2026-08-28 · 16 dk
Etiyopya yaylalarındaki surlu Harar'ın (Jugol) portresi: bir kilometrekareye sıkışmış yüzlerce dar sokak, seksenden fazla mescit ve yüze yakın türbeyle örülmüş bir İslam kenti; kahvenin anavatanında buna töreni, kat çiğnenen öğleden sonraları, renkli gegar evlerinin içi ve her gece surun dibinde sırtlanlarla kurulan tuhaf, yüzyıllık barış.
hararetiyopyakahvesırtlansurlu şehirDünyada bir tek burada, insanlar akşam olunca şehrin kapısını yırtıcı hayvanlara açar. Duvarda özellikle bırakılmış delikler var; adamın biri karanlıkta adlarıyla sesleniyor, sırtlanlar geliyor. Bu, cesaret gösterisi değil — üç yüz yıllık bir anlaşmanın son maddesi.
Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa'dan doğuya doğru yaklaşık 500 kilometre gidersiniz. Yaylalar alçalır, hava kurur, kızıl toprak başlar. Sonra 1885 metre yükseklikte, bir tepenin sırtına oturmuş, etrafı kaktüs çitleriyle çevrili bir taş halkaya varırsınız. Bu halka bir surdur. Uzunluğu 3,5 kilometre, yer yer 5 metre yüksekliğinde, taş ve kireçten örülmüş, yüzyıllardır ayakta. Adı Jugol. Şehir de bu adla anılır: Harar Jugol, yani surlu Harar.
Surun ne zaman ve niçin örüldüğü bilinir. 16. yüzyılın ortalarında, bölgedeki Adal Sultanlığı büyük bir savaşın ardından sarsılmışken, Emir Nur ibn Mujahid şehri savunmak için bu duvarı yaptırdı. Sur bir gövde gösterisi değil, bir hayatta kalma refleksiydi. Yayılan Oromo göçleri, kuruyan otlaklar, kırılan bir devlet düzeni. Emir taşı üst üste koydu ve içeride kalan yaklaşık 48 hektarlık alanı dünyanın geri kalanından ayırdı.
O 48 hektar, bugün gezegendeki en yoğun dokulardan birini barındırıyor. İçeride 368 dar sokak var. Kimi yerde iki kişi yan yana geçemez; omzunuz duvara sürtünür, karşıdan bir eşek gelirse geri geri çekilmek zorunda kalırsınız. Sokakların adı yoktur. Numaralar yoktur. Harar'da yön tarifi bir haritayla değil, bir hikâyeyle verilir: mavi kapıdan sonra sağa, incir ağacının olduğu köşeden aşağı, terzinin dükkânında sola. Şehrin kendisi bir hafıza egzersizidir.
İçeriye girmenin beş yolu vardı. Harari dilinde kapıya "bari" denir ve beş tarihî kapının her biri şehrin farklı bir mahallesine açılır: Şoa Kapısı batıya, Buda Kapısı güneybatıya, Sanga Kapısı güneye, Erer Kapısı doğuya, Fallana Kapısı kuzeye. Bu kapılar sadece giriş değil, aynı zamanda kimlik noktalarıydı. Hangi kapıdan girdiğiniz, hangi mahalleye, hangi pazara, hangi lonca ağına bağlı olduğunuzu söylerdi. Çok sonra, motorlu araçlar geçebilsin diye sura altıncı bir gedik açıldı. Yaşlılar hâlâ ondan "yeni kapı" diye söz eder, sanki dün açılmış gibi.
Sokaklar dar ama evler kapalı değil. Harari evine "gey gar", yani şehir evi denir. Dışarıdan bakınca sade, badanalı bir kutu görürsünüz. İçeri girdiğinizde renk patlar. Duvarlar kırmızıya boyanmıştır ve bu kırmızının üstü baştan aşağı el dokuması hasır sepetler, tahta kâseler, oyma nişlerle kaplıdır. Odanın yarısından fazlasını farklı yüksekliklerde beş seki tutar; bunlara nadaba denir ve beş vakit namazı hatırlattıkları söylenir. Her sekinin bir sahibi vardır: ev sahibinin yeri, yaşlıların yeri, gelinin yeri, misafirin yeri. Kimin nereye oturacağı tartışılmaz, bilinir. Bir Harari evine girmek, sözsüz bir düzenin içine girmektir.
