2026-08-29 · 17 dk
Miljacka vadisine sıkışmış Saraybosna'nın portresi: yüz metrelik bir sokakta cami, sinagog, katedral ve kilisenin yan yana durduğu Osmanlı-Avusturya dikiş yeri; Barselona'dan sürgünle gelip önce Engizisyon'dan, sonra Nazilerden, sonra kuşatmadan kurtarılan Haggadah el yazması; 1425 gün süren ablukanın havaalanı altındaki tüneli, yanan Vijećnica kütüphanesi ve kaldırımlardaki kırmızı Saraybosna
saraybosnabosnahaggadahkuşatmabalkanlarSaraybosna'da yüz metrelik bir sokakta yürürseniz dört ayrı Tanrı'nın evinin önünden geçersiniz; kaldırımda ise havan mermisinin açtığı çukurlara dökülmüş kırmızı reçineye basarsınız. Bu şehir altı yüzyıldır aynı şeyi yapıyor: kurtarmak. Bir kitabı, bir müziği, bir kahve fincanını ve nihayet kendini.
Saraybosna'da sabahın ilk sesi çekiçtir. Başçarşı'nın dar sokaklarından birinde kepenkler kalkar kalkmaz bakır levhaya vuran küçük çekiçler işe koyulur; ince, düzenli, neredeyse bir nabız gibi. Sokağın adı Kazandžiluk, yani Kazancılar Sokağı. 16. yüzyıldan beri burada aynı iş yapılıyor: adını Osmanlı ordusuna kazan döktükleri için alan ustalar, bugün cezve, tepsi, fincan altlığı dövüyor. Kazancılar Sokağı'nda durup gözlerinizi kapatırsanız, duyduğunuz sesin kaç yüz yıllık olduğunu kestiremezsiniz. Şehrin karakteri budur: burada zaman katman katman durur, biri diğerinin üstünü örtmez.
Yüz adım ötede, Ferhadiye caddesinin ortasında yere gömülü bir işaret vardır. Bir yöne bakarsanız Osmanlı çarşısının alçak ahşap dükkânları, öbür yöne dönerseniz Avusturya-Macaristan'ın sarı sıvalı, süslü cepheleri. İşaret, iki mimarinin dikiş yerini gösterir; şehrin kendi kendine "kültürlerin buluştuğu yer burası" dediği noktadır. O dikiş yerinin birkaç yüz metrelik çevresinde dört ibadethane sıralanır: 1531'de yapılan Gazi Hüsrev Bey Camii, Eski Ortodoks Kilisesi, 1889'da tamamlanan katedral ve Eski Sinagog. Aynı çan sesini, aynı ezanı, aynı ilahiyi dört farklı cemaat aynı anda duyar. Saraybosna'nın kendini anlatmayı en çok sevdiği cümle budur; şehrin yaşadıklarını bilenler için bu cümle bir turizm sloganı değil, zorla kazanılmış bir iddiadır.
Sinagogun oraya nasıl geldiği ayrı bir hikâye. 1492'de İspanya'dan sürülen Sefarad Yahudilerinin bir kolu Osmanlı topraklarına yayıldı; ilk aileler 16. yüzyılın ortasında Saraybosna'ya yerleşti, 1565'te cemaat resmen kuruldu. 1581'de sadrazam Siyavuş Paşa, şehre geldiğinde onlar için avlulu bir toplu konut yaptırdı; halk arasında Büyük Avlu diye anılan bu yapının içinde şehrin ilk sinagogu vardı. Gelenler yanlarında yalnızca eşyalarını değil, dillerini de getirmişti. Saraybosna sokaklarında dört yüz yıl boyunca, İspanya'dan kovulmuş insanların Bosna dağlarına taşıdığı bir İspanyolca konuşuldu: Ladino. Ve bir de kitap getirdiler.
O kitap 1894'te ortaya çıktı. Josef Kohen adında bir adam, babası ölünce geride kalan aile eşyaları arasından çıkan yıpranmış bir el yazmasını yeni kurulan Bosna Hersek Ulusal Müzesi'ne sattı. Müzedekiler önce ne aldıklarını tam kestiremediler. Ellerindeki şey, dana derisinden yapılmış 142 yaprak, ortaçağ İspanyası'nın köşeli İbrani yazısıyla doldurulmuş sayfalar ve bunların başında, metinden bağımsız duran 34 sayfalık bir resim dizisiydi. Dünyanın yaratılışından Musa'nın ölümüne uzanan sahneler; mavi, kırmızı ve altın yaldızla boyanmış, kimi figürleri neredeyse çocuk kitabı gibi doğrudan, kimi ayrıntıları bir kuyumcu titizliğindeydi. Bu bir Haggada'ydı: Pesah, yani Yahudilerin Mısır'dan çıkışını andığı bayram gecesinde sofrada yüksek sesle okunan metin. Kitap ibadet için değil, akşam yemeği için yapılmıştı. Nitekim sayfalarında şarap lekeleri var. Yüzyıllar boyunca gerçek sofralarda açılmış, elden ele dolaşmış, üzerine kadeh devrilmiş.
