2026-10-13 · 30 dk
Recounts how Marcus Licinius Crassus, the richest man in Rome, crossed the Euphrates in fifty-three BC in pursuit of glory and Parthian wealth, and how near Carrhae his seven legions were worn down by Surena's horse archers, kept supplied with arrows by a camel train. The episode ranges from the death of his son Publius and Crassus's own killing at the parley to the legend of molten gold poured down his throat, the lost eagles that Augustus recovered in twenty BC, and the collapse of the triumvirate that opened the road to civil war.
carrhaecrassusparthiaroman legionssurenaHe was the richest man in Rome, but what Crassus wanted was the one thing money couldn't buy: a triumph. In the summer of fifty-three BC he led seven legions into the Mesopotamian desert, and the enemy that met him there never came close enough to fight. The arrows kept coming, because behind the Parthian horsemen a line of camels was carrying fresh ones.
Roma'da bir evin yandığını gören herkes kovaya koşardı ama Marcus Licinius Crassus başka bir şey yapardı. Plutarkhos'un anlattığına göre Crassus, mimarlık ve yapı işlerinden anlayan 500'den fazla köle satın almıştı. Bir mahallede yangın çıktığında adamlarıyla oraya gider, alevler yaklaşırken çaresiz kalan ev sahibine binasını ve komşu binaları yok pahasına satmasını teklif ederdi. Satış yapılınca yangın söndürülür, yıkılan yerin yerine yenisi yapılırdı. Roma'nın önemli bir kısmının zamanla bu adamın eline geçtiği söylenir.
Crassus'un serveti yalnızca yangınlardan gelmiyordu. Gençliğinde Sulla'nın tarafını seçmişti. Sulla iktidarı ele geçirip düşmanlarının adlarını meydanlara astırınca, ölüme mahkûm edilenlerin mülkleri açık artırmaya çıktı. Crassus bu artırmalardan çok ucuza ev, arazi ve maden topladı. Ayrıca gümüş madenleri işletiyor, faiz alıyor, siyasetçilere borç veriyordu. Senatonun yarısının ona borçlu olduğu konuşulurdu. Antik yazarlara göre Crassus, gelirinden kendi ordusunu besleyemeyen bir adamın zengin sayılamayacağını söylemişti. Bu, cumhuriyetin son yıllarında gücün nereden geldiğini gösteren bir sözdü: Para ancak askere dönüşebildiği ölçüde değerliydi.
Ama Crassus'un hayatında parayla alınamayan bir şey vardı. MÖ 71'de Spartaküs'ün önderliğindeki büyük köle ayaklanmasını bastıran oydu. Kaçan lejyonlarına eski ve korkunç onluk cezasını uygulamış, yani her on askerden birini kurayla öldürtmüş, orduyu yeniden disipline sokmuş ve isyancıları güney İtalya'da yenmişti. Yine de zaferin parlaklığı başkasına kaldı. İspanya'dan dönen Pompeius kaçan birkaç bin isyancıyı yakaladı ve senatoya savaşı kendisinin bitirdiğini yazdı. Pompeius görkemli bir zafer alayıyla onurlandırıldı. Crassus ise köle savaşı tam bir zafer sayılmadığı için ovatio denen, daha küçük bir törenle yetinmek zorunda kaldı.
Pompeius'un gölgesi Crassus'u hayatı boyunca izledi. Pompeius Doğu'da krallar yenmiş, Akdeniz'i korsanlardan temizlemiş, kendine "Büyük" lakabını yakıştırmıştı. Bir de genç ve hırslı Gaius Julius Caesar vardı, Galya'da kazandığı zaferlerle Roma'nın sokaklarında konuşulan adam olmuştu. MÖ 60'da bu üç adam gayriresmî bir ittifak kurdu. Tarihçilerin Birinci Triumvirlik dediği bu anlaşma bir dostluk değil, bir güç dengesiydi. Pompeius'un askerî itibarı, Caesar'ın halk desteği ve Crassus'un parası bir araya gelince senatonun direnmesi zorlaştı.
