2026-10-12 · 15 dk
Luis Buñuel'in 1950 tarihli Los Olvidados'unun, Meksika'nın gecekondularında yapılan hazırlıkla Tepeyac Stüdyoları'nda düşük bütçeyle ve hızla çekilişini, Gabriel Figueroa'nın kartpostal güzelliğindeki Meksika'sını reddeden görsel dilini anlatıyor. Bölüm, ülkesini lekelemekle suçlanan filmin Aralık 1950'de dört gün sonra salonlardan kaldırılmasını, 1951 Cannes'da yönetmenlik ödülüyle dönüp aylarca oynamasını ve stüdyonun baskısıyla çekilmiş mutlu
luis buñuellos olvidadosmeksika sinemasısansürcannesKameraman, Popocatépetl'i ve bulutları kadraja almak için saatler harcadı; yönetmen gelip kamerayı ters tarafa, moloz yığınına çevirdi. O kare yüzünden film, vizyona girdikten dört gün sonra Meksika'da salonlardan kaldırıldı. Beş ay sonra aynı film Cannes'dan ödülle döndü — ve kasada, kimsenin görmediği ikinci bir final duruyordu.
1950'nin Şubat ayında, Mexico City'nin kuzey sınırındaki Nonoalco adlı mahallenin toz içindeki sokaklarında, üzerine eski bir ceket geçirmiş, elli yaşına yaklaşmış bir adam dolaşıyordu. Dikkat çekmemeye çalışıyordu. Çöp tepelerinin dibine kurulmuş teneke barakalara, inşaatı yarıda kalmış beton iskeletlerin altında uyuyan çocuklara, bir sinema afişinin önünde sigara paylaşan on iki yaşındaki oğlanlara bakıyordu. Adı Luis Buñuel'di ve bu dolaşma üç yıldan beri sürüyordu.
Avrupa'da onu tanıyanlar için bu sahne tuhaf olurdu. 1929'da, Salvador Dalí ile birlikte, bir usturanın bir gözü kestiği o on yedi dakikalık filmi, Un Chien Andalou'yu, yani Endülüs Köpeği'ni çekmişti. Bir yıl sonra L'Âge d'Or, yani Altın Çağ, Paris'te gösterildiğinde salona mürekkep atılmış, perde yırtılmış, film yasaklanmıştı. 1933'te İspanya'nın en yoksul bölgelerinden birine gitmiş ve orada, Ekmeksiz Toprak adıyla bilinen belgeselinde, keçi uçurumdan düşerken kamerayı kapatmayan bir göz geliştirmişti. Sonra İspanya'da iç savaş çıktı, Buñuel sürgüne düştü, New York'ta müzede çalıştı, Hollywood'da İspanyolca dublaj yönetti ve neredeyse on beş yıl kendi adıyla tek bir film çekmedi. 1946'da Mexico City'ye geldiğinde kırk altı yaşındaydı ve sinema tarihi onu çoktan geçmiş zamana yazmıştı.
Meksika'daki ilk işi, şarkılı bir melodram olan Gran Casino, yani Büyük Kumarhane, gişede battı. Ardından iki buçuk yıl kimse ona iş vermedi. 1949'da çektiği El gran calavera, yani Koca Çapkın, beklenmedik bir ticari başarı kazandı ve bu, yapımcısı Óscar Dancigers'ın kapısını araladı. Buñuel elinde hazır bir senaryoyla gitti: piyango bileti satan bir çocuğun hikâyesi. Dancigers senaryoyu istemedi. Ondan başka bir şey istedi; şehrin yoksul çocuklarını, süslemeden, olduğu gibi gösteren bir film.
İşte o üç yıllık dolaşmanın bir işe yarayacağı an buydu. Buñuel araştırmasını mahallelerle sınırlamadı; bir ıslahevinin arşivlerini sayfa sayfa okudu, gazete kupürleri topladı. Sonradan ısrarla söylediği şey şuydu: filmdeki hiçbir olay uydurma değildi, her biri gerçekten olmuş ve kaydedilmişti. Bir çocuğun cesedinin çöplüğe atılması da dahil. Dahası, elindeki malzemenin çok daha dayanılmaz olanlarını filme koymadığını söylüyordu. Senaryoyu Luis Alcoriza ile yazdı; çekime girdiğinde elinde 375 planlık bir teknik döküm vardı.
