2026-08-26 · 17 dk
Güney İtalya'da tüf kayasının içine oyulmuş Matera'nın (Sassi) portresi: dokuz bin yıllık kesintisiz mağara yerleşiminden, 1952'de ulusal
materasassigüney italyamağara şehircucina poveraBir devlet, kendi şehrinden utandığını açıkça ilan edip halkını evlerinden çıkarttı; kapılar çivilendi, sokaklar boşaldı, taş bir hayalet arkada kaldı. Otuz yıl sonra aynı mağaralara dönüp bu kez turistleri yatırdılar. Peki asıl utanılması gereken şey mağaralar mıydı?
Güney İtalya'nın topuk kısmına doğru, Basilicata bölgesinin kavrulmuş yaylalarında ilerlerken Matera'yı göremezsiniz. Ova düzdür, tarlalar sarıdır, ufukta bir şehir silueti aramak boşunadır. Sonra yol bir noktada kesilir, aşağı bakarsınız ve şehir birdenbire ayağınızın altında açılır. Çünkü Matera yukarı doğru değil, aşağı doğru kurulmuş bir yerleşimdir. Gravina Vadisi denen derin bir yarığın kenarına basamak basamak sarkar; damlar sokaktır, sokaklar başka bir evin damıdır, bacalar ayak hizanızdan tüter. Bir binanın nerede bitip kayanın nerede başladığını söylemek çoğu zaman mümkün değildir. Bunun sebebi basittir: burada ikisi aynı şeydir.
Matera'nın oturduğu kaya, kalkarenit denen bir tür deniz kökenli kireç taşıdır. Yerel dilde tufo derler. Bu taşın olağanüstü bir özelliği vardır: yeraltındayken nemlidir ve bir bıçakla, hatta sağlam bir kazmayla kesilebilecek kadar yumuşaktır; hava aldıkça kurur ve sertleşir. Yani burada ev yapmak, taş taşımak ve üst üste dizmek anlamına gelmez. Ev yapmak, oymak anlamına gelir. Kayanın içine bir oda açarsınız, çıkardığınız blokları dışarıda cepheye dönüştürürsünüz, o cephenin arkasındaki boşluk da odanız olur. Malzeme ile mekân aynı kazmadan doğar. Dünyada çok az yerde mimarlık bu kadar doğrudan bir çıkarma işlemidir.
Bu yüzden insanlar buraya çok erken geldi ve bir daha hiç gitmedi. Şehrin karşı yakasındaki Murgia yaylasında, Yarasalar Mağarası olarak bilinen boşlukta 19. yüzyıl sonundan itibaren Paleolitik döneme ait buluntular çıkarıldı. Aynı yaylada, Timone ve Murgecchia mevkilerinde hendeklerle çevrilmiş Neolitik köylerin izleri var: kayaya oyulmuş çukurlar, kuru taş duvarlar, sürüleri yaban hayvanlarından koruyan halkalar. Bu alanları 1894'ten itibaren kazan hekim ve arkeolog Domenico Ridola, topladığı her şeyi devlete bağışladı; bugün şehrin arkeoloji müzesi onun adını taşıyor. Aynı tepelerde Neolitik hendeklerin üstüne Tunç Çağı mezarları, onların üstüne Ortaçağ manastırları oturmuş. Katmanlar üst üste değil, iç içe geçmiş. Matera'nın dokuz bin yıllık kesintisiz yerleşim iddiası buradan geliyor ve bu iddia, dünyada aynı boşlukta yaşamaya devam eden çok az yerleşimden biri olmasına dayanıyor.