MÖ 56'da üçlü, Kuzey İtalya'daki Lucca'da ittifaklarını yeniledi. Anlaşmaya göre Pompeius ve Crassus ertesi yıl birlikte konsül olacak, ardından her biri beş yıllığına büyük bir eyalet alacaktı. Pompeius'a İspanya düştü. Crassus ise Suriye'yi seçti. Seçim tesadüf değildi. Suriye, Roma'nın doğudaki en büyük rakibi Part İmparatorluğu'yla sınırdaydı. Fırat'ın ötesinde Mezopotamya'nın zengin şehirleri, onun da ötesinde efsanevi İran yaylası ve belki Hindistan uzanıyordu. Crassus artık 60 yaşına yaklaşmıştı. Hayatını parayla geçirmişti ve şimdi geride kalan tek eksiği tamamlamak istiyordu: Pompeius'unki, Caesar'ınki gibi büyük bir fetih ve gerçek bir zafer alayı.
Ama Roma'da herkes bu savaşı istemiyordu. Partlar Roma'ya savaş açmamıştı, aralarında bir anlaşma bile vardı. MÖ 55'in sonbaharında Crassus şehirden ayrılırken halk tribünü Gaius Ateius Capito şehir kapısında yolunu kesti. Bir mangalda ateş yaktı, üzerine buhur serpti ve eski, ürkütücü tanrıların adını anarak Crassus'a lanet okudu. Romalılar bu tür lanetlere ciddiyetle inanırdı. Crassus ise yürüdü. Önünde Brundisium limanı, Adriyatiğin kış dalgaları ve hayatının son yolculuğu vardı.
Crassus MÖ 54'te Suriye'ye vardığında hemen harekete geçti. Fırat'ı geçti, karşı yakadaki bazı Mezopotamya kasabalarını neredeyse direnişle karşılaşmadan ele geçirdi, oralara garnizonlar bıraktı. Sonra, birçok tarihçinin ilk büyük hatası saydığı bir karar verdi: Kışı geçirmek için Suriye'ye geri döndü. Antik yazarlara göre bu, düşmana hazırlanmak için koca bir yıl kazandırmak demekti.
O kış Crassus'un adamları savaştan çok para işiyle meşgul oldu. Suriye'nin şehirlerinden asker yerine para toplandı. Hierapolis'teki tanrıça tapınağının hazineleri tartıldı. Yahudi tarihçi Josephus'a göre Crassus, Kudüs'teki Tapınağın hazinesine de el koydu. Bütün bunlar Romalıların gözünde bile hoş karşılanmadı. Yine de o kış, Crassus'a moral veren bir gelişme de oldu: Oğlu Publius Crassus, Caesar'ın yanında Galya'da savaşmış, cesaretiyle ün kazanmış genç bir komutan olarak, yanında 1000 Galyalı süvariyle babasının ordusuna katıldı.
Bu sırada Partların tahtında İkinci Orodes oturuyordu. Kral, Roma'ya bir elçi heyeti gönderdi. Plutarkhos'un anlatımına göre elçiler, savaşın Roma halkının isteğiyle mi, yoksa yalnızca Crassus'un şahsi hırsıyla mı açıldığını sordular. Crassus cevabını Partların başkentlerinden Seleukeia'da vereceğini söyledi. Heyetin yaşlı üyesi Vagises bunun üzerine avucunu açıp gösterdi ve Crassus'un Seleukeia'yı görmeden önce o avucun içinde kıl biteceğini söyledi.
Bahar geldiğinde Crassus'un kuvvetleri hazırdı: 7 lejyon, yaklaşık 4000 süvari ve bir o kadar da hafif piyade. Bu, Roma ölçülerinde bile büyük bir orduydu. Tam bu noktada önemli bir müttefik ortaya çıktı. Ermenistan kralı İkinci Artavasdes kendi süvarileriyle Crassus'un kampına geldi. Önerisi açıktı: Romalılar Ermenistan'ın dağlık yolundan ilerlemeliydi. Orada Part atlıları rahat hareket edemez, ordu dost bir ülkede ikmal alabilirdi. Artavasdes buna ek olarak büyük bir süvari ve piyade desteği de vaat etti.
