılıyordu. 1993'te Katalonya Film Arşivi'ne, kimliğini açıklamayan biri 200 civarında sessiz film bağışladı. Yığının içinde Aya Seyahat'in renkli bir kopyası vardı, ama kopya artık film değildi. Nitrat şerit sirke sendromu denen kimyasal çözülmeyi geçirmiş, asetik asit salarak büzüşmüş, sertleşmiş ve kendi üzerine kaynayıp tek parça bir kütleye dönüşmüştü. Makarayı eline alan restoratör Serge Bromberg, elindeki şeyin filme değil tahta bir halkaya benzediğini söyledi.

Bromberg ile Éric Lange'ın şirketi o halkayı açmaya 1999'da başladı ve iş 2011'e kadar sürdü. Sarmalı ince bir kart yardımıyla milimetre milimetre ayırdılar; şeridi yumuşatmak için bir cam fanusun altında kimyasal buhar uyguladılar; ayrılan her parçayı, tekrar bozulmadan önce dijital olarak fotoğrafladılar. Elde edilen 13.375 görüntü parçasını teker teker yerine yerleştirdiler. Renkli kopyanın ancak üçte biri kurtarılabildi; eksik bölümler siyah beyaz kaynaklardan tamamlandı ve dijital ressamlar, 1902'deki fırça darbelerinin taşmalarını, kaymalarını, kusurlarını taklit ederek boşlukları boyadı. İki büyük vakfın desteğiyle yürütülen çalışmanın bedeli yaklaşık 1 milyon dolara ulaştı. Yani filmi kurtarmak, filmi çekmenin yüz katından fazlasına mal oldu. Restore edilmiş renkli kopya 11 Mayıs 2011'de Cannes Film Festivali'nde gösterildi; Fransız grup Air yeni bir müzik yazdı ve seyirci 109 yıl sonra Ay'ın yüzünü, Méliès'in sattığı haliyle, renkli gördü.

Bugün sinemanın amblemi sayılan tek bir görüntü varsa, o görüntü hâlâ gözüne mermi saplanmış bir Ay'dır. Bu tesadüf değil. Méliès bir hileyi gizlemek için değil, bir hayreti kurmak için kullanmayı öğretti: numara perdede görünmeli, seyirci onu yakalayamamalı, ama yakaladığında bile keyfi kaçmamalı. Kamerayı durdurup yeniden çalıştırmak, iki ayrı anı birbirine ekleyerek üçüncü bir anı var etmek, bugün her kurgu masasında yapılan işin ta kendisidir. Aya Seyahat'in 14 dakikası, elinde bir cam sera, boyalı mukavva dekorlar ve birkaç akrobat olan bir sihirbazın, seyirciyi gezegenin dışına çıkarmanın mümkün olduğunu kanıtladığı 14 dakikaydı. O filmin bir kısmı eritilip asker botlarının altına çakıldı, bir kısmını yapan adam kendi bahçesinde yaktı, kalanı bir arşiv rafında taşa döndü. Yine de bugün izlenebiliyor; hem de renkli.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.