2026-10-23 · 21 dk
Michael Curtiz'in 1942 tarihli Casablanca'sının yapım hikâyesini anlatıyor. Film, sahnelenmemiş bir tiyatro oyunundan rekor fiyatla satın alındı. Senaryosu çekim sürerken sayfa sayfa yazıldı ve Ingrid Bergman, karakterinin sonunda hangi adamla gideceğini bilmeden oynadı. Bölüm, figüranlarının büyük kısmı Nazilerden kaçmış Avrupalı mültecilerden oluşan kadroyla çekilen La
kazablankamichael curtizhumphrey bogartingrid bergmanhollywood klasikleriIngrid Bergman her sabah sete gelip hangi adamı sevdiğini yönetmene sordu ve her seferinde aynı cevabı aldı: "Bilmiyoruz, ikisinin arasında oyna." Finalin sayfaları henüz yazılmamıştı. Yine de dünyanın en ünlü vedası bu kararsızlıktan doğdu.
1938 yazında New Yorklu genç bir lise öğretmeni olan Murray Burnett, karısıyla birlikte Viyana'ya gider. Amaçları, Nazi Almanyası'nın birkaç ay önce ilhak ettiği Avusturya'da kalan akrabalarının parasını ülke dışına çıkarmalarına yardım etmektir. Burnett orada gamalı haçları, sokaklarda aşağılanan Yahudileri ve kapanan kapıları görür. Dönüş yolunda Fransa'nın güneyindeki bir gece kulübüne uğrar. Kulüpte siyahi bir piyanist çalmaktadır. Masalarda Fransızlar, kaçak mülteciler, ne idüğü belirsiz tüccarlar ve casus olduğundan şüphelenilebilecek tipler oturur. Burnett o gece karısına bunun bir oyun için ne kadar iyi bir dekor olacağını söyler.
O oyun iki yıl sonra, 1940 yazında, Burnett'in yazı ortağı Joan Alison'la birlikte kâğıda dökülür. Adı Everybody Comes to Rick's, yani Herkes Rick'e Gelir'dir. Mekân Fransız Fas'ındaki Kazablanka şehridir. Avrupa'dan kaçanlar burada Lizbon'a, oradan da Amerika'ya geçmek için bekler. Aylarca, bazen yıllarca beklerler. Şehrin ortasında Rick adında bir Amerikalının işlettiği bir kafe vardır. Rick kimsenin tarafını tutmaz, kimse için içki kadehini kaldırmaz. Ta ki bir gün eski sevgilisi kapısından içeri girene kadar.
Ne var ki Broadway yapımcıları oyunla ilgilenmez. Konu fazla karanlık, fazla siyasi, belki de fazla Avrupalı bulunur. Herkes Rick'e Gelir, sahnelenmemiş metinlerin rafına kaldırılır. Sonra oyunun metni Hollywood'a ulaşır ve Warner Bros., yani Warner Kardeşler stüdyosunun senaryo masasına düşer. Tarih 8 Aralık 1941'dir. Japonya bir gün önce Pearl Harbor'a saldırmış, Amerika artık savaşa girmiştir. Stüdyonun hikâye okuyucusu Irene Lee metni okur ve yapımcı Hal B. Wallis'e götürür. Wallis'in değerlendirmesi kısadır: Bu hikâyenin zamanı tam olarak şimdidir.
Ocak 1942'de Warner Kardeşler oyunun haklarını 20 bin dolara satın alır. Hiç sahnelenmemiş bir oyun için o güne kadar ödenmiş en yüksek bedeldir bu. Wallis ilk iş olarak adı değiştirir. Birkaç yıl önce Cezayir'de geçen ve ismini o şehirden alan bir film büyük ilgi görmüştür. Egzotik bir şehrin adı afişte iyi duruyordur. Yeni film artık Kazablanka olacaktır.