Şehrin üstünde ise minareler var. Sur içinde 82 cami sayılır ve bunların üçünün kökeni 10. yüzyıla dayandırılır; ayrıca 102 türbe kayıtlıdır. Bu türbeler mahalle aralarında, bazen bir evin duvarına yapışmış, bazen bir ağacın gölgesinde durur. Sabah ezanları birbirinin üstüne biner, dar sokaklarda çoğalır, taş duvarlardan geri döner. Şehrin kendi geleneğinde Harar, İslam'ın dördüncü kutsal şehri olarak anılır.
Bu duvarların içinde yaşayan halk kendine Gey Usu der: şehrin insanı. Harariler, kendi dilleri olan, Etiyopya'nın en küçük bölgesine adını vermiş, tarih boyunca tüccarlıkla, âlimlikle, dokumacılıkla anılmış bir topluluk. Yüzyıllarca Harar bir kavşaktı; Hint Okyanusu limanlarından gelen kumaş, tuz ve baharat buradan içeriye, yayladan gelen kahve ve deri buradan denize akardı. Şehrin kendi parasını bastığı dönemler oldu.
Yabancılar da geldi. Fransız şair Arthur Rimbaud, şiiri bıraktıktan sonra 1880'lerde Harar'da kahve ve silah ticaretiyle uğraştı; bugün şehirde onun adını taşıyan gösterişli ahşap konak aslında ölümünden sonra bir tüccar tarafından yapılmıştı. Rimbaud burada bir efsane değil, bir dipnottur; Harar'ın hikâyesi ondan çok daha eskidir ve çok daha uzun sürmüştür.
Sur içindeki bağımsız emirlik dönemi 1887'de bitti. Menelik'in ordusu Çelenko'da emirin kuvvetlerini yendi ve şehir Etiyopya devletine katıldı. Sur yıkılmadı; sadece işlevi değişti. Artık bir savunma hattı değil, bir kabuktu. 2006'da Birleşmiş Milletler'in kültür kurumu UNESCO, Harar Jugol'ü Dünya Mirası listesine aldı.
Ama Harar'ı anlamak için surları saymak yetmez. Şehrin asıl ritmini iki bitki belirler ve gün, bu iki bitkinin etrafında döner.
Sabah, bir Harar evinde kahveyle başlar. Etiyopya, kahve bitkisinin anavatanıdır ve Harar, kahvenin en eski evcilleştirildiği yerlerden biri sayılır. Amharcada ve bölgenin dillerinde kahveye "buna" denir. Ama burada buna bir içecek değil, bir zaman dilimidir.
Ev sahibi yere taze ot serper. Kokusu odaya yayılır. Bir mangalın üstünde tütsü yakılır. Yeşil çekirdekler geniş bir sacın üstüne dökülür ve odanın ortasında, herkesin gözü önünde kavrulur. Çekirdekler önce solgun sarıya, sonra tarçın rengine, sonra parlak kahverengiye döner; yağlanır, çatırdar. Kavrulan çekirdekler misafirlerin önünden tek tek geçirilir, herkes dumanı eliyle kendine doğru çeker. Sonra havanda dövülür. Kili bir güğümde, jebena denen o uzun boyunlu kahve güğümünde kaynatılır. Güğümün ağzından fincanlara, yarım metre yukarıdan, tek bir ince kesintisiz çizgi hâlinde dökülür. Sarsak bir el bunu beceremez; iyi dökmek bir marifettir.
Kahve üç kez servis edilir ve her turun adı vardır. İlki abol, en koyu, en sert olanıdır. İkincisi tona, aynı telveye su eklenerek yapılır, daha yumuşaktır. Üçüncüsü baraka, yani bereket. En açık renkli, en zayıf olanıdır ama sofradaki en ağır anlam ondadır; üçüncü fincan içilmeden kalkmak, evin duasını yarıda bırakmak gibidir. Harar'da fincana bir de karanfil atılır; ülkenin başka yerlerinde bu yapılmaz, orada başka bitkiler kullanılır. Karanfilin ucundaki o keskin sıcaklık, Harar kahvesinin ayırt edici tadıdır.
Bu tören iki saati bulabilir. Anlamı da tam olarak budur: iki saat. Kahve içmek burada bir şeyin arasına sıkıştırılan bir mola değil, günün asıl işlerinden biridir. Komşuluk, dedikodu, dargınlıkların çözülmesi, bir düğünün konuşulması, bir borcun hatırlatılması hep bu üç fincanın arasında olur. Harar kahvesi dünya piyasalarında kendi adıyla satılan, iri taneli, yaban meyvesi ve çikolata notalarıyla anılan bir üründür ve bu şehir yüzyıllardır o kahveyi kervanlara yükleyip denize göndermiştir. Ama Harar'ın kendisi kahveyi ihraç etmez; içer.