Crassus bu teklifi geri çevirdi. Mezopotamya'da garnizonlar bırakmıştı, onları yüzüstü bırakmak istemiyordu. Doğrudan güneydoğuya, Seleukeia'ya giden yolu seçti. Ordusu MÖ 53 baharında Fırat'ı Zeugma'da geçti. Bugün Gaziantep yakınlarında, mozaikleriyle ünlü bu antik kentin adı, Yunanca köprü ya da bağlantı anlamına geliyordu. Antik yazarlar bu geçiş sırasında kötü alametler olduğunu yazar: şimşek, gök gürültüsü, nehirde zorlanan bir at, yerinden zor kaldırılan bir sancak. Bunların ne kadarının sonradan, felaketin ardından eklendiğini bilemeyiz, ama ordunun tedirginliği gerçekti.
Crassus'un yanında soğukkanlı bir subay vardı: Quaestor Gaius Cassius Longinus. Cassius, ordunun Fırat'ı takip etmesini, böylece hem suya hem de nehirden gelecek ikmal gemilerine yakın kalmasını, kuşatılmaktan korunmasını önerdi. Bu mantıklı bir plandı. Ama tam o sırada ordunun yanına bir Arap şefi geldi. Plutarkhos ona Ariamnes der, Cassius Dio ise Osroene kralı Abgar'dan söz eder. Bu adam Romalılara Partların korkudan dağıldığını, hazinelerini toplayıp kaçtığını, acele edilirse onlara yetişileceğini anlattı. Nehirden uzaklaşıp çölün içinden kestirme bir yol göstereceğini söyledi.
Crassus ona inandı. Ordu nehirden ayrıldı ve önce yeşil, sonra giderek kurak, sonra kumlu ve ağaçsız bir ovaya girdi. Su azaldı, sıcak arttı. Ufukta düşman görünmüyordu. Ermenistan'dan kötü bir haber de geldi: Kral Orodes, ordusunun bir kısmıyla bizzat Ermenistan'a girmişti. Artavasdes artık Crassus'a asker gönderemeyeceğini, ülkesini korumak zorunda olduğunu bildirdi ve Crassus'a dağlara yönelmesini tekrar önerdi. Crassus öfkeyle cevap verdi, Ermeni kralını ihanetle suçladı ve yürümeye devam etti.
Romalıların bilmediği şey şuydu: Orodes kuvvetlerini bilinçli olarak ikiye bölmüştü. Kral piyadeleriyle Ermenistan'ı tutarken, Romalıların karşısına yalnızca süvarilerden oluşan bir ordu çıkarmıştı. Başında genç bir soylu vardı, ailesinin adıyla anılan ve tarihe Surena olarak geçen bir komutan. Surena henüz 30 yaşındaydı. Plutarkhos onu, yüzünü kadınlar gibi boyayan, uzun saçlı, zarif bir adam olarak anlatır ve hemen ardından boyunun ve cesaretinin herkesi geçtiğini ekler. Surena ailesi, Part krallarına taç giydirme hakkına sahip, son derece güçlü bir haneydi. Surena seferde kendi hizmetkârlarından ve bağımlılarından oluşan 10 bin atlıyla geliyordu.
Arap rehber bir gün bir bahaneyle ordudan ayrıldı ve geri dönmedi. Kısa bir süre sonra öncü birliklerden kaçabilen birkaç atlı, düşmanın büyük bir kuvvetle yaklaştığını haber verdi. Romalılar artık Fırat'tan çok uzaktaydı. Yakınlarındaki tek su, Belih Çayı denen küçük bir akarsuydu. En yakın kale şehri ise Karrhai, yani bugün Şanlıurfa'nın güneyindeki Harran'dı.
Crassus önce ordusunu düşman tarafından kuşatılmamak için geniş bir hat halinde açmayı düşündü. Sonra fikrini değiştirdi ve lejyonları içi boş, büyük bir kare halinde dizdi. Her kenarda kohortlar, aralarında süvari bölükleri, ortada ağırlıklar. Komutanlar askerlerin önce dinlenmesini, su içmesini, kamp kurmasını önerdi. Ama oğlu Publius'un hevesi ve kendi sabırsızlığıyla Crassus, askerlerin ayaküstü yiyip içmesine izin verdi ve ordu yürüyüşe devam etti.