Ama bir şehrin kayada dokuz bin yıl dayanabilmesi için oymak yetmez. Su gerekir. Matera'nın içinden akan bir ırmak yoktur; Gravina Vadisi'nin dibindeki dere, kentin yüzlerce metre aşağısındadır ve yazın çoğu zaman kurur. Buranın çözümü, muhtemelen bu şehrin en dâhice yanıdır: her ev bir su toplayıcısıydı. Cephelere oyulmuş ince kanallar yağmuru toplar, kayaya açılmış armut biçimli sarnıçlara indirirdi. Sarnıçların iç yüzeyi, su geçirmez bir sıva ile kaplanırdı. Ve şehir eğimli olduğu için sistem katmanlıydı: üstteki evin taşan suyu boşa gitmez, alttaki komşunun sarnıcına akardı. Yerçekimiyle çalışan, motorsuz, borusuz bir su şebekesi. Bu şebekenin en görkemli parçası yüzyıllarca gözden kaybolmuştu. 1991'de şehrin ana meydanı yeniden döşenirken zeminin altında dev bir boşluk bulundu: yaklaşık 50 metre uzunluğunda, 14 metre derinliğinde, 5 milyon litreden fazla su alabilen bir yeraltı sarnıcı. Palombaro Lungo, yani Uzun Sarnıç. Bugünkü haliyle 1882'de tamamlanmış olan Uzun Sarnıç, aslında daha eski, daha küçük sarnıçların birleştirilip büyütülmesiyle oluşmuştu. Meydanda kahve içen insanlar, kırk yıl boyunca altlarında bir katedral büyüklüğünde su odası olduğunu bilmeden oturmuşlardı.
Kayayı oyanlar sadece ev ve sarnıç yapmadı. Bizans döneminden başlayarak, doğudan gelen keşişler ve ardından Benedikten rahipler bu yamaçlara ve karşı yaylaya yüzlerce kaya kilisesi oydular. Kubbeler, sütunlar, apsisler; hepsi taşıyıcı hiçbir işlevi olmayan, sadece bir kilisenin nasıl görünmesi gerektiğini taklit etmek için kayadan bırakılmış biçimler. İçlerinde freskler var. Bunların en dikkat çekicilerinden biri, 8. ve 9. yüzyıla tarihlenen, sanat tarihçilerinin Matera Çiçekler Ustası dediği bir ressamın elinden çıkmış bir dizi sahne. Yaratılış anlatılırken figürlerin arasına serpiştirilmiş kırmızı çiçek demetleri, bu ustaya adını veren imza.
Şehrin kendisi zamanla iki büyük amfi biçiminde örgütlendi: kuzeydeki Sasso Barisano ve güneydeki Sasso Caveoso. İkisinin arasında, katedralin durduğu Civita sırtı yükselir. Bu iki yamaçtaki hayatın temel birimi tek bir ev değil, vicinato denen komşuluk avlusuydu. Birkaç mağara ev, ortak bir avluya bakardı; avluda ortak bir fırın, ortak bir sarnıç ağzı, çamaşırın asıldığı ortak bir ip olurdu. Çocuklar hangi kapıdan girerse girsin yemek bulur, kadınlar birbirinin bebeğine bakar, bir cenaze bütün avlunun cenazesi olurdu. Bu düzen yüzyıllarca işledi. Sonra işlemez oldu.
Sorun kayanın kendisinde değildi; kayaya sığdırılmak istenen insan sayısındaydı. 19. yüzyıl sonundan itibaren nüfus arttı, tarım reformu gelmedi, topraksız çiftçiler ve gündelikçiler kırdan şehre doğru sıkıştı. Bir zamanlar tek bir aileyi barındıran mağaralar bölündü, bölündükçe daralan odaların içine katır, eşek, tavuk girdi; çünkü hayvan bir ailenin tek sermayesiydi ve dışarıda bırakılamazdı. Havalandırma sadece kapıydı. Işık sadece kapıydı. Sıtma ve trahom yerleşikti. Bebek ölümleri ülke ortalamasının çok üstündeydi. Yüzyıllar boyunca akıllıca çalışmış bir makine, kaldıramayacağı bir yüke bindirilince tersine dönmüştü.
