← Nöron History

The Ten Thousand: An Army Stranded Inside Persia

2026-09-01 · 29 dk

Tells how the more than ten thousand Greek mercenaries hired by Cyrus the Younger to take the Persian throne from his brother in four hundred and one BC were left leaderless and friendless in the very heart of the empire when Cyrus died at Cunaxa, and how they marched fifteen hundred miles back to the Black Sea. The episode ranges from the ambush and killing of the generals at a banquet to Xenophon's election to command, from the winter crossing of the Anatolian mountains to the way this march exposed Persian weakness to the Greek world.

ancient greecepersian empirexenophonten thousandmercenaries

Bölüm metni

They won the battle, but the man they had fought for was dead. Now ten thousand Greeks stood fifteen hundred miles from home, in the very heart of a hostile empire, with no commander and no map. One question lay before them: how do you get home?

Milattan önce 401 yılının ilkbaharında, Batı Anadolu'nun iç kesimlerindeki Sardes'te, Pers İmparatorluğu'nun genç bir prensi ordusunu topluyordu. Adı Kyros'tu. Babası Darius, üç yıl önce ölmüş, taht ağabeyi Artakserkses'e kalmıştı. Kyros ise Lydia, Büyük Frigya ve Kappadokia'nın satrabı, yani valisiydi; bunun da ötesinde, Anadolu'daki bütün kraliyet birliklerinin başkomutanı sayılıyordu. Genç, zengin, hırslı ve derin biçimde kırgındı.

Kırgınlığın kaynağı taç giyme töreninde yaşanmış bir olaydı. Kyros, ağabeyinin tahta çıktığı sırada bir suikast hazırladığı iddiasıyla suçlanmıştı. Suçlamayı yapan, komşu satraplık Karya'nın yöneticisi Tissaphernes'ti. Kyros tutuklandı, hatta idam edilmesine ramak kaldı. Onu kurtaran, iki oğlunu da doğurmuş olan ana kraliçe Parysatis oldu; küçük oğlunun affedilmesini sağladı ve Kyros görevine geri gönderildi. Ama bağışlanmak, unutmak anlamına gelmiyordu. Kyros Sardes'e döndüğünde artık tek bir amacı vardı: taht.

Sorun şuydu ki bir Pers prensi, ağabeyine karşı açıkça ordu toplayamazdı. Bu yüzden Kyros iki bahane kullandı. Birincisi, dağlarda yaşayan ve merkezi otoriteye boyun eğmeyen Pisidyalılara karşı bir sefer düzenleyeceğiydi. İkincisi, Tissaphernes ile İon şehirleri yüzünden yaşadığı gerçek ve herkesin bildiği anlaşmazlıktı. Bu iki gerekçe, sarayda kimseyi fazla şaşırtmadan asker toplamasına yetti.

Topladığı askerlerin en değerli kısmı Yunanlardı. Peloponez Savaşı yeni bitmişti; Yunan dünyası, savaşmaktan başka bir iş bilmeyen, evine dönse ne yapacağını bilemeyen binlerce profesyonel askerle doluydu. Kyros bu insan kaynağını iyi tanıyordu ve parası vardı. Sürgün bir Spartalı olan Klearkhos'a 10 bin darik, yani ciddi bir altın yığını verdi; Klearkhos bu parayla Trakya'da kendi birliğini kurdu ve gerektiğinde Kyros'un emrine hazır bekledi. Boiotialı Proksenos, Thessalialı Menon, Stymphaloslu Sophainetos gibi komutanlar da kendi bölgelerinde adam topladılar. Askerlerin çoğu nereye gittiğini bilmiyordu. Aylık bir darik alacaklarını biliyorlardı, o kadar.

Bu adamların arasında, hiçbir birliğin komutanı olmayan, hatta tam olarak asker bile sayılmayan Atinalı bir genç vardı: Ksenophon. Arkadaşı Proksenos ona mektup yazmış, Kyros'la tanışmasının kariyerine yarayacağını söylemişti. Ksenophon kararsız kaldı ve akıl danışmak için hocası Sokrates'e gitti. Sokrates, Atina'nın Pers yanlısı bir prense hizmet etmeyi hoş karşılamayabileceğini hatırlattı ve Delphoi'ye gidip tanrıya danışmasını önerdi. Ksenophon Delphoi'ye gitti, ama tanrıya gidip gitmemesi gerektiğini sormadı; gittiğinde hangi tanrılara kurban keserse yolculuğun iyi geçeceğini sordu. Sokrates döndüğünde onu bu yüzden azarladı: soruyu kendi lehine biçimlendirmişti. Yine de artık iş işten geçmişti. Ksenophon yola çıktı ve tarihin en tuhaf askerî anlatılarından birinin hem kahramanı hem yazarı oldu.