Aynı ay stüdyonun basın bülteninde filmin başrollerinde Ronald Reagan ve Ann Sheridan'ın oynayacağı yazar. O günden bu yana bu bülten, Kazablanka'nın neredeyse çok farklı bir film olabileceğinin kanıtı olarak anlatılır. Oysa sinema tarihçilerinin çoğu bunu, o yılların stüdyo sisteminde sıradan bir tanıtım manevrası olarak görür. Stüdyo, sözleşmeli oyuncularının adını gazetelerde tutmak için bu tür duyurular yapıyordu. Wallis'in aklında başından beri başka isimler vardı.
Rick rolü Humphrey Bogart'a gider. Bogart o güne kadar daha çok gangster ve sert dedektif oynamış, birkaç ay önce Malta Şahini ile yıldızlığa yükselmiştir. Ancak hiçbir filmde romantik başrol olmamıştır. Kadın başrol için Wallis, İsveçli Ingrid Bergman'ı ister. Bergman, yapımcı David O. Selznick'le sözleşmelidir ve Warner Kardeşler onu ödünç alabilmek için pazarlık yapmak zorunda kalır. Oyundaki kadın karakter Lois Meredith adında, Amerikalı ve oldukça hafifmeşrep biridir. Filmde ise Ilsa Lund adını alır, Norveçli olur ve gizemli, ağırbaşlı, içi yaralı bir kadına dönüşür. Ilsa'nın kocası, Nazilerin peşinde olduğu direniş lideri Victor Laszlo'yu Avusturyalı Paul Henreid oynayacaktır. Rick'in hem dostu hem de hasmı olan, rüzgâr nereden eserse oraya dönen Fransız polis şefi Louis Renault rolü İngiliz Claude Rains'e verilir.
Yönetmen koltuğuna Macar asıllı Michael Curtiz oturur. Curtiz, Warner'ın en hızlı ve en çok çalışan yönetmenidir. Yıllar boyunca her türden onlarca filmi zamanında ve bütçesinde teslim etmiştir. İngilizcesi ağır aksanlıdır, ama kamerayı nereye koyacağını herkesten iyi bilir.
Senaryo ise ayrı bir hikâyedir. İkiz kardeşler Julius ve Philip Epstein işe koyulur. Esprili, keskin, alaycı repliklerde ustadırlar. Renault'nun ağzından çıkan o kuru şakaların çoğu onların kaleminden çıkacaktır. Ancak ikizler bir süre sonra Washington'a çağrılır. Hollywood'un savaş propagandasına destek verdiği o günlerde Frank Capra'nın Neden Savaşıyoruz belgesel dizisinde çalışacaklardır. Yerlerine Howard Koch gelir. Koch, metne siyasi ağırlık katar ve Rick'in geçmişini kurar. 1935'te Etiyopya'ya silah kaçırmış, 1936'da İspanya'da cumhuriyetçilerin safında savaşmış bir adamdır Rick. Yani bu tarafsızlık bir maskedir. Bir de jenerikte adı geçmeyecek olan Casey Robinson vardır. Robinson, Rick ile Ilsa arasındaki aşk hikâyesini derinleştirir, Paris'te yaşanan geçmişi şekillendirir. Ekipte herkes farklı bir film yazıyor gibidir. Biri komedi, biri siyasi drama, biri melodram. Ve bu metinlerin hiçbiri henüz bir sona bağlanmamıştır.
Kamera 25 Mayıs 1942'de çalışmaya başlar. O sabah elde bitmiş bir senaryo yoktur. Çekimler ilerledikçe sayfalar da gelir. Koch, Epstein kardeşler Washington'dan döndükten sonra da yazmaya devam eder. Bazen bir sahnenin metni çekimden bir gece önce, bazen de aynı sabah sete ulaşır. Oyuncular repliklerini makyaj sandalyesinde ezberler. Curtiz ise çoğu zaman sahneleri senaryodaki sırayla değil, elindeki sayfalara göre çeker.