Öğleden sonra ise sahne ikinci bitkiye geçer. Kat, yerel adıyla çat, çalımsı bir ağacın taze yapraklarıdır ve çiğnendiğinde hafif uyarıcı etki verir. Bölgenin ekonomisinin belkemiğidir. Harar'ın 10 kilometre kadar dışındaki Awaday kasabası, bu yaprağın dünyadaki en büyük pazarı sayılır; gece gündüz açıktır ve buradan Somali'ye, Cibuti'ye, Arap Yarımadası'na, oradan daha uzağa demetler gönderilir. Etiyopya için rakamlar küçük değildir: 2022-2023 döneminde bu ticaretin değeri 217 milyon doları aşmış, ülkenin toplam ihracatının yüzde 6'sına denk gelmiştir. Harar ve çevresindeki Hararge bölgeleri, ülkedeki kat tarlalarının yarısına ev sahipliği yapar.
Şehirde bunun görüntüsü daha sakindir. Öğleden sonra üçe doğru dükkânlar yavaşlar. Erkekler ve giderek artan sayıda kadın, minderlerin üstüne bağdaş kurar, önlerine bir demet taze yaprak, bir termos çay, bir sürahi su konur. Yapraklar tek tek ayıklanır, en körpeleri seçilir, yanaklara doldurulur. Buna "berça" derler. Konuşma önce hızlanır, sonra derinleşir, sonra uzun sessizliklere düşer. Odada saatler kayar. Dışarıda ışık turuncuya döner.
Bu bitkinin sağlık ve ekonomi açısından tartışmalı bir tarafı vardır; su tüketen tarlaları, gıda ekiminden çaldığı alanı ve bağımlılık boyutu Etiyopya'da uzun süredir tartışılır. Ama Harar'ın gündelik hayatını anlamak isteyen biri bu iki yaprağı, kahve çekirdeğini ve kat dalını hesaba katmadan bir şey anlayamaz. Sabahı kahve, öğleden sonrayı kat belirler.
Sonra hava kararır. Berça dağılır, minderler kalkar, mangallar söner. Kadınlar mutfak artıklarını bir kovaya toplar. Dükkân sahipleri kepenkleri indirir. Şehir içeriye çekilir ve sur bir kez daha bir duvara dönüşür.
Ama Harar'ın surunda, gözden kaçan başka açıklıklar vardır.
Duvarın dibine yakın, çoğu bir insanın diz hizasında, kimi yerlerde çömelerek geçilebilecek genişlikte delikler. Bunlar yıkılmış taşlar değil; kasten bırakılmış geçitler. Şehrin surunda bu tür 16 açıklık sayılır ve hepsinin ortak bir adı vardır: sırtlan delikleri.
Gün batınca onlar açılır. Karanlıkta, kaktüs çitlerinin ardından, kuru dere yataklarından, mezarlıkların kenarından, benekli sırtlanlar şehre yaklaşır. Yerel dilde onlara "waraba" denir. Omuzları öne eğik, kalçaları çökük, o tuhaf topal görünümlü yürüyüşleriyle gelirler. Sesleri gülmeye benzer ama gülmek değildir; birbirine yer bildiren, hiyerarşi kuran bir iletişimdir ve dar sokaklarda çoğalarak duyulur.
Bu şehirde sırtlan, yüzyıllardır bir düşman olarak değil, bir görevli olarak görülür. Yazılı kayıtlar, benekli sırtlanların Harar'da en az 500 yıldır bulunduğunu gösteriyor. İşleri bellidir: şehrin gece bıraktığı organik atığı temizlemek. Kemik, sakatat, mutfak artığı. Sabah insanlar sokağa çıktığında ortalık temizdir. Sur kapıları geceleyin kapanırdı ama sırtlan delikleri hiçbir zaman kapanmadı. Harar, kendi çöp sistemini dışarıdan gelen yırtıcılara devretmiş bir şehirdir.
Bunun ötesinde bir de inanç katmanı var. Yerel anlatıda sırtlanlar "haberci" sayılır; yaşayanlarla görünmeyenler arasında haber taşıdıklarına inanılır. Geceleri şehrin sokaklarında dolaşırken zararlı ruhları, cinleri kovaladıkları söylenir. Yani sırtlan hem çöpçüdür hem bekçi. Duvardaki delik de bu yüzden bir kusur değil, bir davettir.
