← Nöron Psikoloji

Uçaktan Korkup Arabaya Binmek: Zihnin Risk Hatası

2026-10-07 · 11 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Zihnin bir olayın olasılığını istatistiğe değil, akla ne kadar çabuk ve canlı geldiğine bakarak tahmin etmesini (ulaşılabilirlik kestirmesi) anlatır; 11 Eylül'ün ardından uçaktan korkup direksiyona geçen insanların daha büyük bir riske koşmasından yola çıkarak, haber akışının ve canlı hikâyelerin korkularımızı gerçek tehlikeden kopardığını ve tahmini sıklığa geri bağlamanın nasıl yapılacağını gösterir.

bilişsel önyargırisk algısıkaygıkarar vermehaber

Bölüm metni

11 Eylül'den sonra binlerce insan uçmaktan vazgeçip arabaya bindi — ve sonraki bir yılın trafik ölümleri beklenenin belirgin biçimde üstüne çıktı. Korktukları şeyden kaçarken daha tehlikeli olana koştular. Çünkü zihin olasılığı hesaplamıyor; akla ilk hangi görüntü geliyorsa onu "sık" sanıyor.

Bir havalimanı terminalinde, kapı önündeki sıraya bakan bir adam düşün. Elinde biniş kartı var, cebinde telefonu, telefonunda da üç gün önce izlediği o görüntüler. Metal yığını, duman, kameraya yakalanmış bir kuyruk parçası. Sıraya bir kez daha bakıyor, sonra bilet gişesine yöneliyor, uçuşunu iptal ediyor ve otoparka iniyor. Arabasına biniyor. 900 kilometre yol var, kahve molalarıyla on bir saat sürecek, ama içi rahat. Kendini güvende tutmak için akıllı bir karar verdiğini düşünüyor. Oysa az önce, istatistiksel olarak, ölme ihtimalini birkaç kat artıran bir tercih yaptı.

Bu adamın yaptığı şey aptallık değil. Dikkatsizlik de değil. Zihnin en eski, en hızlı, çoğu zaman da en işe yarar kestirmelerinden birinin ters teptiği bir an. Psikolojide bu kestirmenin adı var: ulaşılabilirlik yanlılığı. Amos Tversky ile Daniel Kahneman 1973'te bu fikri çok basit bir cümleyle özetledi. İnsan bir şeyin ne kadar sık olduğunu hesaplamaya kalkmaz; o şeyin aklına ne kadar kolay geldiğine bakar ve kolaylığı sıklığın yerine koyar.

Bunun neden mantıklı olduğunu görmek kolay. Hafıza rastgele doldurulmuş bir çuval değil. Sık karşılaştığın şeyler hafızada daha çok iz bırakır, daha çok iz bırakan şeyler daha çabuk geri gelir. Yani akla gelme hızı, çoğu durumda gerçek sıklığın iyi bir tahmincisidir. Atalarımız için bu kusursuz çalıştı. Bu derede üç kez yılan gördüysen, dere aklına yılanla birlikte gelir ve o çağrışım seni korur. Zihin, istatistik hesaplamak için değil, hayatta kalmak için tasarlanmış bir makineyle çalışıyor ve bu makine kolaylığı veri sanıyor.

Tversky ile Kahneman bu kestirmenin nerede çatladığını göstermek için neredeyse şakaya benzeyen deneyler kurdular. İnsanlara sordular: İngilizcede R harfiyle başlayan kelimeler mi daha çok, üçüncü harfi R olan kelimeler mi? Kahır kahır çoğunluk "R ile başlayanlar" dedi. Yanlış cevap. Ama cevabın yanlışlığından önemlisi, insanların o cevaba nasıl vardığı. Zihnin kelimeleri baş harfe göre dizilmiş bir sözlük gibi tutması, R ile başlayan kelimeleri saniyeler içinde sıralamanı sağlıyor: river, road, rain. Üçüncü harfi R olan kelimeleri aramaya kalkınca makine tutukluyor. Arama kolay olduğu için o kategori kalabalık görünüyor. Oysa ölçülen şey kelime sayısı değil, hatırlama kolaylığıydı.