Bu durumu İtalya'nın geri kalanına anlatan kitap, 1945'te yayımlandı. Yazarı Carlo Levi, faşist rejim tarafından 1935'te sürgüne gönderilmiş, Basilicata'nın küçük köylerinde iki yıl geçirmiş bir hekim ve ressamdı. Kitabının adı Cristo si è fermato a Eboli, yani İsa Eboli'de Durdu. Başlık, bölge halkının kendisi hakkındaki acı bir sözünden geliyordu: kurtuluş güneye inerken Eboli'de durmuş, buraya kadar gelmemişti. İsa Eboli'de Durdu'nun en çok konuşulan sayfaları, Levi'nin kendi gözlemi bile değildir. Onu ziyarete gelen kız kardeşi Luisa, yolu Matera'ya düştüğünde gördüklerini anlatır. Vadinin kenarında duran bir insanın aşağıya baktığında huniyi andıran bir çukur gördüğünü, damların birbirinin üstüne bindiğini, kapıların karanlık ağızlar gibi açıldığını yazar. Sokaklarda peşine takılan çocukların sıska yüzlerini, göz kapaklarının hastalıktan kızarmasını, ondan sadaka değil kinin istemelerini anlatır. Ve bir kapıdan içeri baktığında pencerenin olmadığını, tek bir odada bir ailenin, yatağın altında uyuyan çocukların ve bir köşeye bağlanmış katırın birlikte durduğunu.
Kitap ülke çapında bir olay oldu. Savaştan yeni çıkmış, kendini yeniden kurmaya çalışan İtalya için Matera bir utanç aynasına dönüştü. 1948'de İtalyan Komünist Partisi lideri Palmiro Togliatti şehri gezdi ve buranın bir ulusal utanç olduğunu, insanlara onurlarının iade edilmesi gerektiğini söyledi. Temmuz 1950'de Başbakan Alcide De Gasperi geldi; dönüşte konuyla ilgilenmesi için Bakan Emilio Colombo'yu görevlendirdi. Aynı yıllarda şehri incelemek üzere kurulan komisyon, mimarlar, şehir plancıları ve sosyologlarla birlikte çalıştı; aralarında bölgeyi yıllarca inceleyen Amerikalı araştırmacı Frederick Friedmann de vardı. Ekipler mağara mağara dolaşıp kaç kişi yaşıyor, kaç hayvan var, ne kadar hava alıyor diye kaydettiler.
Karar 17 Mayıs 1952'de yasalaştı. 619 sayılı özel yasa, Sassi'nin sağlıklılaştırılmasını öngörüyordu. Kâğıt üzerinde amaç mahalleleri iyileştirmekti; uygulamada olan şey tamamen boşaltma oldu. Şehrin nüfusunun üçte ikisi, yaklaşık 15 bin kişi, doğdukları evleri bırakıp yeni yapılacak mahallelere taşınacaktı.
Boşaltma bir günde olmadı, yıllara yayıldı ve bürokratik bir düzenle işledi. Aileler listelendi, sıraları geldiğinde yeni bir konutun anahtarı verildi, eşyalar taşındı. Ve arkalarında bırakılan mağaranın kapısı kapatıldı. Bazıları tahtayla çakıldı, bazıları taşla örüldü, bazılarına mühür vuruldu; amaç aynıydı, kimse geri dönmesin. Yamaçlarda haftalarca çekiç sesi duyuldu. Bir mahalle sessizliğe gömülürken çıkardığı ses buydu. Son aile Sassi'den 1968'de ayrıldı.