Bu belirsizlikten en çok etkilenen Ingrid Bergman'dır. Ilsa iki adam arasında kalmış bir kadındır. Bir yanda Paris'te sevdiği ve hiçbir açıklama yapmadan istasyonda bıraktığı Rick, öte yanda saygı duyduğu, inandığı davaya hayatını adamış kocası Laszlo vardır. Bergman yönetmene ve yazarlara defalarca aynı soruyu sorar: Ilsa sonunda kiminle gidecek? Hangi adamı seviyor? Bergman'ın yıllar sonra anlattığına göre aldığı cevap şuydu: Henüz bilmiyoruz. Şimdilik ikisinin arasında oyna.
Bugün Ilsa'nın yüzündeki o kararsızlık, o yarım kalmış bakışlar filmin en büyük gücü sayılır. Rick'e baktığında gözlerinde hem özlem hem korku vardır. Laszlo'ya baktığında ise hem minnet hem de suçluluk duygusu görülür. Bu ince denge büyük ölçüde senaryonun bitmemiş olmasından doğmuştur. Oyuncu, karakterinin varacağı yeri bilmediği için her sahneyi iki ihtimale de açık bırakır.
Bu belirsizliğin bir de dışarıdan gelen bir sebebi vardır. Hollywood o yıllarda sıkı bir ahlak yönetmeliğiyle çalışmaktadır. Joseph Breen'in başında olduğu sansür ofisi, her senaryoyu satır satır okur. Kurallar açıktır: Evlilik dışı ilişki ödüllendirilemez, evli bir kadın kocasını bırakıp sevgilisiyle mutlu sona yürüyemez. Ilsa'nın Rick'le gitmesi bu yüzden pratikte neredeyse imkânsızdır. Ama hikâyenin bir de o sona inandırıcı biçimde varması gerekir. Seyirci Ilsa'nın uçağa Laszlo'yla binmesini bir ceza olarak değil, doğru seçim olarak görmelidir. İşte yazarları aylarca uğraştıran düğüm budur.
Setteki gerilim yalnızca kâğıt üzerinde değildir. Kazablanka'nın oyuncu kadrosu, anlattığı hikâyenin ta kendisidir. Jenerikte adı geçen 14 oyuncudan yalnızca 3'ü Amerika'da doğmuştur: Humphrey Bogart, Sam'i oynayan Dooley Wilson ve genç Bulgar kızı oynayan Joy Page. Geri kalanların büyük kısmı Avrupa'dan, özellikle de Hitler'den kaçmıştır. Kötü kalpli Nazi binbaşısı Strasser'i oynayan Conrad Veidt, Alman sinemasının büyük yıldızlarındandır. Nazi rejimine karşı çıkmış, Yahudi eşiyle birlikte ülkeyi terk etmiştir. Viyana doğumlu Peter Lorre da Almanya'dan kaçanlardandır. Filmde sinsi kaçakçı Ugarte'yi oynar ve hikâyeyi başlatan transit belgelerini Rick'e o emanet eder. Kafenin Fransız krupiyesi Marcel Dalio, Yahudi olduğu için Nazilerin Fransa'da propaganda afişlerinde hedef gösterdiği bir oyuncudur. Rick'in terk ettiği sevgilisi Yvonne'u oynayan Madeleine Lebeau, Paris'in işgalinden kaçıp Lizbon üzerinden Amerika'ya ulaşmıştır. Dalio onun kocasıdır.
Bu insanlar Kazablanka'da Kazablanka'ya sıkışmış mültecileri oynar. Sahne arkasındaki gerçek ile kameranın önündeki kurgu arasındaki mesafe neredeyse yok olur. Bu mesafenin en çok kapandığı an, filmin belki de en ünlü sahnesidir.
Rick'in kafesinde Strasser ve subayları piyanonun başında bir Alman marşı olan Die Wacht am Rhein, yani Ren Nöbeti'ni söylemeye başlar. Kafedeki Fransızlar başlarını eğmiştir. Bunun üzerine Laszlo orkestraya yürür ve La Marseillaise, yani Marsilya Marşı'nı çalmalarını ister. Orkestra Rick'e bakar. Rick hafifçe başını sallar. Önce birkaç ses, sonra bütün salon ayağa kalkar. Marsilya Marşı, Ren Nöbeti'ni boğar. Kamera yüzlerde dolaşır. Yvonne'un yanaklarından yaşlar süzülür ve marşın sonunda haykırır: Yaşasın Fransa!