Ordu Sardes'ten doğuya doğru hareket etti. Kelainai'de 30 gün kaldılar; burada Kyros birliklerini saydı ve büyük bir geçit töreni düzenledi. Töreni izleyenler arasında Kilikya kraliçesi Epyaksa da vardı; Kyros'a önemli miktarda para vermişti. Kyros, Yunan ağır piyadelerine sahte bir hücum yaptırdı. Miğferleri takılı, mızrakları indirilmiş binlerce adam adım adım hızlanıp koşarak ve bağırarak ilerleyince, izleyen Pers ve yerli askerler dehşete kapılıp dağıldılar; kraliçe arabasından fırlayıp kaçtı, pazar yerindeki satıcılar mallarını bırakıp savuşturdu. Yunanlar kahkahalarla döndü. Kyros memnundu: elindeki aletin ne kadar keskin olduğunu görmüştü.

Ancak asker aptal değildi. Toros geçitlerini aşıp Tarsos'a vardıklarında, doğuya doğru gidişin Pisidya ile hiçbir ilgisi kalmamıştı. Yunanlar ilerlemeyi reddetti. Bazıları Klearkhos'a taş attı. Klearkhos'un tepkisi, o günden sonra çok anlatılacak bir sahne oldu: askerlerin karşısına çıktı ve konuşurken uzun süre ağladı. Sonra onları zorlamayacağını, kendisinin de bir sürgün olduğunu, onları bırakıp gidemeyeceğini söyledi; ordunun peşinden gelmesini emretmedi, yalvardı. Tartışmalar, elçilikler, pazarlıklar günlerce sürdü. Sonunda maaş yarım darik artırıldı, ayda 1,5 darike çıkarıldı ve ordu yürümeye devam etti.

Gerçek ancak Fırat kıyısındaki Thapsakos'ta açıklandı. Kyros komutanları topladı ve seferin hedefinin Babil yakınlarındaki büyük kral, yani öz ağabeyi olduğunu söyledi. Öfke ve şaşkınlık dalgası, yeni bir para vaadiyle bastırıldı: Babil'e vardıklarında her ere 5 mina gümüş verilecekti. Nehri geçtiler; suyun derinliği göğüs hizasındaydı ve o mevsimde bu kadar alçak olması nadirdi. Yerliler bunu, nehrin geleceğin kralı önünde çekildiği biçiminde yorumladı. Sonra çöl başladı. Fırat'ın sol kıyısı boyunca yüzlerce kilometre boyunca ağaçsız, dümdüz bir ova uzanıyordu; yaban eşekleri, deve kuşları ve toy kuşları görüyorlardı. Erzak tükendi, arabalar çamura saplandı, un ve şarap altın değerine satılmaya başlandı. Bu boş düzlükte, Kyros'un en güvendiği Perslerden Orontas, gizlice krala mektup yazarken yakalandı; Kyros bir askerî mahkeme kurdu, Orontas suçunu itiraf etti ve ortadan kaldırıldı. Kimse cesedini bir daha görmedi.

Yaz sonuna gelindiğinde ordu Babil'in birkaç günlük mesafesindeydi. Önlerinde geniş bir hendek vardı; kralın kazdırdığı, ama savunmasız bıraktığı bir hendek. Kyros bunu ağabeyinin savaşmaya cesaret edemediğine yordu ve dikkatini gevşetti. Yanılıyordu.

Milattan önce 401 yılının sonbaharına girerken, Babil'in yaklaşık 65 kilometre kuzeyindeki Kunaksa ovasında iki kardeşin orduları karşılaştı. Öğleye doğru bir atlı dörtnala geldi ve kralın büyük bir güçle yaklaştığını haber verdi. Ufukta önce beyazımsı bir toz bulutu belirdi; sonra bulut kararıp yayıldı ve ovada uzun, parlak bir çizgi olarak tunç ve mızrak uçları göründü.