Karşılığında yeni yerleşimler kuruldu. İlk anahtarlar Serra Venerdì'de dağıtıldı; ardından Spine Bianche, Venusio ve hepsinin içinde en çok konuşulanı geldi: La Martella. 1952 ile 1954 arasında, şehrin birkaç kilometre dışında, sıfırdan tasarlanmış bir kır kasabası. Projeyi Ludovico Quaroni'nin başını çektiği bir ekip hazırladı; Federico Gorio, Michele Valori, Piero Maria Lugli ve Luigi Agati de aralarındaydı. İnşaatı, sanayici Adriano Olivetti'nin yönettiği konut kurumu üstlendi. Olivetti için bu sadece bir barınma meselesi değildi; insanın işiyle, komşusuyla ve toprağıyla ilişkisini yeniden kurmayı hedefleyen bir toplum tasarımıydı. La Martella'nın meydanı, kilisesi, okulu, çarşısı vardı. Evlerin suyu, tuvaleti, penceresi vardı. Hayvanlar için evin dışında ayrı ahırlar yapılmıştı. Yayımlandığı günlerde uluslararası mimarlık dergilerinde İtalya'nın en güzel kır kasabası diye anıldı.
Ne var ki tasarım ile hayat arasındaki mesafe kısa sürede açıldı. La Martella, tarım reformundan toprak alacak çiftçiler için düşünülmüştü; ama vaat edilen toprak dağıtımı ve hizmetler gecikti, bazıları hiç gelmedi. Evleri tarlalarına da, şehrin çarşısına ve akrabalarına da uzak kalan insanlar kendilerini sürgün edilmiş hissetti. Daha derin kayıp ise mimariden çok toplumsaldı. Yeni evlerin kapıları ortak bir avluya değil, bir koridora ya da caddeye açılıyordu. Komşuluk avlusu buharlaştı. Ömrü boyunca yirmi kişinin sesiyle uyanmış yaşlı kadınlar, kendi mutfaklarında yalnız oturmayı öğrenmek zorunda kaldılar. Bazı aileler yıllar sonra, kapatılmış mağaralarına gizlice dönüp orada yaşamayı denedi.
Boşalan Sassi ise iki on yıl boyunca bir hayalet mahalle olarak kaldı. Yağmur ve don, bakımsız cepheleri parçaladı; tavanlar çöktü, merdivenler koptu, sarnıçlar tıkandı. Bir zamanlar suyun akıllıca yönetildiği kanallar moloz ve çöple doldu. Bir şehrin en eski yarısı, hukuken oturulamaz ilan edilmiş bir enkaz alanına dönüşmüştü.
Ama Matera'da herkes bu hükmü kabul etmedi. 7 Nisan 1959'da, şehirdeki bir grup genç, bir kültür derneği kurdu: La Scaletta, yani Küçük Merdiven. Adını, ilk toplandıkları odaya çıkan ufak bir merdivenden alıyordu. Bu gençlerin yaptığı şey, o günün havasına tamamen aykırıydı: herkesin utanç diye sırtını döndüğü yamaçlara el fenerleriyle indiler. Terk edilmiş mağaraların içine girdiler, molozları temizlediler, buldukları kaya kiliselerini ölçtüler, çizdiler, fotoğrafladılar. 1 Mayıs 1963'te şehrin dışındaki bir yamaçta, ağzı çalılarla kapanmış bir boşluğa girdiklerinde, duvarları baştan aşağı fresklerle kaplı bir mekân buldular: İlk Günah Kriptası. Yüzyıllardır çoban barınağı olarak kullanılmış, kimsenin ne olduğunu bilmediği bu oyuk, Benedikten bir kaya manastırının kilisesiydi ve Matera Çiçekler Ustası'nın en iyi korunmuş eserini saklıyordu. 1966'da dernek üyelerinin hazırladığı Le Chiese Rupestri di Matera, yani Matera'nın Kaya Kiliseleri adlı kitap yayımlandığında, tartışmanın zemini değişmişti. Elde artık bir gecekondu mahallesinin fotoğrafları değil, bir uygarlık envanteri vardı.
Bu bakışın devlet diline geçmesi yirmi yıl daha sürdü. 1986'da çıkarılan 771 sayılı yasa, bir kuşak önce Sassi'yi boşaltan aynı devletin bu kez onarımı finanse etmesi anlamına geliyordu. Yasa, restore etmeyi taahhüt eden vatandaşlara ve işletmelere mağaraları uzun süreli kullanım hakkıyla devretme imkânı getirdi. Boşaltılmış mahalleye ilk elektrik kabloları, ilk su boruları, ilk iskeleler böyle girdi.