O gün sette ağlayanların çoğu rol yapmıyordu. Figüranların ve oyuncuların önemli bir kısmı Avrupa'dan kaçmış, ailelerini, evlerini, ülkelerini geride bırakmış insanlardı. Fransa o sırada işgal altındaydı. Madeleine Lebeau'nun gözyaşları, kamera kapandıktan sonra da durmadı. Yönetmen Curtiz de bir göçmendi. Kazablanka'yı Hollywood'un içinde ama Hollywood'dan çok uzak bir yerden çekiyordu.
Sam'in piyanosu da bir sahne illüzyonudur. Dooley Wilson aslında davulcu ve şarkıcıdır, piyano çalmayı bilmez. Kamera önünde tuşlara dokunur gibi yapar. Asıl müziği kamera dışındaki bir piyanist çalar. Wilson'ın elleri müzikle senkron gibi görünür, ama aslında onu yönlendiren piyanistin hareketleridir. Sam'in söylediği şarkı ise yeni değildir. Herman Hupfeld'in 1931'de bir Broadway gösterisi için yazdığı As Time Goes By, yani Zaman Geçerken'dir. Burnett, şarkıyı gençlik yıllarından hatırladığı için oyununa eklemiştir. Film boyunca Rick ile Ilsa'nın Paris'teki geçmişini temsil eder. Ilsa kafeye ilk girdiğinde Sam'den şarkıyı çalmasını ister. Rick yasakladığı o şarkıyı duyunca piyanoya öfkeyle yürür. Ve geçmiş, bir geri dönüşle perdeye dolar.
Haziran ve temmuz boyunca çekimler devam eder, ama son hâlâ yazılmamıştır. Hal Wallis notlar yollar, yazarlar taslaklar gönderir, sansür ofisi itirazlarını iletir. Sonunda karar netleşir: Ilsa, Laszlo'yla uçağa binecek. Rick ise onları kurtarmak için kendini feda edecektir. Peki ama Rick, Strasser'i vurduktan sonra nasıl kurtulacaktır? Rick tutuklanırsa son karanlıklaşır, kurtulursa sansür ofisi itiraz eder.
Çözümü Epstein kardeşler bulur. Anlatılana göre Sunset Bulvarı'nda arabayla giderken ikisi aynı anda birbirine dönüp aynı cümleyi söyler. Renault, yere yığılan Strasser'e ve elinde silahla duran Rick'e bakacak, sonra adamlarına dönüp şöyle diyecektir: Her zamanki şüphelileri toplayın. Bu cümle, bütün filmi bir anda yerine oturtur. Renault taraf seçmiştir ve Rick'in de artık bir tarafı vardır.
Havaalanı sahnesi tamamen stüdyo içinde çekilir. Savaş koşullarında gerçek bir havaalanında gece çekimi yapmak güçtür. Bunun yerine bir ses stüdyosunda yoğun bir sis yaratılır. Uçak, perspektif hilesiyle büyük görünen küçük bir maketten ibarettir. Sis yalnızca bir atmosfer yaratmakla kalmaz, maketin sahteliğini de gizler. Bu sahne, filmin bütün belirsizliğini görüntüye döker. Kimse kimseyi tam olarak görmez. Kimse geleceğin ne getireceğini bilmez. Çekimler 3 Ağustos 1942'de tamamlanır. Ancak film henüz bitmiş değildir.
