← Nöron Film

Üçüncü Adam: Lağımdaki Kaçış, Meyhanedeki Kanun

2026-10-21 · 17 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Carol Reed'in 1949 tarihli The Third Man'inin yapım hikâyesini anlatıyor. Film, dört büyük gücün paylaştığı, bombalarla yıkılmış Viyana'nın gerçek sokaklarında ve lağımlarında çekildi; Graham Greene senaryodan önce bir öykü yazdı, Alexander Korda ile David O. Selznick filmin kontrolü için çatıştı. Bölüm, Robert Krasker'in eğik kadrajlı gece görüntülerini ve Reed'in bir şarap meyhanesinde keşfettiği Anton Karas'ın kanunla bestelediği müziği ele alıyor; Orson Welles'in kendi yazdığı guguklu

üçüncü adamcarol reedorson wellesfilm noirviyana

Bölüm metni

1948 sonbaharında Viyana'nın lağımlarında bir film ekibi, kameralarını dört ayrı işgal ordusunun izniyle kuruyor; filmin yıldızı ise o pis suya girmeyi reddediyor. Filmin bütün müziğini, yönetmenin bir gece rastgele girdiği bir meyhanede kanun çalan adam yapacak. Sonunda en çok hatırlanan sözler de senaryodan değil, oyuncunun kendisinden gelecek.

1948 kışında Viyana, kendi enkazının üstünde yaşayan bir şehirdi. İmparatorluk sarayları, opera binası, kahvehaneler yerindeydi ama aralarındaki sokaklarda bombaların açtığı boşluklar vardı. Moloz yığınları kaldırımlara taşmıştı. Kömür azdı, ekmek karneyle dağıtılıyordu. Şehir, Almanya'nın yenilgisinden beri dört galip gücün elindeydi: Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar ve Sovyetler Viyana'yı dört bölgeye ayırmıştı. Tarihi merkez ise ortak yönetimdeydi. Burada devriyeyi dört ülkenin askerleri aynı ciple yapıyordu. Viyanalılar bu cipe, kendi aralarında, "cipteki dört adam" diyordu. Dört askerin ortak bir dili yoktu, ama hepsi aynı ciple aynı karanlık sokaklarda dolaşmak zorundaydı.

Bu şehre İngiliz yazar Graham Greene geldi. Yapımcı Alexander Korda, savaş sonrası dört güç arasında bölünmüş Viyana'yı anlatacak bir film istiyordu. Greene'in elinde ise yıllardır taşıdığı tek bir cümle vardı. Bir zarfın arkasına not ettiği bu fikirde bir adam, bir hafta önce cenazesine katıldığı dostunu kalabalık bir caddede sağ salim yürürken görüyordu. Greene Viyana'da bu cümleye bir dünya aradı. Birkaç hafta boyunca şehri gezdi, barlarda oturdu, askerlerle ve gazetecilerle konuştu. Konuştuğu insanlardan iki şey öğrendi ve filmin iskeleti bu ikisinden çıktı.

Birincisi penisilin karaborsasıydı. Savaştan yeni çıkmış Avrupa'da penisilin altından değerliydi ve askeri hastanelerden çalınıp el altından satılıyordu. Kimi tüccarlar kârı artırmak için ilacı suyla ya da başka maddelerle sulandırıyordu. Sulandırılmış ilacı alan hastalar iyileşmiyor, bazıları sakat kalıyor, bazıları ölüyordu. Kurbanların arasında çocuklar da vardı.

İkincisi şehrin altındaki dünyaydı. Viyana'nın lağım şebekesi bir şehir büyüklüğünde, birbirine bağlı tünellerden oluşuyordu. Üstelik bu tüneller, yukarıdaki bölge sınırlarını tanımıyordu. Bir rögar kapağından inen adam, kontrol noktalarına uğramadan bir bölgeden ötekine geçebilirdi. Lağımları denetleyen özel bir polis birimi bile vardı. Greene bu bilgiyi duyduğunda kötü adamının nereden kaçacağını da biliyordu.