Şehre giren ilk Avrupalılardan olan İngiliz gezgin Richard Burton, 1855'te Harar'ı anlatırken bu hayvanları da kaydetmişti; geceleri duvarların dibinde dolaşan sürüler, o zaman da şehrin doğal bir parçasıydı.
Bugün bilinen elden besleme geleneği ise daha yenidir. 1960'larda, sur dışında yaşayan Yusuf Mume Saleh adında bir çiftçi, hayvanlarına ve ekinine dadanan sırtlanları uzak tutmak için onlara et parçaları atmaya başladı. Mantık basitti: aç sırtlan tehlikelidir, tok sırtlan değildir. Yıllar içinde bu savunma refleksi başka bir şeye dönüştü. Adam hayvanları tanımaya, ayırt etmeye, isimlendirmeye başladı. Sırtlanlar da onu tanıdı. Bugün Harar'ın sırtlan adamları hayvanlara tek tek isimle seslenir; çağırdıklarında karanlıktan doğru hayvan gelir. Yusuf'un oğlu Abbas, babasının işini sürdürüyor.
Sahne her akşam aynıdır. Erer Kapısı'nın dışında, şehrin ışıklarının bittiği yerde, bir kova çiğ et. Adam yere çömelir, bir çubuğun ucuna eti geçirir, uzatır. Karanlıkta önce gözler belirir: fenerin ışığında yeşilimsi, birbirinden bağımsız hareket eden noktalar. Sonra gövdeler. Bir sırtlanın çenesi, memeliler dünyasının en güçlü çenelerinden biridir; kalın kemikleri kırıp öğütecek kapasitededir. O çene, adamın elinden yirmi santim ötede kapanır. Bazen çubuk ağza alınır ve et, insanın dişleriyle sırtlanın dişleri arasında el değiştirir. Ziyaretçilere de sıra gelir. Çömelirsiniz, çubuğu tutarsınız, sıcak bir nefes bileğinize değer, ağırlık omzunuza yaslanır ve iş biter. Kimse buna evcilleşme demiyor. Bu vahşi bir hayvandır; sadece bu insanları tanıyor.
Yılda bir kez, ilişki tersine döner ve insan sırtlana bir soru sorar. Aşure gününde, Harar'ın belirli türbelerinde sırtlanlara sade tereyağıyla pişirilmiş lapa çıkarılır. Kâseler bırakılır ve insanlar çekilir. Geleneğe göre önce sürünün başındaki hayvan tadar; o yemezse ötekiler de yemez. Sonrası bir kehanet olarak okunur. Lapanın yarısından fazlası yenmişse gelen yıl bereketli sayılır. Hiç dokunulmamışsa bu kötü bir işarettir; kıtlık ya da salgın ihtimaline karşı dualar düzenlenir. Bir şehir, geleceğini bir yırtıcının iştahına sormaktadır.
Bu ilişkinin bugün geldiği nokta ise Harar'ın en tuhaf çelişkisini barındırıyor. Besleme artık bir gösteri; giriş ücreti var, fenerler, fotoğraf makineleri, otobüsler var. 2000'lerin başında şehirde bu işi sürdüren yalnızca iki aile kalmıştı. Turizm geleneği hem yaşatıyor hem de değiştiriyor: eskiden sessizce yapılan bir denge işi, şimdi seyirci önünde tekrarlanan bir sahne. Öte yandan Harar büyüyor, sur dışına taşıyor, betonlaşıyor, çöp toplama artık kamyonlarla da yapılıyor. Sırtlanın işlevi azaldıkça, ilişkiyi ayakta tutan tek şey alışkanlık ve gelir oluyor.
Yine de Harar'ın asıl mirası şu üç bin yıllık soruya verdiği cevapta: yırtıcıyla ne yapmalı? İnsanlığın çoğu yeri aynı yanıtı verdi. Duvar ördü, tuzak kurdu, tüfek aldı, kurdu ve aslanı ve sırtlanı kendi coğrafyasından sildi. Harar bir duvar ördü, evet, ama o duvarın dibine kasten delik bıraktı. Şehrin kimliği tam olarak bu ikilikte duruyor: 3,5 kilometrelik taş bir sınır ve o sınırın üstünde, geceye açılan 16 küçük anlaşma.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.