Aynı iki araştırmacı insanlara ünlü isimlerle doldurulmuş listeler okudu. Bir listede tanınmış kadınlar ve daha az bilinen erkekler vardı, diğerinde tam tersi. Sonra sordular: Hangi cinsiyetten daha çok isim duydunuz? İnsanlar hep ünlülerin olduğu tarafı seçti; gerçek sayılar aksini söylese bile. Çünkü sayım yapmıyorlardı, hatırlayabildiklerini topluyorlardı. Zihnin terazisinde bir ismin ağırlığı, o ismin ne kadar parlak olduğuna göre değişiyor.

Şimdi bu mekanizmayı modern dünyaya koy. Çünkü asıl kırılma orada başlıyor. Atalarımızın hafızası, kendi gözleriyle gördükleriyle doluyordu; bizimki, dünyanın her yerinden seçilerek getirilen görüntülerle doluyor. Ve bu seçim rastgele değil. Haber dediğimiz şey, tanımı gereği, sıradan olmayandır. Bir uçağın düşmesi haberdir, on binlerce uçağın o gün sorunsuz inmesi haber değildir. Barbara Combs ile Paul Slovic 1979'da bunu doğrudan ölçtüler: Amerikan gazetelerinin ölüm nedenlerini nasıl dağıttığına baktılar ve cinayet gibi ani, şiddetli ölümlerin gerçek sıklığıyla kıyaslanamaz biçimde fazla, hastalık kaynaklı ölümlerin ise çok daha az yer tuttuğunu buldular. Gazete bir aynayı değil, bir mercek sistemini taşıyordu.

Burada ikinci bir çarpıtma daha devreye giriyor: duygusal yoğunluk. Hafıza, sakin bilgiyi değil, korkutucu sahneyi saklar. Bir afet görüntüsü, dehşet, gürültü, ayrıntıyla birlikte depolanır; aynı gün okuduğun bir sayı tablosu ise bir saat sonra buharlaşır. Böylece zihnin sıklık terazisine iki eli birden bastırılmış olur: Olay hem seçilerek sana getirilmiştir, hem de getirilirken en akılda kalıcı biçimde paketlenmiştir. Sonuç, kafanın içinde dünyanın gerçek haline hiç benzemeyen bir risk haritasıdır. O haritada uçaklar düşer, köpekbalıkları saldırır, yabancılar çocuk kaçırır; kalp damarları tıkanmaz, merdivenden düşülmez, kemer takılmadığı için ön cama çarpılmaz. Çünkü haritayı çizen kalem, ne kadar sık olduğunu değil, ne kadar konuşulduğunu ölçüyor.

Bu haritanın bedeli soyut değil. Sayılabilir bir bedel ve bir kez sayıldı.

11 Eylül 2001'den sonra Amerika'da milyonlarca insan tam da terminaldeki adamın yaptığı şeyi yaptı: Uçmayı bıraktı, direksiyona geçti. Havayolu trafiği aylarca belirgin biçimde geriledi, karayolu trafiği arttı. Alman psikolog Gerd Gigerenzer bu yer değiştirmenin faturasını hesaplamaya karar verdi. Geçmiş yılların kaza verilerinden o aylarda kaç ölüm beklenmesi gerektiğini çıkardı, gerçekleşen sayılarla karşılaştırdı. Saldırıları izleyen 12 ay içinde Amerikan karayollarında, beklenenin yaklaşık 1595 üzerinde ölüm olduğunu buldu. Dört uçaktaki yolcu ve mürettebat ise 246 kişiydi. Yani saldırının kendisinde ölenlerden kat kat fazla insan, saldırıdan korunmaya çalışırken öldü. Kimse onları saymadı, hiçbiri haber olmadı, ailelerine bile bir uçak yüzünden öldükleri söylenmedi. Dağınık öldükleri için görünmez oldular.

Oranı somutlaştıran bir hesap da var. Michigan'da çalışan iki araştırmacı, Michael Sivak ile Michael Flannagan, aktarmasız bir tarifeli uçuşta ölme riskinin karayolunda kaç kilometreye denk geldiğini çıkardılar. Cevap, 20 kilometre civarında bir mesafeydi. Havalimanına gitmek için kat ettiğin yol, uçuşun kendisinden daha riskli olabiliyor. Terminaldeki adam uçaktan inip arabasına bindiğinde, kaçtığını sandığı riskin yüz katını satın almış oldu.