Oyuncu seçimi başlı başına bir arama oldu. Buñuel 200 kadar çocukla görüştü. Başroldeki Pedro için 15 yaşındaki Alfonso Mejía'yı seçti. Mahalleyi kabzasından tutan, ıslahevinden kaçıp geri dönen El Jaibo rolünü ise eğitimli bir oyuncuya, Roberto Cobo'ya verdi; o rolün taşıdığı şeyi bir çocuğun taşıyamayacağını biliyordu. Pedro'nun annesi rolünde Stella Inda vardı. Kör dilenci Don Carmelo'yu, Meksika sinemasının tanınmış kötü adamlarından Miguel Inclán oynadı. Bir de köyden babasıyla geldiği pazar yerinde terk edilmiş, kimsenin adını bilmediği için "Ojitos" diye çağrılan bir çocuk vardı; filmin en çaresiz bakışı ona aitti.
Çekim 6 Şubat 1950'de başladı, 9 Mart'ta bitti. Arada yalnızca 21 gün çalışıldı. Film kısmen Tepeyac Stüdyoları'nda, kısmen şehrin kendi içinde çekildi: o kuzeydeki barakalarda, eski Romita meydanında, Tlalpan'daki çiftlik okulunda, San Juan de Letrán caddesinde. Bütçe 450 bin pesoydu. Buñuel senaryo ve yönetim için 2 bin dolar aldı ve filmin hasılatından ömrü boyunca tek kuruş almadı. Ortaya çıkan film 88 dakikaydı.
Görüntü yönetmeni Gabriel Figueroa'ydı; yani Meksika sinemasına o devasa bulutları, o keskin gölgeleri, ufukta duran yanardağı kazandıran adam. Buñuel'in anlattığına göre Figueroa bir sahne için kusursuz güzellikte bir kadraj kurdu ve Buñuel kamerayı çevirtti; arkada hiçbir şey olmayan, bakılacak güzelliği olmayan, sıradan bir arsa istiyordu. Bu, filmin bütün estetik kararını özetler. Yoksulluk burada pitoresk değildir. Kimse folklorik değildir, kimse sazını eline alıp acısını türküye dökmez. Kamera yoksulluğa bir ziyaretçi gibi hayranlıkla bakmaz; onun içinde durur.
Buñuel'in yapmak isteyip yapamadığı bir şey vardı. El Jaibo'nun bir çocuğu dövdüğü sahnede, arkadaki yarım kalmış binanın iskeletine 100 müzisyenlik bir orkestra yerleştirmek istedi. Bu ona açıkça yasaklandı. Gerçeküstücü unsurların çoğu, yapımcının isteğiyle, henüz kâğıt üzerindeyken silindi. Yalnızca biri hayatta kaldı: Pedro'nun rüyası. Yatağın altından öldürülmüş çocuk gülerek doğrulur, anne ağır çekimde yataktan kalkar ve oğluna hiç vermediği şeyi, bir parça çiğ eti uzatır. Filmin en çok hatırlanan sahnesi, sansürden kaçabilen tek şiirsel kaçamaktır.
Film bitti ve ilk gösterim, henüz vizyona girmeden, davetli bir salonda yapıldı. O salonda olanlar, filmin ülkesinde karşılaşacağı şeyin provasıydı. Ressam David Alfaro Siqueiros filmi onayladı. Buñuel'in anlattığına göre, şair León Felipe'nin eşi Berta Gamboa öfkeden kendini kaybetmiş halde üzerine yürüdü ve filmin Meksika'ya karşı bir alçaklık olduğunu söyledi. Diego Rivera'nın eşi Lupe Marín ise hiçbir şey söylemedi; yalnızca mesafeli ve küçümseyen bir yüzle durdu. Çekim sırasında bazı ekip üyelerinin bile çevirdikleri şeyden rahatsız olduğu biliniyordu.
Film 9 Kasım 1950'de, Mexico City'nin Roma semtindeki Cine México'da, yani México Sineması'nda vizyona girdi. Basın onu parçaladı. Afiş dört gün sonra indirildi. Kaynaklar bu süre konusunda birbirinden ayrılır; bazıları üç gün, bazıları bir hafta der, en çok tekrarlanan sayı dörttür. Fark aslında önemsizdir: film gösterime girmedi, gösterimden kaldırıldı.