Greene işe senaryoyla değil, bir anlatıyla başladı. Önce hikâyeyi düz yazı olarak yazdı. Sonradan yayımlanan bu metnin önsözünde, onun okunmak için değil, görülmek için yazıldığını söyleyecekti. Ortaya çıkan film The Third Man, yani Üçüncü Adam'dı. Hikâye, Amerikalı ucuz kovboy romanları yazarı Holly Martins'in Viyana'ya gelişiyle açılır. Holly, çocukluk arkadaşı Harry Lime'ın davetiyle gelmiştir; ona iş vaat edilmiştir. Ama tam vardığı gün Harry'nin cenazesine yetişir. Harry'nin evinin önünde bir kamyon çarpmış, adam ölmüştür. Tanıklar olayı birbirini tutmayan biçimlerde anlatır. Biri, cesedi yol kenarına taşıyan iki adamı görmüştür. Kapıcıya göre ise orada bir üçüncü adam daha vardır. Filmin adı bu ayrıntıdan gelir. İngiliz askeri polisinden Binbaşı Calloway ise Holly'ye çok daha soğuk bir gerçeği anlatır: Harry Lime, sulandırılmış penisilin satan çetenin başıdır.

Yönetmen koltuğunda Carol Reed oturuyordu. Reed, Greene'le bir önceki filminde de çalışmıştı ve ikisi aynı şeyi istiyordu: Viyana dekor olmayacak, filmin asıl karakterlerinden biri olacaktı. O yüzden çekimler stüdyoda değil, gerçek sokaklarda, gerçek yıkıntıların arasında yapıldı. Ekip 1948 sonbaharında şehre yerleşti. Çoğu gece çalışıldı. Yağmur yağmadığında sokaklar itfaiye hortumlarıyla ıslatıldı, böylece arnavut kaldırımı ve molozlar sokak lambalarının ışığında parladı. Reed'in bu haftalar boyunca neredeyse hiç uyumadığı anlatılır. Gündüz bir ekiple çalışıyor, gece ötekine geçiyordu.

Yapımın bir de görünmeyen cephesi vardı. Hollywood'un güçlü yapımcısı David O. Selznick, Amerikan ortağı olarak projeye girmişti. Holly Martins için kendi kadrosundaki Joseph Cotten'ı ve Harry'nin sevgilisi Anna Schmidt için İtalyan oyuncu Alida Valli'yi getirdi. Selznick, Londra'ya uzun uzun notlar yazıyordu. Harry Lime rolü için başka adlar önerdi ama Reed bir ismi istiyor, başkasını kabul etmiyordu: Orson Welles. Binbaşı Calloway'i ise Trevor Howard canlandırdı.

Anna'nın hikâyesi Viyana'daki asıl gerilimi taşıyordu. Kadın Çekoslovakya doğumluydu ve sahte belgelerle yaşıyordu. Sovyet makamları onu kendi bölgelerine geri göndermek istiyordu. Her kapı çalınışı, her kimlik kontrolü onun için bir tehditti. Filmdeki dört güç, Holly ile Harry'nin kişisel dramının arka planı değildi; bu dramın kurallarını onlar koyuyordu.

Üçüncü Adam'ı izleyen herkesin ilk fark ettiği şey, dünyanın yamuk durmasıdır. Kamera sık sık yana yatırılmıştır. Merdivenler, kapılar, insan yüzleri çerçevenin içinde eğik durur. Sinemada buna Hollanda açısı denir. Bu teknik daha önce de kullanılmıştı ama Reed ve görüntü yönetmeni Robert Krasker onu filmin neredeyse her köşesine yaydılar. Bir anlam da yüklediler: Bu Viyana'da hiçbir şey olması gerektiği gibi değildir. Dostluk ihanete, ilaç zehre, cenaze bir oyuna dönüşmüştür. Ufuk çizgisinin bile dengesi bozulmuştur. Hollywood'da bu tercih hem hayranlık hem alay konusu oldu. Yönetmen William Wyler'in, filmi gördükten sonra Reed'e "bir dahakine kamerayı düz tut" der gibi bir su terazisi gönderdiği anlatılır.