Sonuç 1993'te geldi: Sassi ve Matera kaya kiliseleri parkı, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alındı. Listeye giren, güney İtalya'dan ilk yerdi. Gerekçede özellikle altı çizilen şey, mimarinin güzelliği kadar, bir insan topluluğunun binlerce yıl boyunca kendi ekosistemine, özellikle de suya uyum sağlama biçimiydi. Yani tam da bir zamanlar geri kalmışlık sayılan şey, artık başarının kanıtı olarak okunuyordu.
Bu arada Matera'yı zaten keşfetmiş bir meslek grubu vardı: sinemacılar. Pier Paolo Pasolini, 1964'te Il Vangelo secondo Matteo, yani Matta'ya Göre İncil filmini burada çekti; Matera'nın taş yamaçları Kudüs oldu. Kırk yıl sonra Mel Gibson, The Passion of the Christ, yani Tutku için aynı sokaklara döndü ve 2004'te film dünya çapında gösterime girdiğinde Matera'yı milyonlarca insan gördü. 2016'da Ben-Hur'un yeniden çevrimi, 2021'de gösterime giren James Bond filmi Ölmek İçin Zaman Yok'un açılış kovalamacası da burada çekildi. Bir zamanlar utanç diye tahtayla çakılan cepheler, dünya sinemasının en çok istenen dekoruna dönüşmüştü.
2014'te alınan kararla Matera, 2019 Avrupa Kültür Başkenti seçildi. Bulgaristan'daki Plovdiv ile paylaştığı bu unvan için hazırladığı adaylık dosyasının sloganı "Açık Gelecek"ti. O yıl şehre gelen ziyaretçi sayısı, nüfusunun kat kat üstüne çıktı. Yetmiş yıl içinde aynı taş üç ayrı hüküm almıştı: önce ev, sonra utanç, sonra miras.
Bugün Matera'nın nüfusu 60 bin civarında. Sassi yeniden yaşıyor, ama farklı bir biçimde. Bir zamanlar bir ailenin katırıyla paylaştığı mağaralar şimdi tavanı aydınlatılmış butik oteller, şarap mahzenleri, tasarım dükkânları. Ve şehrin şimdiki tartışması tam da burada düğümleniyor: bir mahalle yetmiş yıl önce kararnameyle boşaltılmıştı, şimdi fiyatlarla boşalma riski taşıyor. Kirası turizme göre belirlenen bir sokakta, oraya doğmuş bir ailenin kalabilmesi kolay değil. Kaya aynı kaya, ama içinde kimin oturacağı sorusu her seferinde yeniden soruluyor.
Şehrin bu hafızayı canlı tutma biçimi de dikkat çekici. Sasso Caveoso'daki dar bir sokakta, 1950'lerdeki haline göre yeniden düzenlenmiş bir mağara ev müze olarak açık. İçeride yatak var, yatağın altında çocukların yattığı çekmece var, iki adım ötede katırın bağlandığı yemlik var, duvarda sarnıcın ağzı var. Ziyaretçiler oradan çıkıp birkaç metre yukarıdaki restoranda oturuyor. Turistleri o kapıdan içeri sokan rehberlerin bir kısmı, kucakta taşınarak o evlerden çıkarılmış çocukların torunları; bazıları bizzat o çocuklar.
Matera'nın anlattığı şey, sonuçta bir kurtuluş hikâyesinden fazlası. Değişen taş değildi; taşa bakan gözdü. Aynı mağara, bir kuşağa dokuz bin yıllık bir zekânın ürünü, sonraki kuşağa yoksulluğun kanıtı, ondan sonrakine insanlığın ortak mirası göründü. Ve her seferinde hükmü verenler, o mağaralarda yaşayanlar olmadı.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.