Bu tepkinin boyutunu anlamak için 1950 Meksika'sına bakmak gerekir. Ülke, cumhurbaşkanı Miguel Alemán döneminde, kendisini modernleşen, sanayileşen, "Meksika mucizesi" denen bir büyümenin içinde gören bir ülkeydi. Sineması da dünyanın en üretken sinemalarından biriydi; o yıl 121 film çekildi. Ama o sinemanın ihracata uygun yüzü belliydi: atının üstünde şarkı söyleyen charro, kabare dansçısı, fedakâr anne. Yoksulluk bu filmlerde vardı, hatta boldu, ama her zaman bir erdemin, bir ahlaki dersin ya da bir mutlu sonun hammaddesiydi.
Buñuel'in filmi bu anlaşmayı reddetti ve suçlama anında kuruldu: bu film ülkeyi lekeliyordu. Kendisine en sert sözleri söyleyenlerden biri, Buñuel'in Meksika'daki ilk filminin başrol oyuncusu Jorge Negrete oldu; ona neden gerçek bir Meksika filmi yapmadığını sordu ve kişisel olarak hakaret etti. Sendika çevrelerinden Buñuel'in ülkeden gönderilmesini isteyen sesler yükseldi. O sırada Paris'te UNESCO'nun genel direktörlüğünü yürüten Meksikalı yazar ve diplomat Jaime Torres Bodet da filmin ülkesini küçük düşürdüğünü düşünüyordu. Hükümet filmi istenmeyen, ulusal onuru zedeleyen bir yapım olarak gördü.
Asıl rahatsızlık, filmin kimseye teselli bırakmamasıydı. Yoksullara masumiyet atfetmez. El Jaibo bir kurbandır ve aynı zamanda bir avcıdır; ıslahevinden kaçar, bir çocuğu öldürür, Pedro'nun hayatını sistemli biçimde yıkar, Pedro'nun annesine yaklaşır. Kör dilenci Don Carmelo da bir mağdurdur; çocuklar onu sokak ortasında taşla, sopayla döverler, davulunu kırarlar. Ama o adam da acımasızdır, ihbarcıdır, kendisine bakan küçük kıza göz koyar. Anne, oğluna yemek vermeyi reddeder; hiçbir sahnede onu kucaklamaz.
Film kurumlara da teselli bırakmaz. Pedro, Tlalpan'daki çiftlik okuluna gönderildiğinde orada kötü niyetli bir müdür bulmaz; tam tersine, ona güvenmeyi deneyen, iyi niyetli bir eğitimci bulur. Müdür ona 50 peso verip sigara almaya yollar; bu bir güven sınavıdır. Pedro parayı almış, kapıdan çıkmıştır. Kapının dışında El Jaibo beklemektedir. İyi niyet, hesaplı bir vahşetin yanında hiçbir şeydir. Buñuel'in bu filmde reddettiği şey, kötü adam bulma kolaylığıdır; ne mahalleyi kurtaracak bir kahraman verir, ne suçlanacak tek bir kişi.
Bu yüzden 1950'nin sonunda film, kendi ülkesinde kapalı bir kutuydu. Ama Cannes Film Festivali'nin seçkisine girmişti ve Paris'teki Meksika büyükelçiliği, hükümetin istemediği bu filmin Fransa'da temsil edilmesi için birini görevlendirdi: o sırada diplomat olarak çalışan şair Octavio Paz.
Paz, Nisan 1951'de Cannes'a gittiğinde ortada hiçbir şey olmadığını gördü. Ne tanıtım, ne broşür, ne basın için hazırlanmış tek sayfa. Film, kendi ülkesinin resmî desteği olmadan, neredeyse gizlice gösterime girecekti. Paz bunun üzerine elindeki tek sermayeyi kullandı: tanıdıklarını. Şair Benjamin Péret'yi, Jean Cocteau'yu, ressam Marc Chagall'ı Buñuel hakkında basınla konuşmaya ikna etti. Jacques Prévert'e film için bir şiir yazdırdı. Kendisi de bir metin yazdı; adı "Şair Buñuel"di. Sonra Cannes'da bir teksir makinesi buldu, şiirle metni birlikte bastı ve 10 Nisan 1951 akşamı, gösterimden hemen önce, festival sarayının önünde bu kâğıtları eline alıp dağıttı.