Ksenophon'un anlattığına göre Kyros'un yanında 10.400 ağır piyade ve 2.500 hafif piyade, yani toplam yaklaşık 13 bin Yunan vardı; buna ek olarak yerli birlikler ve 20 tırpanlı savaş arabası. Karşı taraf için verdiği rakamlar ise akıl almaz büyüklüktedir; modern tarihçiler bu sayıları çok abartılı bulur ve kralın ordusunu birkaç on binle sınırlar. Ama sahada kesin olan bir şey vardı: Artakserkses'in hattı, Kyros'unkinden çok daha uzundu ve sol kanadı fersah fersah aşıyordu.

Yunanlar sağ kanatta, Fırat'a yaslanmış durumdaydı; komutaları Klearkhos'taydı. Kyros merkezde, seçme atlılarının başında bekliyordu. Sol kanatta Pers subayı Ariaios vardı. Savaş başlamadan hemen önce Kyros atını sürüp Klearkhos'a asıl isteğini söyledi: Yunanlar nehri bırakıp sola kaysın ve doğrudan düşman merkezine, kralın bulunduğu noktaya yüklensin. Çünkü Pers ordusunda savaşın tek bir hedefi vardı; kral düşerse her şey biterdi. Klearkhos bunu reddetti. Nehir kanadını koruyordu; oradan ayrılmak, sayıca üstün düşman süvarisi tarafından kuşatılmak demekti. Kendisinin her şeyi yoluna koyacağını söyledi ve yerinde kaldı. Bu, bütün seferin belki de en pahalı kararıydı.

Ardından Yunan hattı yürümeye başladı. Önce ağır ağır, sonra hızlanarak; savaş türküsü yükseldi, adamlar mızraklarını kalkanlarına vurup düşman atlarını ürkütmek için bağırdılar. Karşılarındaki birlikler daha temas olmadan çözüldü ve kaçtı. Yunanlar kilometrelerce kovaladı. Bu kanatta savaş öylesine tek yanlıydı ki, Ksenophon bütün çarpışmada Yunanlar arasında yalnızca bir kişinin, o da bir okla yaralandığını yazar.

Ama savaş orada kazanılmıyordu. Kyros, ağabeyinin sancağının bulunduğu noktayı görünce 600 kadar atlısıyla ileri atıldı. Kralın 6 bin kişilik muhafız birliğine çarptı, birliği dağıttı, komutanları Artagerses'i kendi eliyle öldürdü. Sonra kardeşini gördü ve bağırarak üstüne sürdü. Kısacık bir boğuşmada Kyros'un mızrağı Artakserkses'in göğüs zırhını delip onu yaraladı. Hemen ardından Kyros'un gözünün altına bir mızrak isabet etti ve prens attan düştü. Etrafındaki en yakın adamları cesedinin üstünde öldüler. Pers geleneğine göre isyancının eli ve başı kesildi.

Bu sahnenin bir de ikinci tanığı vardır. Kralın Yunan asıllı hekimi Knidoslu Ktesias, savaşta oradaydı ve Artakserkses'in yarasını kendisi sardı; olayları anlattığı kitabında ayrıntılar farklıdır ve doğal olarak kralı merkeze alır. İki anlatı arasındaki fark bile, o günün kaosunu göstermeye yeter. Kesin olan sonuçtur: Kyros öldü ve isyanın tek gerekçesi ortadan kalktı.

Yunanlar bunu bilmiyordu. Akşamüstü, kendi kanatlarında kesin bir zaferle kovalamadan döndüklerinde kamplarının yağmalandığını gördüler. Yiyecek yoktu, çadır yoktu, şarap yoktu. Aç yattılar. Ertesi sabah gerçeği öğrendiler: uğruna imparatorluğun ortasına kadar yürüdükleri adam ölmüştü, sol kanat dağılmıştı, Ariaios geri çekilmişti. 13 bin kişilik Yunan ordusu, kazandığı bir savaşın ortasında, evinden 2 bin kilometreden fazla uzakta, bilmedikleri bir dilin ve düşman bir imparatorluğun tam göbeğinde kalakalmıştı.