Krasker'in ışığı da açılar kadar cesurdu. Gece sahnelerinde ışık çoğunlukla yerden ya da yandan geliyor, duvarlara karakterlerden çok daha büyük gölgeler düşürüyordu. Filmin en çok konuşulan anlarından biri, bu gölge dilinin doğrudan anlatıya dönüştüğü andır. Holly, gece yarısı Anna'nın evinden çıkmıştır. Sarhoştur ve öfkelidir. Karanlık bir kapı eşiğinde bir kedinin birinin ayakkabılarıyla oynadığını görür. Holly bağırınca karşı binada bir pencerede ışık yanar. O ışık kapı eşiğine düşer ve orada, ölü olduğu sanılan Harry Lime durmaktadır. Yüzünde neredeyse çocuksu, alaycı bir gülümseme vardır. Filmin yarısı geçmiştir ve Orson Welles ilk kez görünür. Seyirci onun hakkında o ana kadar yalnızca başkalarının anlattıklarını duymuştur. Sonra ışık söner, Harry kaybolur. Sokakta geriye yalnızca uzaklaşan ayak sesleri ve boşlukta sallanan bir gölge kalır.

Welles'in rolü kısaydı ve çekimde Viyana'da geçirdiği zaman da kısaydı. Filmdeki birkaç sahnesi ise sinema tarihine geçti. Bunlardan biri, Prater eğlence parkındaki dev dönme dolapta geçer. Harry ile Holly, kapalı bir kabinin içinde yavaşça şehrin üstüne yükselirler. Harry aşağıdaki insanları gösterir. Bu yükseklikten onlar yalnızca küçük noktalardır. Holly'ye, o noktalardan biri sonsuza dek durursa gerçekten üzülüp üzülmeyeceğini sorar. Her nokta için para verilse, bu teklifi kim reddedebilirdi? Sahne, penisilin karaborsasının hesabını tek bir görüntüye sığdırır. Kurbanlar, yukarıdan bakan biri için birer noktadır. Film bu noktaların ne olduğunu daha önce göstermiştir: Calloway, Holly'yi çocuk hastanesine götürmüş, onu yatakların başına götürmüştür. Kamera hastaları göstermez. Seyirci yalnızca Holly'nin yüzünü ve bir çöp kutusuna düşen oyuncak ayıyı görür. Bu yeterlidir.

Filmin sesi de görüntüsü kadar alışılmadıktı ve onu bulmak bir rastlantının işiydi. Reed, Viyana'daki hazırlıklar sırasında bir akşam şarap içilen küçük bir mekâna uğradı. Köşede bir müzisyen, Türk kulağına kanunu hatırlatan bir telli çalgı çalıyordu. Masaya yatırılan, telleri parmaklarla ve mızrapla çekilen bu çalgının adı zither'dı. Müzisyen Anton Karas'tı. Viyana'nın şarap mekânlarında ve meyhanelerinde yıllardır çalan, adı şehir dışında kimsenin bilmediği bir adamdı. Reed onun çaldığı şeyi dinledi ve aradığı sesin bu olduğuna karar verdi.

Bu, cesur bir karardı. Dönemin büyük filmleri koca orkestralarla, yaylılarla, bakırlarla müziklendiriliyordu. Reed ise bütün filmin müziğini tek bir çalgıya bırakmak istiyordu. Karas'ı Londra'ya götürdü. Karas, haftalar boyunca filmi seyrederek çalgısının başında çalıştı. Rivayete göre bir süre Reed'in evinde kaldı ve bu yabancı şehirde ailesini özlediğini sık sık dile getirdi. Ortaya çıkan müzik, filmin karanlığıyla tuhaf biçimde çelişiyordu. Hareketli, neredeyse oynak, bir meyhane neşesi taşıyan ezgilerdi. Ama bu çelişki tam da filmin kendisiydi. Harry Lime da gülümseyerek öldürüyordu. Viyana da yıkıntılarının arasında vals çalmaya devam ediyordu. Zither'ın metalik tınısı her kovalamacada, her gölge sahnesinde orada durup seyirciye bu şehrin hem neşeli hem çürük olduğunu hatırlatıyordu.

