2026-09-02 · 12 dk
Geri getirilmesi imkânsız bir yatırımın (para, zaman, emek) bugünkü kararları esir almasını — batık maliyet yanılgısını — anlatır; zihnin buraya
batık maliyetkarar vermebilişsel önyargıvazgeçmekpsikolojiFilmin kötü olduğunu yirminci dakikada anladın, ama koltuktan kalkmadın. Çünkü bileti çoktan ödemiştin — oysa o para, sen ne yaparsan yap geri gelmeyecek. Zihnimizin geçmişe ödediği faturayı geleceğe taşıma huyu, hayatımızın en pahalı kararlarını sessizce bizim yerimize veriyor.
Kırkıncı dakikadasın. Film kötü. Bunu tahmin etmiyorsun, biliyorsun. Diyaloglar tahtadan, oyuncular birbirine değil kameraya oynuyor, olay örgüsü daha ilk yarım saatte kendi kendine düğüm atmış ve çözemiyor. Uzaktan kumanda elinin on santim ötesinde duruyor. Kapatabilirsin. Kapatmıyorsun. Üstelik kapatmadığın için kendine biraz kızarak, biraz da açıklayamadığın bir inatla, sonuna kadar izliyorsun. İki saat sonra jenerik akarken hissettiğin şey keyif değil, tuhaf bir mahcubiyet oluyor: iyi ki bitti, ama neden bitmesini bekledim?
Bunun cevabı zevkinde değil. Aritmetiğinde. Çünkü o kırkıncı dakikada kafanın içinde çalışan hesap makinesi şunu söylüyor: bu kadarını izledim, şimdi bıraksam boşa gitmiş olur. Cümlenin kendisi bu kadar masum görünüyor, oysa içinde küçük bir mantık hatası saklı. Zaten harcadığın kırk dakika, ne yaparsan yap harcanmış durumda. Kapatsan da geri gelmiyor, izlemeye devam etsen de geri gelmiyor. O kırk dakika artık bir seçenek değil, bir geçmiş. Ama zihin onu hâlâ masanın üstünde duran, kurtarılabilecek bir varlık gibi görüyor. Karar bilimcilerin batık maliyet dediği şey tam olarak bu: geri alınamayacak bir harcamanın, geleceğe dair kararını hâlâ yönetmesi.
Bunun ne kadar güçlü çalıştığını en zarif gösteren çalışmalardan biri 1985'te yayımlandı. Hal Arkes ve Catherine Blumer, Ohio Üniversitesi Tiyatrosu'nun gişesiyle anlaşıp sezonluk abonelik alan seyircilere üç farklı fiyat uyguladılar. Yaklaşık üçte biri tam fiyat olan 15 doları ödedi, üçte biri 13 dolara, üçte biri 8 dolara aldı. İndirim gişede, hiçbir gerekçe gösterilmeden, rastgele veriliyordu; yani ucuza alanla pahalıya alan arasında tiyatro sevgisi bakımından bir fark yoktu. Farkı sonradan yarattı: sezonun ilk yarısında tam fiyat ödeyenler ortalama 4,11 oyuna gitti, indirimli alanlar 3,3 civarında kaldı. Aynı koltuklar, aynı oyunlar, aynı insanlar. Tek değişen, cebinden çıkmış olan paranın büyüklüğüydü. Daha çok ödeyen daha çok gitti, çünkü gitmediğinde daha çok şey "boşa gidecekti".
Aynı araştırmacıların insanlara sorduğu şu senaryo da meselenin çıplak hâli. Diyelim ki 100 dolara bir kayak gezisi bileti aldın. Sonra 50 dolara ikinci bir kayak gezisi bileti aldın ve bu ikincisinden daha çok keyif alacağını düşünüyorsun. Sonra fark ediyorsun ki tarihler çakışıyor, biletlerin hiçbiri iade edilemiyor, satılamıyor. Hangisine gideceksin? Katılımcıların yüzde 54'ü pahalı olanı seçti. Yani daha az eğleneceklerini bildikleri geziyi. Buradaki incelik şu: 100 dolar da 50 dolar da her hâlükârda gitmiş durumda. Hangi geziye gidersen git o para geri gelmiyor. Elinde kalan tek gerçek soru "hangi hafta sonu daha güzel geçecek" sorusu. Ama insanların yarısından fazlası bu soruyu değil, "hangi bileti ziyan etmeyeyim" sorusunu cevapladı.