Kısa süre sonra kraldan elçiler geldi. Aralarında Tissaphernes'in hizmetindeki Phalinos adlı bir Yunan da vardı. Talep açıktı: silahları teslim edin ve kralın kapısına gelip merhamet dileyin. Klearkhos'un cevabı soğukkanlıydı; galiplerin silah bırakmasının âdet olmadığını söyledi. Arkadyalı Kleanor daha kısa konuştu: kral silahları istiyorsa gelip alsın. Yunanlardan biri de şunu ekledi: silahlarını verirlerse geriye ellerinde hiçbir şey kalmayacaktı, çünkü sahip oldukları tek iyi şey silahları ve cesaretleriydi.

Bir umut daha vardı. Yunanlar, Kyros'un sağ kolu Ariaios'a haber gönderip tahtı ona teklif ettiler; onu kral yapabileceklerini söylediler. Ariaios reddetti. Perslerin kendisini asla kabul etmeyeceğini, ondan çok daha üstün soylular bulunduğunu söyledi ve dönüş yolunda kendilerine katılacağını bildirdi. Ordunun önündeki tek gerçekçi seçenek kalmıştı: geri yürümek.

Bir ateşkes yapıldı. Tissaphernes, Yunanları imparatorluk topraklarından çıkarmayı üstlendi; pazar kuracak, yol gösterecekti. Böylece tuhaf bir yürüyüş başladı: iki ordu, birbirine paralel, birbirinden yaklaşık bir günlük mesafede, karşılıklı kuşkuyla kuzeye doğru ilerliyordu. Yunanlar geceleri ateşlerini seyrek yakıyor, konaklarını mümkün olduğunca uzağa kuruyordu. Aylardır aynı yolu paylaşan iki taraf da diğerinin ne zaman saldıracağını bekliyordu.

Dicle'nin doğu kolu olan Zap Irmağı'nın kıyısında üç gün kadar oyalandılar. Gerginlik dayanılmaz hale gelmişti; kampta Tissaphernes'in bir tuzak hazırladığı konuşuluyordu. Klearkhos bu söylentileri ordu için ölümcül gördü. Ona göre asıl tehlike, güvensizliğin kendisiydi; taraflar konuşursa mesele çözülürdü. Tissaphernes'e gitti ve karşılıklı iftiraların önüne geçmek için bir görüşme önerdi. Tissaphernes fazlasıyla anlayışlı davrandı, dostluğunu tekrarladı ve ertesi gün bütün Yunan generallerini çadırına davet etti; kendisine kimin yalan söylediğini açıkça göstereceğini vaat etti.

Klearkhos ertesi sabah 4 general ve 20 kadar yüzbaşıyla yola çıktı. Yanlarında alışveriş yapmak isteyen yaklaşık 200 asker de vardı. Generaller çadırın içine alındı, subaylar dışarıda bekletildi. Sonra bir işaret verildi. İçerideki generaller tutuklandı, dışarıdaki subaylar oracıkta öldürüldü, ovaya dağılmış askerler süvariler tarafından kovalanıp kılıçtan geçirildi. Kampa dönebilen tek kişi, karnından yaralanmış, bağırsaklarını elleriyle tutan Arkadyalı Nikarkhos oldu; olanları anlatacak kadar dayanabildi.

Tutuklanan beş general -Klearkhos, Proksenos, Menon, Agias ve Sokrates adlı Akhaialı komutan- zincire vurulup krala götürüldü ve başları kesildi. Ksenophon, Thessalialı Menon'un ötekilerden farklı bir sonu olduğunu, bir yıl boyunca işkence görüp öyle öldürüldüğünü aktarır; Menon'a karşı belirgin bir husumeti olduğu için bu ayrıntı tartışmalıdır.

O akşam kampta yaşananları Ksenophon çok sade anlatır: çok az kişi ateş yaktı, çok az kişi yemek yedi, çoğu adam nerede duruyorsa oraya çöküp uyuyamadı. Kimse silah başı yapmadı, kimse emir vermedi, çünkü emir verecek kimse kalmamıştı. Ordunun bütün üst kademesi tek bir öğle sonunda silinmişti; önlerinde geçilmesi imkânsız görünen nehirler, arkalarında düşman bir imparatorluk, çevrelerinde adını bilmedikleri halklar vardı.