Kazablanka'yı Kazablanka yapan şeylerin önemli bir kısmı, filme eklenenlerden çok filmden çıkarılanlardır. Sansür ofisinin yasakları çoğu zaman bir engel olarak anlatılır. Ama Kazablanka'da o yasaklar bir tür biçim disiplini yaratır. Rick ile Ilsa'nın Paris'te birlikte olduklarını söylemek mümkün değildir. Bunun yerine bir çerçeve geçişi kullanılır. Rick ile Ilsa'nın yakınlaştığı bir sahne kararır, ardından gelen görüntüde Rick sigarasını içerken pencereden dışarı bakmaktadır. Geceyi ne olduğu söylenmeden anlatan bu geçiş, seyircinin hayal gücüne bırakılır. Uzun yıllar boyunca izleyiciler ve eleştirmenler o kararmanın arkasında ne olduğunu tartışır. Söylenmeyen şey, söylenebilecek her şeyden daha yüksek sesle konuşur.
Aynı çıkarma mantığı müzikte de işler. Filmin bestecisi Max Steiner, Zaman Geçerken'i sevmez. Bu şarkının yerine kendi yazacağı özgün bir melodiyi koymak ister. Ancak bunun için Ilsa'nın şarkıyı istediği sahnelerin yeniden çekilmesi gerekir. Ingrid Bergman ise artık başka bir filmdedir. Çanlar Kimin İçin Çalıyor için saçlarını kısacık kestirmiştir. Yeniden çekim mümkün değildir. Steiner, şarkıyı kabullenir ve bütün müziğini onun etrafına kurar. Şarkıyı kırar, yavaşlatır, gerilim anlarında tersine çevirir. Sonuçta Zaman Geçerken, filmin kalbi olur. Bu arada filmin en çok alıntılanan replik de hiçbir zaman söylenmez. Ilsa, Sam'den şarkıyı bir kez daha çalmasını ister, Rick de daha sonra aynısını ister. Ancak popüler kültürün bildiği "Bir daha çal, Sam" cümlesi, filmde birebir bu hâliyle geçmez. Kolektif hafıza, filmi kendi kelimeleriyle yeniden yazmıştır.
Ve son cümle. Uçak sisin içinde havalandıktan sonra Rick ile Renault yan yana yürümeye başlar. Rick'in son repliği, çekimler bittikten haftalar sonra eklenir. Hal Wallis birkaç seçenek arasından birini seçer ve Bogart onu stüdyoda sonradan seslendirir. Rick, Renault'ya şöyle der: Louis, sanırım bu güzel bir dostluğun başlangıcı. Sahnede bu cümleyi söylerken Bogart'ın dudakları görünmez, kamera iki adamı arkadan, sisin içinde kaybolurken gösterir. Böylece filmin sonu, tam da yapıldığı gibi biter: Son anda, sonradan, montaj masasında.
Kazablanka'nın gösterime girmesi için planlanan tarih 1943 baharıdır. Ama tarih, filmin önüne geçer. 8 Kasım 1942'de Müttefikler, Torch, yani Meşale Harekâtı'yla Kuzey Afrika'ya çıkarma yapar. Birkaç gün içinde Kazablanka Müttefiklerin eline geçer. Şehrin adı birdenbire bütün gazetelerin manşetlerindedir. Warner Kardeşler bu fırsatı kaçırmaz ve filmin galasını öne çeker. Kazablanka 26 Kasım 1942'de New York'ta gösterime girer. Ardından bir tesadüf daha gelir. Ocak 1943'te Franklin Roosevelt ve Winston Churchill, savaşın gidişatını konuşmak için Kazablanka'da bir araya gelir. Film, 23 Ocak 1943'te, yani zirve henüz sürerken ülke çapında gösterime çıkar. Hiçbir reklam kampanyası bu kadar iyi bir zamanlama yaratamazdı.
Film hem eleştirmenlerden hem de seyirciden büyük ilgi görür. Ama asıl taç, 2 Mart 1944'te düzenlenen Oscar töreninde giyilir. Kazablanka 8 dalda aday gösterilir ve 3 ödül kazanır: En İyi Film, En İyi Yönetmen ile Michael Curtiz ve En İyi Uyarlama Senaryo ile Julius Epstein, Philip Epstein ve Howard Koch. Bogart ve Claude Rains de aday gösterilmiştir. Gecenin en çok konuşulan anı ise perde arkasında yaşanır. En İyi Film ödülü açıklandığında yapımcı Hal Wallis ayağa kalkar. Ama stüdyonun patronu Jack Warner ondan önce sahneye çıkar ve heykelciği alır. Wallis bu olayı hiçbir zaman unutmaz ve kısa süre sonra yıllardır çalıştığı stüdyodan ayrılır. Kazablanka'nın zaferi, onu yapan ekibin dağılmasıyla sonuçlanır.