Peki neden? Çünkü bırakmak, kaybı resmîleştiriyor. Daniel Kahneman ve Amos Tversky'nin ortaya koyduğu ve sonradan sayısız kez doğrulanan basit bir asimetri var: aynı büyüklükteki bir kayıp, bir kazancın verdiği sevinçten daha fazla acıtıyor. Kötü filmi izlemeye devam ettiğin sürece o kırk dakika hâlâ belirsiz bölgede duruyor. Henüz kayıp değil, "bakalım"da. Kapattığın anda ise defter kapanıyor ve kaleme kesin bir rakam yazılıyor: kırk dakika, karşılığı yok. Zihin bu kesinlikten kaçıyor. Belirsiz bir zarar, kesin bir zarardan hep daha katlanılır geliyor. Bu yüzden devam etmek aslında bir umut satın alma işlemi: bitirirsem belki hikâye toparlanır, belki final her şeyi yerli yerine oturtur, belki de sonunda "iyi ki izlemişim" derim.
Ve tam burada film, diğer bütün kötü yatırımlardan daha sinsi bir avantaja sahip. Çünkü hikâye denen şeyin biçimi zaten bir vaattir. Anlatı, anlamın sonda verileceğini söyleyerek başlar. Bozuk bir çamaşır makinesi sana "son on dakikada her şey açıklanacak" demez; film der. O yüzden kötü bir filmi izlerken sadece harcadığın zamanı korumuyorsun, geçmişe dönük bir kurtarma operasyonu bekliyorsun: iyi bir final, geride bıraktığın doksan sıkıcı dakikayı da geriye dönük olarak anlamlı kılabilir. Bu his tamamen uydurma değil, gerçekten öyle çalışan filmler var. Ama olasılığı, o kırkıncı dakikada elindeki kanıtın gösterdiğinden çok daha yüksek tahmin ediyorsun.
Bu davranışın büyük ölçekli hâline davranış bilimciler zaman zaman Concorde yanılgısı adını verir; İngiltere ile Fransa, ortak yaptıkları süpersonik yolcu uçağının ticari olarak kendini kurtarmayacağı yıllar önce anlaşılmış olmasına rağmen projeyi sonuna kadar götürmüştü. Milyarlarca liralık bir devlet projesiyle salondaki koltuğun arasında ölçek farkı var, mantık farkı yok. İkisinde de aynı cümle kuruluyor: buraya kadar geldik.
Şimdi asıl ilginç kısım. Bu eğilim insana özgü bir aptallık değil. 2018'de Minnesota Üniversitesi'nden Brian Sweis ve ekibi, Science dergisinde yayımlanan bir çalışmada aynı davranışı üç türde birden ölçtü. Farelerle sıçanlar için Restaurant Row, yani Lokanta Sokağı adı verilen bir düzenek kurdular: her köşesinde farklı bir lezzette yem veren, dört odalı bir labirent. Hayvan bir odaya giriyor, orada bir bekleme süresi ile karşılaşıyor ve karar veriyor; beklerse yemi alıyor, ama gün içindeki toplam zaman bütçesinden harcıyor. İnsanlara da bilgisayar başında benzeri bir görev verildi: kısa videolar için beklemek ya da vazgeçip diğerine geçmek. Sonuç üç türde de aynı çıktı. Bekleme alanında ne kadar çok zaman geçirmişlerse, sonuna kadar dayanma ihtimalleri o kadar artıyordu. Yani fare de, sıçan da, insan da, harcadığı zamanı geri kazanılabilir bir şey sanıyordu.
Bu bulgunun rahatlatıcı tarafı şu: kötü filmi bitirmek karakter zayıflığı değil, çok eski bir karar mekanizmasının yan etkisi. Ama aynı çalışmanın ikinci bulgusu, rahatlamaktan daha kıymetli bir şey veriyor: bir alet. Araştırmacılar, harcanan zamanın etkisinin ancak karar verildikten sonra başladığını gördüler. Hayvan da insan da, "gireyim mi girmeyeyim mi" diye düşünürken geçirdiği zamanı hesaba katmıyordu. Batık maliyet, kararsızlık anında değil, bağlanma anından sonra devreye giriyordu.
Bunun pratik karşılığı çok net. Eğer eğilim ancak bağlandıktan sonra çalışıyorsa, panzehir de filmin ortasında kendine yapay bir "henüz bağlanmadım" anı yaratmaktır. Ve bu, tek bir soruyla yapılıyor: bugün sıfırdan başlasam, yine girer miydim?