Gölgelerin ve zither'ın buluştuğu yer, lağımlardı. Holly sonunda Calloway'le iş birliği yapmayı kabul eder ve arkadaşına tuzak kurulur. Harry, kaçış yolu olarak her zaman kullandığı yere, şehrin altına iner. Final kovalamacasında polis fenerlerinin ışığı tünellerin kemerli tavanlarında oynar. Akan suyun sesi, yankılanan çağrılar, kaçan bir adamın nefesi duyulur. Bu sahnelerin bir kısmı Viyana'nın gerçek lağımlarında çekildi. Welles'in oradaki koşullardan hoşlanmadığı ve bazı yakın planların Londra'daki stüdyoda, kurulan dekorlarda çekildiği anlatılır. Seyirci farkı görmez. Sonunda yaralı Harry demir bir merdivene tırmanır. Rögar kapağının ızgarasından parmakları sokağa uzanır. Yukarıda Viyana, onun varlığından habersizdir. Harry dışarı çıkamaz. Holly aşağı iner ve tünelin dibinde, iki eski arkadaş arasında tek bir el silah sesi duyulur.

Filmin en çok alıntılanan repliği ise senaryoda yoktu. Dönme dolaptan indikten sonra Harry, Holly'ye dönüp tarihten bir ders verir. İtalya'da Borgialar döneminde savaş, terör, cinayet ve kan eksik olmamıştır, ama o dönem Michelangelo'yu, Leonardo da Vinci'yi ve Rönesans'ı doğurmuştur. İsviçre'de ise beş yüz yıl boyunca kardeşlik, demokrasi ve barış hüküm sürmüştür. Peki İsviçre ne üretmiştir? Guguklu saat. Bu kısa konuşmayı Welles kendisi yazdı. Greene de bunu sonradan açıkça kabul etti. Cümleler, Harry'nin bütün dünya görüşünü bir çırpıda özetliyordu: Kaos dahiyane bir yaratıcılık doğurur, ahlak ise sıkıcı bir düzen. Konuşma o kadar akılda kaldı ki tarihsel bir düzeltmeyi bile kendi efsanesine kattı. Guguklu saatin aslında İsviçre'nin değil, Almanya'daki Kara Orman bölgesinin ürünü olduğu sonradan sık sık hatırlatıldı. Welles da bu itirazdan zaman zaman keyifle söz etti.

Welles'in bu filmdeki yükselişi, sahne arkasında bir pişmanlıkla da eşleşiyordu. Rol için gişeden yüzdelik bir pay almak yerine, yaygın olarak 100 bin dolar olarak aktarılan sabit bir ücreti tercih ettiği anlatılır. Filmin ve özellikle müziğinin ne kadar kazandıracağını kimse öngörememişti.

Filmin sonu da çekimden önce tartışılmıştı. Greene, kendi metninde Holly ile Anna'nın birlikte uzaklaşmasını öngörmüştü. Reed ise başka bir son istiyordu. Harry'nin ikinci ve bu kez gerçek cenazesinin ardından Holly, mezarlıktan çıkan uzun, ağaçlıklı yolun kenarında Anna'yı bekler. Kamera kıpırdamaz. Anna uzaktan, sonbahar yaprakları arasında yürüyerek gelir. Uzun bir süre yaklaşır, Holly'nin yanından geçer ve ona tek bir bakış bile atmadan yürümeye devam eder. Holly bir sigara yakar. Zither çalmaya devam eder. Film biter. Reed ısrarcı oldu ve Greene sonradan yönetmenin haklı çıktığını söyledi. Bu son, Anna'nın Harry'ye duyduğu sadakatin, onun suçlarından bile güçlü olduğunu gösteriyordu. Holly ise dostunu ele vermesinin bedelini onun yanında ödüyordu.