Bu küçük ayrıntı filmin kaderini belirledi. Çünkü Paz'ın yaptığı şey, filmi bir sosyal rapor olarak değil, bir şiir olarak sunmaktı. Fransız eleştirmenler de onu öyle gördü: Mexico City'nin yoksulluğuna dair bir belge değil, bir yazarın dünyaya bakışı. Festival Buñuel'e en iyi yönetmen ödülünü verdi. Uluslararası sinema yazarlarının ödülünü de aynı film aldı. On beş yıl boyunca sinemadan silinmiş sayılan adam, tek bir gösterimle Avrupa sinemasının merkezine döndü.
Dönüş Meksika'yı zor bir durumda bıraktı. Dört gün dayanamayan film, yeniden, bu kez birinci sınıf bir salonda gösterime girdi ve 2 ay afişte kaldı. Ülkesini lekelemekle suçlanan yapım, Meksika'nın Ariel ödüllerinde en iyi film ve en iyi yönetmen dahil 10 ödül kazandı. Aynı basın, aynı film hakkında yön değiştirdi.
Ama hikâyenin en tuhaf katmanı yarım yüzyıl sonra ortaya çıktı. 1996'da, Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nin film deposunda, Buñuel sergisi için malzeme hazırlanırken bir makara bulundu. İçinde filmin ikinci bir finali vardı. Bilinen sonda Pedro bir ahırda El Jaibo tarafından öldürülür. Bulunan finalde ise kavgayı Pedro kazanır; El Jaibo bir deponun çatısından düşer, Pedro yaşar. Yani ülkenin kendi resmine uygun bir son: kötülük cezalanır, çocuk kurtulur, kimse unutulmuş değildir.
Bu finalin kim tarafından, hangi gün çekildiği bugün bile tam olarak bilinmiyor. Buñuel ne söyleşilerinde ne anılarında ondan bir kez bahsetti. Yaygın anlatıma göre yapımcı Dancigers, sansür kurulu asıl sonu kabul etmezse elinde bir yedek olsun diye bu alternatifi çektirdi; kimilerine göre neredeyse gizlice. Dijital olarak onarılan bu final 2002'de duyuruldu ve 2005'in Temmuz ayında seçilmiş birkaç salonda, filmle birlikte seyirciye gösterildi.
Bu ikinci makara, bir sansür hikâyesinden daha fazlasını anlatır. Filmin üzerindeki baskı, hiçbir sansürcü tek kelime etmeden önce, yapımın kendi içine kurulmuştu. Birisi, henüz çekim sürerken, bu ülkenin bu sonu kaldıramayacağını hesaplamıştı. Ve haklıydı.
Hesaplamadığı şey, asıl finalin neden sarsıcı olduğuydu. O sahnede Pedro'nun cesedi bir çuvala konur, bir eşeğin sırtına yüklenir ve çöp yığınının yamacından aşağı yuvarlanır. Çuvalı taşıyanlar, onu arayan tek iki kişidir ve içinde kimin olduğunu bilmezler. Kimse cinayeti öğrenmez, kimse ceset bulunmaz, hikâye kapanmaz. Film ismini orada hak eder: unutulma, bir duygu değil, bir işlemdir; sessizce, usulüne uygun yapılır.
O yüzden filmin bıraktığı iz sadece bir ödül listesi değildir. 2003'te UNESCO, filmi Dünya Belleği listesine aldı; el yazmalarının, arşivlerin, anayasaların bulunduğu bir listede sinemadan giren çok az yapımdan biri oldu. Meksikalı eleştirmenlerin oylamalarında ülke sinemasının en iyi ikinci filmi sayıldı. Latin Amerika sineması, sokaktaki çocuğu artık melodramın süsü olarak değil, kendi mantığı olan bir insan olarak çekebileceğini bu filmden öğrendi; Brezilya'dan Pixote'nin de, Tanrı Kent'in de arkasında bu ders vardır.
Filmin çekildiği yerler ise çoktan yok. O kuzeydeki barakaların yerinde 1960'larda devasa konut blokları yükseldi, çöp yamaçları düzlendi, teneke mahalle haritadan silindi. Geriye iki makara kaldı: biri çocuğun çöplüğe yuvarlandığı son, diğeri kötünün cezalandırıldığı son. İkisi de aynı arşivde, aynı rafta duruyor.
Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.