O gece Ksenophon kısa bir uyku aralığında rüya gördü: babasının evine bir yıldırım düşüyor, ev baştan başa ışıkla doluyordu. Uyandığında rüyanın iyiye mi kötüye mi işaret ettiğini düşündü, sonra düşünmeyi bıraktı. Kendine sordu: kimi bekliyorlardı? Kral onları bağışlayacak olsaydı çoktan bağışlardı. Ölmüş komutanların yerine yenilerini seçmezlerse sabaha kadar hiçbir şey değişmezdi.

Kalkıp önce ölen arkadaşı Proksenos'un subaylarını topladı. Onlara, kimsenin gelip kendilerini kurtarmayacağını, geriye kalan tek gücün ellerindeki silahlar ve disiplin olduğunu söyledi. O toplantıdan çıkan karar, bütün orduya yayıldı. Gece yarısı, sağ kalan bütün yüzbaşılar ve subaylar bir araya geldi ve tarihte pek benzeri olmayan bir şey yaptılar: kuşatılmış, komutansız ve aç bir ordu, kendi komuta kademesini oy vererek yeniden kurdu.

Toplantıda Apollonides adında biri kalkıp krala boyun eğmekten başka çare olmadığını savundu. Sözü kesildi; bir subay onun aslında Boiotialı olmadığını, konuşmasından ve kulaklarındaki küpe deliklerinden anlaşıldığını söyledi. Apollonides subaylıktan çıkarıldı ve yük taşımaya gönderildi. Ordu, teslim olmayı savunan bir sesi daha en baştan kendi içinden atmıştı.

Beş yeni general seçildi ve Ksenophon da bunlara katıldı. Spartalı Kheirisophos öncü kolun başına geçti; Ksenophon, en tehlikeli görev olan artçılığı üstlendi. Sonra pratik kararlar geldi ve bu kararlar orduyu kurtaran şey oldu. Bütün arabalar, çadırlar ve gereksiz eşyalar yakıldı; ordu ağırlıklarından kurtuldu. Yürüyüş düzeni, dört yanı cepheye dönük içi boş bir kare olarak belirlendi; ağırlıklar ve hayvanlar ortada, savaşanlar dışarıda olacaktı. En önemlisi, güzergâh değişti: geldikleri yoldan, yani yakılmış ve boşaltılmış çöl boyunca güneye dönmek yerine, kuzeye, dağların içine ve Karadeniz'e doğru yürüyeceklerdi. Orada Yunan kolonileri vardı; orada deniz vardı; deniz demek gemi, gemi demek ev demekti.

İlk günler zor geçti. Pers süvarileri ve sapancıları uzaktan taciz ediyor, Yunan ağır piyadesi bu vur-kaç saldırılarına karşılık veremiyordu. Çözüm yine ordunun içinden çıktı: Rodoslu askerlerin sapan kullanmayı bildiği ve kurşun mermilerle Perslerin iki katı menzile ulaşabildiği anlaşıldı; 200 kadar sapancıdan oluşan bir birlik kuruldu. Yük hayvanlarından toplanan atlarla 50 kişilik küçük bir süvari bölüğü oluşturuldu. Girit'ten gelen okçular öne alındı. Ordu, yürürken kendini yeniden icat ediyordu.

Dicle boyunca kuzeye çıkarken terk edilmiş iki devasa şehrin surlarından geçtiler. Ksenophon bunlara Larissa ve Mespila der; bugün bu yıkıntıların Asur İmparatorluğu'nun kalıntıları, Nimrud ve Ninova olduğunu biliyoruz. Yunanlar bu duvarların kimler tarafından yapıldığını bilmiyordu; yerlilerden duydukları karışık hikâyeleri kaydettiler. Ölü bir imparatorluğun kabuğunun içinden geçip, yaşayan bir imparatorluktan kaçıyorlardı.

Ovalar bitip dağlar başladığında, Perslerle olan mücadele de garip biçimde sona erdi. Karşılarına çıkan yeni engel, kralın orduları değil, kralın hiçbir zaman gerçekten yönetemediği halklardı. Bunların ilki, bugünkü güneydoğu dağlarında yaşayan Kardukhlardı. Yunanlara bu halkın topraklarından geçmenin kısa bir iş olduğu söylenmişti. Yedi gün sürdü ve Ksenophon bu yedi günde çektiklerinin, kral ve Tissaphernes'in bütün yaptıklarından daha ağır olduğunu yazar.