Part ordusu ilk göründüğünde Romalıları şaşırtan şey, sayısının azlığıydı. Surena, ağır zırhlı süvarilerini öndeki birliklerin arkasına saklamış, zırhlarını da kumaş ve deriyle örttürmüştü. Sonra birden ovada bir ses yükseldi. Partlar savaşa borazanla değil, deriyle gerilmiş, kenarlarına çanlar asılmış büyük davullarla girerdi. Plutarkhos bu sesi vahşi hayvanların böğürmesine ve gök gürültüsüne benzetir. Davullar susmadan Part süvarileri örtülerini attı. Güneşin altında baştan ayağa demir ve tunç zırh içindeki atlılar parladı. Bunlar katafraktlardı: hem atı hem süvarisi zırhlı, uzun ve ağır mızraklarla donatılmış savaşçılar. Surena'nın ordusunda bunlardan yaklaşık 1000 kişi vardı.
Surena önce mızraklı süvarilerle bir hücum denedi. Ama Roma karesinin sıkı kalkan duvarını görünce saldırıyı yarıda kesti. Asıl silahını sahneye çıkardı: atlı okçuları. Hafif süvariler karenin etrafında dönmeye başladı ve ok yağdırmaya koyuldu. Partların kullandığı bileşik yaylar, katmanlı ahşap, boynuz ve sinirden yapılmıştı. Oklar Romalıların kalkanlarını, zırhlarını delip geçiyordu. Lejyonerler sıkışık düzende durdukları için atılan hemen her ok birine isabet ediyordu.
Romalıların hafif piyadeleri karşılık vermek için ileri çıktı, ama oklar onları geri püskürttü. Lejyonerler kalkanlarını birleştirip yaklaşmaya çalıştığında Part atlıları geri çekiliyor, çekilirken de dönüp ok atmaya devam ediyordu. Atın sırtında geriye doğru dönerek atılan bu oklar, sonraki yüzyıllarda Batı dillerinde "Part atışı" diye anılacaktı. Lejyonerler için bu bir kâbustu: Yerinde dursalar vuruluyorlardı, ilerleseler de.
Romalılar başta bir umuda tutundu. Bu kadar ok atan bir düşmanın er geç okunun biteceğini düşünüyorlardı. Ama bir süre sonra arkadaki manzarayı gördüler. Surena'nın ordusunda yaklaşık 1000 deve vardı ve bunlar sırtlarında ok yükleriyle cephenin gerisinde bekliyordu. Atlı okçular sadağı boşalınca develere gidiyor, yeniden doluyor ve döndükleri yerden atışa devam ediyordu. Romalıların savaş boyunca güvendiği tek şey de böylece ellerinden alınmış oldu.
Crassus, kuşatılmak üzere olduğunu görünce oğluna haber yolladı. Publius'un bir hücumla düşmanı geri itmesi gerekiyordu. Genç komutan 1300 süvari, bunların 1000'i Galya'dan getirdiği atlılar, 500 okçu ve 8 kohort piyadeyle ileri atıldı. Karşısındaki Part atlıları geri çekildi. Publius peşlerine düştü, düşmanın kaçtığını sanıyordu. Ama Partlar onu ana ordudan yeterince uzaklaştırınca durdu, döndü ve birliğini çepeçevre sardı. Toz bulutunun içinde Romalılar ne düşmanı görebiliyor ne de birbirlerini.
Galyalı atlılar burada olağanüstü bir cesaret gösterdi. Hafif mızrakları katafraktların zırhına işlemiyordu. Bunun üzerine Part mızraklarına sarılıp ağır zırhlı süvarileri attan çekmeye çalıştılar. Bazıları atından inip katafraktların atlarının altına süzüldü ve hayvanların korunmasız karınlarına bıçak sapladı. Ama sıcak, susuzluk ve sayısız ok onları da tüketti. Publius ağır yaralandı. Plutarkhos'a göre yanındaki iki Yunanlı ona yakındaki bir kasabaya kaçmasını önerdiğinde Publius, kendisi için ölen adamları terk etmeyeceğini söyledi. Ok yarası yüzünden kalkanını tutamayan elini uzatarak silahtarına kendisini öldürmesini emretti. Birliğinden geriye pek az kişi sağ kaldı.
Bu sırada Crassus oğlunun düşmanı püskürttüğü haberini almış, rahatlamıştı. Hatta oğlunu desteklemek için ordusunu biraz ilerletti. Tam o sırada Part atlıları davul sesleriyle geri döndü. En öndeki atlının mızrağının ucunda bir baş vardı. Partlar onu Roma saflarının önünde gezdirdi ve Crassus'a bu soylu, cesur genç adamın babasının kim olduğunu sordu. Romalılar Publius'un başını tanıdı.