Peki çekimlerine bitmemiş bir senaryoyla başlanan, yazarları birbirinin metnini değiştiren, sonu son anda bulunan bir film nasıl olur da sinema tarihinin en sevilen eserlerinden biri hâline gelir? Bu sorunun en ünlü cevaplarından birini İtalyan yazar ve göstergebilimci Umberto Eco verir. Eco, 1975'te yazdığı bir denemede Kazablanka'yı bir klişeler toplamı olarak tanımlar. Film, macera, aşk, savaş, casusluk, fedakârlık gibi her türden kalıplaşmış sahneyi bir araya getirmiştir. Eco'ya göre tek bir klişe insanı gülümsetir, ama bu kadar çok klişe yan yana geldiğinde sıradışı bir şey olur ve klişeler birbirleriyle konuşmaya başlar. İzleyici tek bir filmi değil, sinemanın ta kendisini izliyor gibidir. Yani Kazablanka'yı kusursuz yapan şey, aslında kusursuz planlanmamış olmasıdır. Her yazar kendi türünü getirmiş, hiçbiri diğerini silmemiş ve sonunda hepsi aynı sisli havaalanında buluşmuştur.
Film zamanla bir kült hâline gelir. 1950'lerde Amerikan üniversite kampüslerinde, özellikle de Harvard çevresindeki sinemalarda sınav dönemlerinde gösterilmeye başlar. Öğrenciler replikleri ezbere bilir, perdeyle birlikte konuşur. 1989'da Amerika'da Kongre Kütüphanesi, kültürel önemi nedeniyle korunmaya değer filmlerin listesini oluşturmaya başlar ve Kazablanka bu listeye giren ilk 25 filmden biri olur. 2002'de Amerikan Film Enstitüsü, sinema tarihinin en büyük aşk hikâyelerini sıraladığında Kazablanka'yı birinci sıraya yerleştirir. Aynı enstitünün 2005'te açıkladığı en unutulmaz 100 film repliği listesinde Kazablanka'dan 6 cümle yer alır. Bu, listedeki herhangi bir filmden daha fazladır. Rick'in Ilsa'ya söylediği "Sana bakıyorum, bebek" ve Renault'nun "Her zamanki şüphelileri toplayın" cümlesi bunlar arasındadır.
Bir de şehrin kendisi vardır. Filmin tek bir karesi bile Fas'ta çekilmemiştir. Rick'in kafesi Warner Kardeşler'in Burbank'taki stüdyolarında kurulmuş bir dekordan ibarettir. Ama dünyanın dört bir yanından gelen turistler yıllarca Kazablanka'da o kafeyi aramıştır. Sonunda 2004'te, eski bir Amerikalı diplomat olan Kathy Kriger, şehrin eski medinasının kenarında, filmdeki atmosferi yaşatmak için bir kafe açar. Piyano, kemerler, beyaz duvarlar. Kurgunun gerçeği taklit ettiği yerde artık gerçek kurguyu taklit etmektedir.
Kazablanka'nın asıl mirası belki de şudur: Mutlu sonun ille de iki âşığın birleşmesi olmadığını, büyük bir kaybın da bir zafer olabileceğini Hollywood'un kalbinde göstermiştir. Rick sevdiği kadını kaybeder, ama kendini bulur. Bugün hâlâ bir film sonunda kahramanlar birbirinden ayrıldığında, sisin içinde bir uçak havalandığında, seyirci bir yerlerde o havaalanını hatırlar. Kimse sonunu bilmeden çekilen bu film, sinemaya en çok hatırlanan sonlardan birini bırakmıştır.
Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.