Kardukhlar meydan savaşı vermiyordu. Dar vadilerin üstündeki kayalara çıkıp aşağıya taş yuvarlıyor, uzun yaylarıyla kalkanları ve zırhları delen ağır oklar atıyor, sonra kayboluyorlardı. Yunanlar geceleri sırtları geçmek için tırmanıyor, ilerlemek için her gün ayrı bir küçük savaş kazanmak zorunda kalıyordu. Bu dağlarda ordunun taşıdığı esirlerin ve fazlalıkların çoğu bırakıldı.

Kardukh dağlarından çıkışta önlerine Kentrites Irmağı çıktı. Karşı kıyıda düzenli Pers birlikleri sıralanmıştı, arkalarında ise Kardukhlar iniyordu. İki ateş arasında sıkışmışlardı ve nehrin geçilebilir bir yeri yoktu. Kurtuluş neredeyse tesadüfen geldi: iki genç asker, kıyıda oynarken tesadüfen suyun göğüs hizasını geçmediği bir sığlık buldu ve haberi komutanlara koşarak getirdi. Ordu o sığlıktan geçti.

Karşı kıyıda Armenia vardı ve kış geliyordu. Batı Armenia'nın satrabı Tiribazos, geçişlerine dokunmayacağına dair anlaşma yaptı, sonra bir dağ geçidinde pusu kurmayı planladı; niyeti ele geçirilen bir çadırdan öğrenildi ve Yunanlar önden davranıp geçidi zorladı. Ama asıl düşman insan değildi.

Kar bir buçuk metreyi buldu. Kuzeyden esen rüzgâr, ovada yürüyen insanların yüzünü doğrudan kesiyordu; öyle şiddetliydi ki ordu rüzgâra kurban kesti ve Ksenophon rüzgârın bundan sonra hafiflediğini yazar. Karın parlaklığı adamları kör ediyordu; gözlerinin önünde siyah bir şey tutarak yürüyenlerin daha iyi dayandığı fark edildi. Ayak parmakları donuyordu; geceleri sandaletlerini çıkarmayanlar, bağları etin içine gömüldüğü için parmaklarını kaybediyordu. Açlıktan bayılan askerler yolun kenarına oturuyor, kalkmayı reddediyordu; Ksenophon artçı olarak en arkada yürüdüğü için bu adamları kaldırmak, tehdit etmek, bazen de arkalarında bırakmak zorunda kalan kişi oldu. Kar üstünde uyuyan bir adamı uyandırmak, o kışın en sık tekrarlanan mücadelesiydi.

Ordunun hayatta kalmasını sağlayan şey, dağların arasındaki köyler oldu. Ksenophon bu köyleri şaşkınlıkla anlatır: evler yerin altındaydı, girişleri kuyu ağzı gibiydi ve içeriye merdivenle iniliyordu; hayvanlar da aynı çatının altında, insanlarla birlikte kışı geçiriyordu. Toprak kapların içinde arpadan yapılmış çok sert bir içki vardı ve içine sokulmuş kamışlarla içiliyordu. Aylardır donan ve aç kalan bir ordu için bu yeraltı odaları küçük birer cennetti.

Bu köylerden birinin muhtarı kılavuz olarak alındı. Adam üç gün boyunca orduyu yönetti, ama bir noktada Kheirisophos sabrını kaybedip ona vurdu. Kılavuz o gece oğlunu bile bırakıp kaçtı. Ksenophon bu olayı, kendisiyle Kheirisophos arasındaki tek ciddi anlaşmazlık olarak kaydeder; o günden sonra ordu, yolunu kendi bulmak zorunda kaldı ve bu, dağlarda pahalıya mal olan bir kayıptı.

Kuzeye çıktıkça karşılarına çıkan halklar daha da sert oldu. Taokhlar, bütün mallarını ve ailelerini yüksek bir kayalıktaki sığınağa taşımışlardı. Yunanlar erzak bulmak için oraya saldırdı. Savunma kırıldığında olanlar, bütün seferin en ağır sahnesidir: kadınlar önce çocuklarını kayalıktan aşağı attılar, sonra kendilerini attılar; erkekler onları izledi. Bir Yunan askeri, güzel giysili bir adamı geri çekmeye çalışırken onunla birlikte uçurumdan aşağı düştü. Yunanlar o gün ihtiyaçları olan hayvanları ve tahılı aldılar; ama Ksenophon kaydettiği bu sahneyi zaferle anmaz.