Plutarkhos'a göre Crassus bu anda çökmedi. Saflar arasında dolaşıp askerlerine bu acının yalnızca kendisine ait olduğunu, Roma'nın şanının ise yenilmemiş olarak hâlâ onların elinde durduğunu söyledi. Ama askerlerin gözündeki son umut da kaybolmuştu. Ok yağmuru akşama kadar sürdü. Katafraktlar zaman zaman hücum ederek karenin köşelerini zorladı. Gün batarken Partlar geri çekildi. Atlı göçebe orduları geceleri savaşmayı sevmezdi ve Surena, Crassus'a oğlunun yasını tutması için bir gece bağışladığını söyletti.
O gece, Karrhai ovasında Roma ordusunun moral yapısı dağıldı. Crassus kendini pelerinine sarmış, yere uzanmıştı. Emir veremeyecek durumdaydı. Subayları Octavius ve Cassius bir savaş meclisi topladı ve geri çekilme kararı aldı. Ordu karanlıkta, sessizce Karrhai'ye doğru yürüyecekti. Bu kararın bedeli ağırdı: Yürüyemeyecek kadar ağır yaralı olan yaklaşık 4000 asker geride bırakıldı. Arkadaşlarının kendilerini terk ettiğini anlayan yaralıların feryatları gece boyunca ovada yankılandı. Ertesi sabah Partlar kampa girdi ve geride kalanların hepsini öldürdü.
Geri çekilen ordudan önce bir süvari subayı, Egnatius, 300 atlıyla Karrhai'ye vardı. Surlardaki nöbetçilere Crassus'un büyük bir savaş verdiğini bağırdı, ardından kimseye bir şey açıklamadan Fırat'taki Zeugma'ya doğru dörtnala uzaklaştı. Karrhai'deki Roma komutanı Coponius, bu tuhaf haberden kötü bir şey olduğunu sezdi, askerlerini çıkardı ve kaçan orduyu şehre topladı.
Ama Karrhai bir sığınak değil, bir tuzaktı. Şehrin yeterli yiyeceği yoktu, uzun bir kuşatmaya dayanamazdı. Romalılar bir sonraki gece şehri terk edip kuzeydeki dağlara, Ermenistan'a doğru kaçmaya karar verdi. Orada Part süvarileri onları kovalayamazdı. Bu kez de bir rehbere ihtiyaç vardı ve Crassus, Andromakhos adında bir yerliye güvendi. Plutarkhos'a göre bu adam gizlice Partlarla anlaşmıştı. Orduyu gece boyunca bataklıklara, hendeklerle bölünmüş araziye, kıvrılıp dönen yollara soktu. Sabah olduğunda Romalılar hâlâ ovadaydı.
Bu karışıklık içinde Roma ordusu parçalandı. Cassius rehbere güvenmedi. 500 atlıyla ayrılıp Suriye'ye doğru geri kaçtı ve kurtuldu. Octavius ise dağlık bir bölgeye ulaşabildi, 5 bin kadar askerle güvenli bir tepeye çıktı. Crassus'un kendi grubu ise ova ile tepeler arasında, düşmanın yetişebileceği bir yerde kalmıştı. Octavius bunu görünce askerleriyle aşağı indi ve komutanını tepedeki güvenli mevziye çekti.
Surena, Romalıların artık dağların arasına girmek üzere olduğunu ve onları orada yok edemeyeceğini anladı. Bu yüzden silah yerine sözü seçti. Birkaç Romalı esiri serbest bıraktı, onlara Part kralının barış istediğini, Crassus'la görüşmeye hazır olduğunu söyletti. Ardından kendisi de yanında soylularla, yayını gevşetmiş, elini uzatmış halde tepenin eteğine geldi ve Crassus'u konuşmaya çağırdı.