Gigerenzer bu türden korkulara bir ad veriyor: dehşet riski. İnsan zihni, aynı sayıda ölümü tek bir yerde ve tek bir anda olduğunda, aylar boyunca dağılmış halde olduğundan çok daha ağır tartıyor. Bir yılda yüzlerce ayrı kavşakta ölen yüzlerce kişi bir olay değildir, istatistiktir. Aynı sayıda insan tek bir öğleden önce, tek bir sahnede ölürse, o bir çağ değiştirir. Bu tartma hatası bizi aptal yapmaz; dağınık ve yavaş tehlikeleri hiç fark etmeyen bir tür yapar. Günümüzde insanı asıl öldüren şeyler ise neredeyse hepsi dağınık ve yavaş.

O halde pratikte ne yapılır? Birkaç basit kontrol, zihnin bu ölçme hatasını epeyce düzeltiyor.

İlki, bir şeyden korktuğunda kendine şu soruyu sormak: Bu benim gözlemim mi, yoksa bana gösterilen bir şey mi? Yani bu tehlikeyi hayatımda kaç kez yaşadım, kaç kez ekranda gördüm? İkisi aynı kefeye girmemeli. Sahiden yaşadığın şey veridir, gösterilen şey seçilmiş bir örnektir.

İkincisi, tersine çevirme sorusu: Bu olay bana olsaydı, haber olur muydu? Cevap evetse, zihnindeki sıklık tahmini neredeyse kesin olarak şişkindir. Çünkü haber olmaya değecek kadar istisnai olan şey, tanımı gereği seyrektir. Buna karşılık haber olmayacak kadar sıradan olan şeyler, kimsenin bahsetmediği için aklına hiç gelmez; oysa seni en çok onlar yakalar.

Üçüncüsü, kıyası doğru birime çevirmek. Korkuların çoğu tek bir olayı bir başka olayla değil, bir olayı bir alışkanlıkla karşılaştırmaktan doğuyor. Uçuşu araba yolculuğuyla kıyaslarken olay sayısını değil, kat edilen mesafeyi ya da harcanan saati karşılaştır. Sigortacıların ve mühendislerin bu kıyaslamayı neden mesafe üzerinden yaptığını bir kez anladığında, aradaki fark görünür oluyor.

Dördüncüsü de en zoru: Bir riski azaltmak için yaptığın şeyin kendi riskini hesaba katmak. Her korunma hamlesi bedavaya gelmez. Uçmamak arabaya binmek demektir; bir şeyi beklemek başka bir şeye maruz kalmak demektir. Zihin kaçındığı tehlikeyi büyük harflerle yazar, yerine aldığı tehlikeyi ise hiç yazmaz. Kararın tamamını görmek için ikinci maddeyi de kendin eklemek zorundasın.

Son olarak şunu ayırmak gerekiyor. Burada anlatılan şey, bir olasılık yanlış hesaplandığında ne olduğudur. Bilgiyle düzelen bir yanlılıktır. Oysa bazı korkular bilgiyle düzelmez; insanı uçağa binmekten değil, havalimanını düşünmekten dahi alıkoyar, kalp çarpıntısı, nefes darlığı, haftalar süren bir kaçınmayla gelir ve hayatın kendisini daraltır. O noktada mesele bir istatistik yanlışı değildir ve sayılarla konuşmak yardım etmez; bu tür belirtiler bir uzmanın alanıdır, bir podcast bölümünün değil. İkisini birbirine karıştırmamak, kendine yapabileceğin en iyi iyiliklerden biri.

Geriye sakin bir fikir kalıyor. Zihninde dolaşan korku listesi, dünyanın tehlike sıralaması değil; son zamanlarda neyin çok konuşulduğunun bir kaydı. Bu kaydı silemezsin, çünkü onu üreten mekanizma seni yüz bin yıl boyunca hayatta tuttu. Ama kaydın ne olduğunu bilirsin. Bir korku aklına geldiğinde "bu ne kadar kolay geldi" ile "bu ne kadar sık olur" sorularının iki ayrı soru olduğunu hatırlamak, tek başına, terminaldeki adamı otoparka inmekten alıkoymaya yeter.

Nöron Psikoloji'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.