Sonra Khalybler geldi. Ksenophon onları karşılaştıkları en savaşçı halk olarak tanımlar. Keten zırh giyiyorlar, uzun mızrak ve bir bıçak taşıyorlardı; öldürdükleri düşmanın başını keser, yanlarında taşır ve düşmanın görebileceği yerde şarkı söyleyip dans ederlerdi. Aylardır yürüyen, kışın yarıya indirdiği bir orduya, geçmesi gereken son dağların kapısında bu halk bekliyordu.

Makronların topraklarından bir kılavuz almışlardı; adam beş gün içinde onları denizin görülebileceği bir dağa çıkaracağını söylemişti. Beşinci gün, Theches Dağı olarak anılan yükseltiye tırmandılar.

Önce zirveye ulaşan öncü kollardan yükselen bir gürültü duyuldu. Artçıda yürüyen Ksenophon, sesi kampa yapılan bir saldırı sandı; çünkü arkadan gelen köylüler onları hâlâ taciz ediyordu. Atına atladı, süvarileri topladı ve yardıma koştu. Ama yaklaştıkça bağırışların bir savaş sesi olmadığını fark etti; askerler tek bir kelimeyi tekrar tekrar bağırıyordu.

Deniz. Deniz.

Yunanca "thalatta" kelimesi, o günden bu yana Batı edebiyatında bir dönüş noktasının kısaltması olarak kaldı. Ön saflardaki adamlar zirveye ulaştıklarında, ufukta Karadeniz'i görmüşlerdi. Arkadan gelen her yeni bölük, sırayı gördüğü an aynı çığlığı ekledi. Ksenophon, aylardır birbirini ancak zorla yürüten adamların birbirine sarıldığını, generallerin ve yüzbaşıların ağladığını yazar. Deniz, onlar için bir manzara değildi; bir dilin, bir limanın, bir geminin ve eve dönüş ihtimalinin adıydı.

Sonra kimsenin emretmediği bir şey yaptılar. Zirveye taş taşıyıp büyük bir yığın kurdular; üstüne ellerinde ne varsa, ele geçirdikleri sığır derilerini, kırık asaları, hasır kalkanları bıraktılar. Kılavuza vaat edilenden fazlası verildi: bir at, gümüş bir kâse, Pers usulü bir giysi, 10 darik ve askerlerin kendi parmaklarından çıkardığı yüzükler. Adam karşılığında onlara akşam olmadan hangi köye inmeleri gerektiğini gösterdi ve kendi yoluna gitti.

Deniz görünmüştü ama yol bitmemişti. Aralarındaki mesafe hâlâ dağlıktı ve Kolkhis halkı geçit vermedi; bir dağ sırtında düzenli bir muharebe daha verildi. Asıl tuhaf olay bundan sonra, kıyıya inen vadilerdeki köylerde yaşandı. Köylerde bol miktarda arı kovanı vardı ve askerler balı yediler. Kısa süre sonra ordunun büyük kısmı yerlerde yatıyordu. Az yiyenler sarhoş gibiydi, çok yiyenler çılgına dönmüştü; kusuyor, ishal oluyor, ayakta duramıyorlardı. Ksenophon manzarayı, bozguna uğramış bir ordunun ardından kalan alana benzetir. Kimse ölmedi. Ertesi gün aynı saatlerde kendilerine gelmeye başladılar, üçüncü ve dördüncü günde ise ağır bir ilacın etkisinden çıkmış gibi ayağa kalktılar. Bölgedeki ormangülü türlerinin nektarından gelen bu balın etkisi, bugün de bilinen ve zaman zaman zehirlenmelere yol açan bir olgudur; iki bin dört yüz yıl önceki bu kayıt, konunun ilk ayrıntılı tanıklığıdır.