Crassus bu teklife güvenmedi. Partların bir gün önce kendilerini nasıl ok yağmuruna tuttuğunu, sonra birden nasıl dostça davranmaya başladığını tartıyordu. Ama askerleri artık onun sözünü dinlemiyordu. Bitkin, susuz ve korkmuş lejyonerler, Crassus'un kendilerini ölüme götürdüğünü söylüyor, Partlarla görüşmeye gitmesi için bağırıyor, hatta onu tehdit ediyordu. Plutarkhos'a göre Crassus önce onları ikna etmeye çalıştı, sonra boyun eğdi. Yanındakilere, kendisi öldükten sonra herkese Crassus'un kendi askerlerince değil, düşmanın hilesiyle öldüğünü anlatmalarını söyledi.
Crassus tepeden yürüyerek indi. Octavius ve birkaç subay yanında yürüdü. Surena onu atına bindirmek istedi ve bir at getirildi. Barış antlaşmasının imzalanacağı yere birlikte gidecekleri söylendi. Ama Partların Crassus'u at sırtında götürmeye çalışması Romalılarda şüphe uyandırdı. Octavius atın dizginini yakaladı. Bir arbede çıktı, kılıçlar çekildi. Octavius bir Part atlısını öldürdü, kendisi de öldürüldü. Kargaşada Crassus da yere düştü ve orada hayatını kaybetti. Plutarkhos onu öldüren kişinin Pomaxathres adında bir Part askeri olduğunu yazar, ama olayların tam olarak nasıl geliştiğini kesin olarak bilmiyoruz. Bazı Romalılar sonradan Partların baştan beri bir ihanet planladığını düşündü. Bazı modern tarihçiler ise, gerginlik içinde patlak veren bir yanlış anlamanın sonucu olduğunu düşünür.
Antik yazarların aktardığı rakamlara göre Crassus'un ordusundan 20 bin kişi öldü, 10 bin kişi esir düştü. Geri kalanların bir kısmı küçük gruplar halinde dağlardan geçerek Suriye'ye ulaştı. Roma'nın Fırat ötesine taşıdığı ordunun yarısından fazlası yok olmuştu.
Crassus'un başı ve sağ eli Kral Orodes'e gönderildi. Kral o sırada Ermenistan'daydı. Orodes ile Ermeni kralı Artavasdes, Romalılara verilen desteğin bitmesiyle barışmış ve bu barışı bir düğünle mühürlemişti: Orodes'in oğlu Pakoros, Artavasdes'in kız kardeşiyle evleniyordu. Ermeni başkenti Artaşat'taki düğün şenliklerinde Yunan tiyatrosu sahneleniyordu. Part ve Ermeni sarayları Yunan kültürüne hayrandı. O akşam sahnede Euripides'in Bakkhalar oyunu vardı. Oyunun sonunda tanrı Dionysos'un çılgınlığına kapılan bir anne, kendi oğlunu parçalar ve onun başını av ganimeti sanarak sahneye taşır.
Plutarkhos'a göre Crassus'un başı tam bu sırada salona getirildi. Trallesli oyuncu Jason, sahnede kullanılan sahte başı bir kenara attı ve Crassus'un başını alarak oyunun sözlerini onunla birlikte söyledi. Salon alkışlarla inledi. Bu kadarla da kalmadı. Pomaxathres ayağa fırlayıp başı oyuncunun elinden aldı ve Crassus'u öldüren kişinin kendisi olduğunu, ödülün kendisine ait olduğunu söyledi. Altın için doğuya gelen bir adamın sonu, Yunan tragedyasının sahnesinde, kendi ölümünden birkaç gün sonra oynanan bir oyunda yazılmıştı. Cassius Dio ise başka bir rivayet aktarır: Partların, servet tutkusuyla anılan bu adamın ağzına erimiş altın döktüğünü söyler. Dio bunu kesin bilgi olarak değil, anlatılanlardan biri olarak verir.
Karrhai'nin galibi Surena için zafer kısa sürdü. Seleukeia'da Roma'yla alay eden bir tören düzenledi. Plutarkhos'a göre Crassus'a benzeyen Gaius Paccianus adında bir esire kadın elbisesi giydirildi, atın üstüne bindirildi, önüne Roma memurlarının alameti olan değnek demetleri taşındı. Bu, Roma zafer alaylarının bir parodisiydi. Ama gerçek tehlike Romalılardan değil, Part sarayının içinden geldi. Kral Orodes, bu kadar büyük bir zafer kazanan, kendi ordusu ve ailesiyle neredeyse krala eşit bir güce sahip olan genç komutanı kıskanmaya başladı. Karrhai'den kısa bir süre sonra Surena öldürüldü. Tarihin en etkileyici zaferlerinden birini kazanmış olan adamın hayatı, bir yıl bile sürmeyen bir şöhretin ardından sona erdi.