Bunu somutlaştır. Kırkıncı dakikadasın. Şu an biri sana gelip elindeki her şeyi sıfırlasa ve dese ki, "sana bu filmin son bir saatini bedava veriyorum, geçmişin yok, borcun yok, izlemek ister misin?" Cevabın hayırsa, cevabın hayır. Çünkü gerçekte de öyle. Kırk dakika ne yaparsan yap gitti. Elinde kalan tek şey, önündeki bir saat. Ve önündeki bir saatin nasıl geçeceğini tayin eden şey, geride bıraktığın kırk dakikanın büyüklüğü değil.
Aynı soruyu farklı kılıklarda sormak da işe yarıyor. Bir arkadaşın seni arasa ve tam bu noktada aynı durumu anlatsa, ona ne derdin? İnsan başkasının defterine bakarken batık maliyeti çok daha rahat görüyor; kendi defterinde göremiyor. Ya da şöyle: önümdeki bu bir saati bir arkadaşım benden istese, ona seve seve verir miydim? Verirsen, filme vermenin de bir bedeli var demektir.
En önemlisi de şu cümleyi değiştirmek. "Bırakırsam harcadığım boşa gider" cümlesi yanlış kurulmuş. Doğrusu şu: bırakırsam harcamayı durdururum. Vazgeçmek, ödediğini çöpe atmak değil; ödemeye devam etmeyi reddetmek. Zaten çöpe giden kısım her iki senaryoda da aynı.
Bu aletin iki dürüst istisnası var, çünkü her vazgeçiş akıllıca değil. Birincisi, başkasına verilmiş sözler batık maliyet değildir. Bir arkadaşınla birlikte izlemeye başladıysan, sözünü tutmanın geleceğe dönük gerçek bir değeri vardır; orada hesabın içine giren şey geçmiş değil, ilişkinin kendisi. İkincisi, bazı şeyler gerçekten geç açılır. Güvendiğin biri sana son perdenin her şeyi değiştirdiğini söylüyorsa, bu geçmiş maliyet değil, gelecek bilgisidir ve karara girmesi meşrudur. Ayrım basit: kararını geçmişte ödediğin şey mi belirliyor, yoksa önünde duran şeyden makul olarak beklediğin şey mi?
Ve işte kötü filmin asıl değeri burada ortaya çıkıyor. Çünkü bu hesap, bir filmden çok daha pahalı yerlerde de aynı biçimde çalışıyor. Sevmediğin bölümde geçen yedi yıl. Yarıladığın ama artık istemediğin bir eğitim. Uzun zamandır kimseyi mutlu etmeyen bir ilişki. Batmakta olan ama "bu kadar emek verdik" denen bir iş. Bu kararların hepsinde aynı cümle kuruluyor, sadece defterdeki rakam dakikalarla değil yıllarla yazılıyor. Ve rakam büyüdükçe soruyu sormak zorlaşıyor, çünkü kayıp da o oranda büyük görünüyor.
O yüzden kötü film ucuz bir antrenman salonu. Orada yanılmanın bedeli elli dakika. Aynı refleksi, bedeli elli dakika olan yerde kurabilirsen, bedeli beş yıl olan yerde de elinde hazır duruyor. Bugün sıfırdan başlasam yine girer miydim sorusunu sormaya alışmış bir zihin, o soruyu sormanın ihanet olmadığını da öğrenmiş oluyor.
Bir de şunu eklemek gerekiyor. Yarım bırakmak bazı insanlar için sadece can sıkıcı değil, gerçekten sıkıntı verici bir şeydir; bitirilmemiş bir işin yarattığı huzursuzluk günlük hayatı zorlayacak boyuta gelebilir. Ya da vazgeçilemeyen şey bir film değil, insana zarar veren bir ilişki, bir bağımlılık olabilir. Böyle durumlarda çözüm daha keskin bir soru değil, alanında yetkin bir uzmanla konuşmaktır; kırk dakikalık bir filmin mantığıyla yılların ağırlığı aynı terazide tartılmaz.
Ama sıradan bir akşamda, sıradan bir kötü filmin ortasında, elini uzaktan kumandaya götürürken hatırlaman gereken tek şey var. O koltukta oturduğun süre boyunca aslında hiçbir zaman "bu filmi bitirmeli miyim" sorusunu cevaplamıyorsun. Cevapladığın soru her zaman şu: önümdeki saati nereye vereceğim? Ve o saat, tam da o an, hâlâ tamamen senin.
Nöron Psikoloji'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.