Üçüncü Adam, 1949'da İngiltere'de gösterime girdi ve aynı yıl Cannes Film Festivali'nde büyük ödülü kazandı. Ertesi yıl İngiliz Film Akademisi onu yılın en iyi İngiliz filmi seçti. Amerika'da Robert Krasker, siyah beyaz görüntü yönetmenliği dalında Oscar aldı. Carol Reed ise en iyi yönetmen dalında aday gösterildi. Bu başarı Amerikan seyircisine biraz farklı bir biçimde ulaştı. Selznick, filmin Amerika'daki versiyonunda birkaç dakikalık kesinti yaptı. Açılıştaki anlatıcı sesini de değiştirdi. İngiliz versiyonunda Viyana'nın karaborsa dünyasını tanıtan alaycı ses Reed'in kendi sesiydi. Amerika'da onun yerini Holly Martins'in, yani Joseph Cotten'ın sesi aldı.

Ama filmden önce dünyayı saran şey, müziği oldu. Anton Karas'ın filmin ana ezgisi olan Harry Lime Teması plak olarak yayımlandığında beklenmedik bir patlama yaşandı. Ezgi Amerika'da listelerin zirvesine çıktı ve haftalarca orada kaldı. Başka orkestralar kendi yorumlarını kaydetti. Radyolar onu durmadan çaldı. Birkaç ay önce Viyana'nın bir köşesinde bahşiş için çalan bir meyhane müzisyeni, artık dünyanın dört bir yanında tanınan bir isimdi. Karas dünyayı turladı, kraliyet mensuplarının karşısına çıktı. Viyana'ya döndüğünde kendi şarap mekânını açtı ve hayatının geri kalanında o ezgiyi çalmaya devam etti. Zither, kısa bir süre için de olsa, dünyanın en çok tanınan çalgılarından biri haline geldi.

Harry Lime karakteri de filmin sınırlarını aştı. Film ölümüyle bitse de Welles onu 1950'lerin başında İngiliz radyosunda yayımlanan bir dizide yeniden canlandırdı. Bu kez Harry, ölümünden önceki maceralarını anlatan bir anti-kahramandı. Seyircinin film boyunca kınadığı ama gözünü ondan alamadığı adam, kendi hikâyesini anlatma hakkını kazanmıştı.

Filmin asıl mirası ise sinema dilindeydi. Eğik açılar, ıslak sokaklar, yerden vuran ışıkla devleşen gölgeler, savaş sonrası Avrupa'nın ahlaki belirsizliği sonraki on yılların casus filmlerinin ve kara filmlerinin ortak sözlüğüne girdi. Soğuk Savaş'ın sinemaya aktarılan ilk büyük imgelerinden biri, dört bölgeye bölünmüş bir şehrin altında, sınır tanımayan tünellerde kaçan o adamdı. 1999'da İngiliz Film Enstitüsü'nün sinema profesyonelleri arasında yaptığı ankette Üçüncü Adam, yüzyılın en iyi İngiliz filmi seçildi.

Viyana da filmle barıştı. Bir zamanlar yıkıntılarıyla bir İngiliz film ekibine dekor olan şehir, bugün filme adanmış bir müzeye ev sahipliği yapıyor. Ziyaretçiler, belediyenin düzenlediği turlarla Harry Lime'ın kaçtığı lağım tünellerine inebiliyor. Prater'deki dev dönme dolap hâlâ dönüyor. Kabinlerine binen turistlerin pek çoğu, aşağıdaki insanlara bakarken o soruyu hatırlıyor. Dört ordunun paylaştığı, ekmeğin karneyle, ilacın karaborsada satıldığı şehir çoktan yok oldu. Ama Üçüncü Adam'ın Viyana'sı, bir kapı eşiğinde birden yanan ışık ve meyhaneden gelen o tuhaf neşeli ezgiyle, kendi zamanının en canlı portresi olarak yaşamaya devam ediyor.

Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.