Roma için Karrhai'nin en ağır sonucu sahada değil, Roma'nın kendi içinde yaşandı. Triumvirlik bir denge üzerine kuruluydu ve bu denge iki adamla değil, üç adamla ayakta duruyordu. Crassus'un ölümüyle Pompeius ile Caesar karşı karşıya kaldı. Aralarında köprü olabilecek son bağ da Caesar'ın kızı ve Pompeius'un karısı Julia'nın bir yıl önce ölümüyle kopmuştu. MÖ 49'da Caesar Rubicon'u geçti ve Roma bir iç savaşa sürüklendi. Elbette bu savaşın pek çok nedeni vardı, ama tarihçiler Karrhai'nin, cumhuriyetin çöküşünü hızlandıran halkalardan biri olduğunu sıklıkla vurgular.
Karrhai'den sağ kurtulan Cassius da bu hikâyede ilginç bir yere sahiptir. Suriye'ye kaçtıktan sonra eyaletin savunmasını üstlendi ve MÖ 51'de sınırı aşan Part kuvvetlerini Antakya yakınlarında geri püskürttü. Yıllar sonra MÖ 44'te Caesar'ı öldüren suikastçıların önde gelenlerinden biri olacaktı. Caesar ise öldürüldüğü sırada tam da Partlara karşı büyük bir sefer hazırlığındaydı. Roma'nın Doğu'daki öç arayışı, Roma'nın kendi içindeki hesaplaşmayla birbirine düğümlenmişti.
Caesar'dan sonra Doğu'yu üstlenen Marcus Antonius MÖ 36'da Partlara karşı büyük bir sefer açtı. Bu kez Ermenistan üzerinden ilerledi, yani bir zamanlar Crassus'a önerilen yoldan. Ama sonuç yine felaket oldu. Kuşatma makineleri yok edildi, geri çekilme sırasında binlerce asker kaybedildi. Roma, Part süvarisine karşı açık sahada nasıl kazanacağını hâlâ bulamamıştı.
Bütün bu yıllar boyunca Romalıları en çok yaralayan şey ölüler değil, kayıp sancaklardı. Bir Roma lejyonunun kalbi, gümüşten ya da altından yapılmış kartallı sancağıydı. Kartal sancak, lejyonun ruhu sayılırdı. Kamp içinde küçük bir tapınakta korunur, kaybedilmesi en büyük utanç olarak görülürdü. Karrhai'de Crassus'un lejyonlarının kartalları Partların eline geçmişti, sonra Antonius'un seferinde de sancaklar kaybedilmişti. Romalı şairler bu utancı yıllarca dile getirdi. Horatius, Crassus'un askerlerinin düşman ülkesinde barbar kadınlarla evlenip yaşlandıklarını, Roma'yı unuttuklarını hayal eden acı dizeler yazdı.
Peki o 10 bin esire ne oldu? Romalı yazar Yaşlı Plinius'a göre esirler Part İmparatorluğu'nun ta doğu ucuna, Margiana'ya, yani bugün Türkmenistan'daki Merv şehrinin bulunduğu bölgeye yerleştirildi. Görevleri muhtemelen imparatorluğun doğu sınırını Orta Asya'daki göçebe kavimlere karşı korumaktı. Böylece Akdeniz'in askerleri dünyanın tamamen başka bir köşesinde, Karakum Çölü'nün kenarında, başka bir imparatorluğun sınır muhafızı olarak yaşadı.