İki gün sonra denize, Trapezus'a, yani bugünkü Trabzon'a vardılar. Burası Sinop'un kurduğu bir Yunan kolonisiydi; kendi dillerini konuşan, kendi tanrılarına tapan insanlar arasına çıkmışlardı. 30 gün kaldılar. Yolculuk boyunca ettikleri adakları yerine getirdiler: kurtarıcı Zeus'a ve yol gösterici Herakles'e kurban kestiler. Sonra, sağ kalanların ne durumda olduğunu düşünürsek şaşırtıcı sayılacak bir şey yaptılar; denize bakan bir tepede atletizm yarışmaları düzenlediler. Koşular, güreş ve at yarışları yapıldı; yarışların düzenlenmesini Spartalı Drakontios üstlendi. Yamaç öyle diklermiş ki attan düşenler yuvarlanıyor, izleyenler gülüyormuş.

Biraz ileride, Kerasus'ta ordu sayıldı. Kunaksa'ya yaklaşık 13 bin kişiyle giren Yunanlardan geriye 8.600 kişi kalmıştı. Aradaki fark, çöl, dağ, kar, ok, taş ve açlıktı.

Trabzon dönüşün sonu değildi. Ordu buradan sonra kıyı boyunca batıya ilerledi, İstanbul Boğazı'na ulaştı, bir süre Trakya'da Seuthes adlı yerel bir hükümdarın hizmetinde çalıştı. Milattan önce 399 yılında, artık iyice erimiş olan bu birlik, Sparta'nın Pers topraklarındaki savaşını yürüten komutan Thibron'un emrine girdi. Yani Kyros için toplanan ordu, sonunda Perslere karşı Sparta'nın hizmetine geçti. Ksenophon'un kendi sonu da sürgün oldu: Atina onu yurttaşlıktan çıkardı, Sparta ise Olympia yakınlarında Skillus'ta ona bir çiftlik verdi. Anlattığı seferi, yıllar sonra orada, avlanarak ve yazarak geçirdiği bir hayatın içinden kaleme aldı. Kitabına eski Yunanca "yukarıya çıkış" anlamına gelen Anabasis adını verdi; kendi başka bir eserinde bu anlatıyı Syrakusalı Themistogenes adlı birine mal eder ki, araştırmacıların çoğu bunu yazarın kendi seçtiği bir takma ad olarak kabul eder.

Bu kitabın etkisi, anlattığı olayın askerî değerini kat kat aştı. Çünkü Kunaksa'dan Karadeniz'e uzanan yürüyüş, Yunan dünyasına bir şeyi kanıtlamış oldu: komutanları öldürülmüş, parasız ve dostsuz bir ordu bile Pers İmparatorluğu'nun kalbinden yürüyerek geçebiliyordu. İmparatorluk büyüktü, zengindi ve son derece iyi örgütlüydü; ama sınırlarının içi, sanıldığı kadar sıkı tutulmuyordu. Atinalı hatip Isokrates, milattan önce 380 yılında yazdığı ünlü söylevinde tam bu yürüyüşü örnek gösterip Yunan şehirlerini Pers'e karşı ortak bir sefere çağırdı. Bir kuşak sonra Makedonya kralı Filip ve oğlu İskender aynı düşünceyle Anadolu'ya geçtiğinde, arkalarında bu hikâyenin hatırası vardı.

Kitabın kalıcılığının ikinci sebebi ise askerî değil, insanidir. Anabasis, Batı geleneğinde bir komutanın kendi ordusunu içeriden anlattığı ilk büyük metindir. İçinde zafer nutukları kadar tartışmalar, oylamalar, kavgalar, disiplin cezaları, para meseleleri ve korku vardır. Ksenophon'un anlattığı ordu, emirle değil ikna ile yönetilir; her kritik dönemeçte adamlar toplanır, konuşur ve oy verir. Askerî akademilerde bugün hâlâ okutulan şey, o savaşın taktikleri değil, komutansız kalmış bir topluluğun kendi düzenini nasıl yeniden kurduğudur.

Geriye kalan görüntü ise tek bir andır. Bir dağın tepesinde, aylardır adını bilmediği topraklarda yürüyen binlerce insan, ufukta ince bir mavi çizgi görüyor ve hepsi aynı anda aynı kelimeyi bağırıyor. O çizgi onları eve götürmedi; götürecek yolu gösterdi. Bazen bir ordunun ihtiyacı olan tek şey budur.

Nöron History'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.