Bu kayıp askerlerin hikâyesi yirminci yüzyılda beklenmedik bir yere uzandı. Amerikalı Sinolog Homer Dubs, Çin kaynaklarında MÖ 36'da Hunlara karşı yapılan bir savaşta, kalkanlarını balık pulu gibi birleştiren askerlerden söz edilmesini Roma'nın kaplumbağa düzenine benzetti. Bu askerlerin Karrhai esirlerinin torunları olabileceğini, Çin'in Gansu bölgesindeki Liqian kasabasının onların yerleşimi olabileceğini öne sürdü. Bu fikir romantik bir efsane olarak geniş ilgi gördü, kasabada sarışın ya da açık gözlü insanlar olduğu üzerine haberler yapıldı. Ancak bugüne kadar kesin bir arkeolojik kanıt bulunamadı. Sonradan yapılan genetik araştırmalar da bölge halkının Roma kökenli olduğunu desteklemedi. Bugün tarihçilerin çoğu bu hikâyeyi kanıtlanmamış bir varsayım olarak görüyor.
Karrhai'nin asıl kapanışı ise bir savaşla değil, bir pazarlıkla geldi. Roma artık bir cumhuriyet değildi. Caesar'ın evlatlığı Octavianus, Antonius'u yenip tek başına güç sahibi olmuş, Augustus unvanını almıştı. Augustus, Partlara karşı yeni bir sefer açmak yerine onların iç sorunlarını kullanmayı seçti. Part tahtında artık Kral Dördüncü Fraates oturuyordu ve tahtı rakipler tarafından tehdit ediliyordu. Augustus, Fraates'in rakiplerinden birini ve kralın Roma'nın elinde bulunan bir oğlunu pazarlıkta koz olarak kullandı. Bir yandan Ermenistan'a ordu gönderip güç gösterdi, bir yandan masada oturdu.
MÖ 20'de, yani Karrhai'den 33 yıl sonra, Dördüncü Fraates Crassus'un ve Antonius'un kaybettiği sancakları ve hâlâ hayatta olan Romalı esirleri geri verdi. Sancakları Augustus'un adına teslim alan kişi, genç Tiberius'tu, ilerde imparator olacak olan. Tek bir kılıç çekilmeden, tek bir ok atılmadan Roma'nın en büyük utancı silinmişti.
Augustus bu diplomatik başarıyı askerî bir zafer gibi kutladı ve bunu Roma'nın her yerine işledi. Basılan sikkelerde diz çökmüş bir Part'ın bir sancağı uzattığı resmedildi. Roma'nın kuzeyindeki Prima Porta'da, Augustus'un karısı Livia'ya ait villada bulunan ünlü mermer heykelinde, imparatorun göğüs zırhının tam ortasında aynı sahne vardı: Bir Part, kartallı bir sancağı bir Romalıya teslim ediyordu. Augustus, Roma'nın merkezinde inşa ettirdiği Mars Ultor Tapınağı'nda, yani İntikamcı Mars Tapınağı'nda bu sancakları sergiledi. Augustus ölmeden önce hayatını anlattığı ve Roma'nın her köşesine kopyalarını diktirdiği Res Gestae, yani Yaptıklarım yazıtında da bu olaya özel bir yer verdi: Partları, Roma ordularının ganimetlerini ve sancaklarını geri vermeye, Roma halkının dostluğunu dilemeye zorladığını yazdı.
Bu, Augustus'un tarzıydı. Bir öç savaşının yerine, kanıtlanması zor ama gösterilmesi kolay bir zafer kazanmıştı. Crassus'un altınla, ordularla ve bir sefer hırsıyla elde edemediği şeyi, Augustus sabırla ve bir müzakere masasında elde etti. Belki de Karrhai'nin en önemli dersi buydu: Fırat'ın ötesindeki dünya, yalnızca kılıçla fethedilebilecek bir ganimet değildi. Roma ile Partlar ve ardından gelen Sasaniler arasında Fırat, yüzyıllar boyunca iki büyük gücü ayıran, zaman zaman aşılan ama hiçbir zaman tamamen silinmeyen bir sınır olarak kaldı.
Bugün Harran'a gidenler, toprak kubbeli evlerin arasında, antik şehrin yıkılmış surlarını ve ünlü kulenin kalıntılarını görür. Ovada artık lejyonların izine rastlanmaz. Ama burası, dünyanın en zengin adamlarından birinin, hiçbir hazinenin satın alamayacağı bir zaferin peşinde her şeyini kaybettiği yerdir. Kayıp kartallar Roma'ya döndü, ama onları taşıyan adamların büyük kısmı bu ovada ya da dünyanın öbür ucunda, kimsenin adını hatırlamadığı bir sınır kalesinde kaldı.
Nöron History'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.