Yapıldığı yer, bugünkü bilgilere göre 1350 dolaylarında Katalonya, büyük olasılıkla Barselona. Sayfalarındaki iki arma, kitabı ısmarlayanların bir evlilikle birleşen iki aile olduğunu düşündürüyor: yani bu, birinin bir başkasına verdiği bir düğün hediyesiydi. Sonra 1492 geldi, Alhambra Kararnamesi geldi, ve kitap sahipleriyle birlikte yola çıktı. Bir daha izine 1510'da rastlanıyor: sayfalardan birine düşülmüş bir kayıt, İtalya'da el değiştirdiğini söylüyor.
Ve 1609'da, Venedik'te, ölüm kalım anı. O yıllarda İbranice kitaplar meydanlarda yakılıyordu; sansürcüler kütüphaneleri tarar, sakıncalı bulduklarını ateşe verirdi. Sarajevo Haggadası'nın son sayfalarından birine, kitabı inceleyen sansürcü Giovanni Domenico Vistorini kendi elyazısıyla "benim tarafımdan gözden geçirildi" anlamına gelen kısa bir not düşüp altını imzaladı ve tarihi attı. Neden yakmadığını bilmiyoruz. Resimleri hoşuna gitmiş olabilir, aceleye gelmiş olabilir, kitabın sahibiyle konuşmuş olabilir. Kesin olan tek şey, bir sayfanın kenarındaki tek satır mürekkebin bu kitabı kurtardığı. İlk kurtarma buydu, ve onu yapan kişi kitabı kurtarmayı hiç düşünmemişti belki de.
Müze, 1894'teki alımın ardından yazmayı incelenmek üzere Viyana'ya gönderdi. Oradaki araştırmacılar 19. yüzyılın sonunda ayrıntılı bir inceleme ve tıpkıbasım yayımlayınca, Avrupa bu kitabın varlığını öğrendi. Yazma Saraybosna'ya döndü, müzenin kasasına kondu ve şehir onu sessizce sahiplendi. Elli yıl kadar hiçbir şey olmadı. Kitap için bu, alışılmadık derecede uzun bir sükûnetti.
1941 Nisan'ında Yugoslavya işgal edildi ve Saraybosna, Almanya'nın kurdurduğu Hırvatistan devletinin sınırları içinde kaldı. Şehirdeki sinagoglar yağmalandı, cemaat sistemli biçimde toplandı ve kamplara gönderildi. Savaştan önce yaklaşık 10 bin kişi olan Saraybosna Yahudi cemaatinden geriye çok azı kaldı; dört yüz yıllık Ladino şehri birkaç ay içinde susturuldu. Aynı yıllarda Ulusal Müze'nin depolarında ne varsa, işgal yönetiminin ilgi alanına girdi.
1942'de Alman generali Johann Fortner müzeyi ziyarete geldi. Ne aradığını biliyordu. Müze müdürü Jozo Petrović onu gezdirirken, müzenin kütüphanecisi ve küratörü Derviş Korkut kasaya gitti, yazmayı çıkardı ve pantolonunun beline sıkıştırıp ceketiyle örttü. Generalin isteği dile getirildiğinde ona, kitabı daha önce başka bir Alman subayının aldığı söylendi. Anlatılanlara göre general bu cevabı kabul etti ve gitti. Korkut aynı gün şehirden çıkıp dağ köylerinden birine gitti, kitabı imam olan bir arkadaşına verdi. Sarajevo Haggadası savaşın geri kalanını bir cami içinde, Kur'an nüshalarının arasında geçirdi. Bir Yahudi bayram metni, bir Müslümanın evinde saklanan bir sırdı artık.
Korkut'un o yıl yaptığı tek şey bu değildi. Ailesi kampa gönderilmiş genç bir Yahudi kadını, Donkica Papo'yu evine aldı; karısıyla birlikte onu aylarca Müslüman bir hizmetçi kızmış gibi gösterdiler, sonra sahte belge bulup kaçmasını sağladılar. Savaştan sonra Korkut'un başına gelenler ise bambaşkaydı: yeni yönetim tarafından yargılandı, yıllarca hapis yattı, 1969'da öldü. Yaptıklarının resmen tanınması ölümünden çok sonra, hayatını kurtardığı kadının tanıklığıyla oldu; İsrail'in Holokost anma kurumu Yad Vashem, 14 Aralık 1994'te ona "Milletler Arasında Dürüst İnsan" unvanını verdi. O tarihte Saraybosna kuşatma altındaydı ve şehir, ödülün duyurulduğu haberi telefon hatlarının çalıştığı aralıklarda öğrendi.
Çünkü 5 Nisan 1992'de şehrin etrafındaki tepelere top yerleştirilmişti. Kuşatma 29 Şubat 1996'ya kadar sürdü: 1425 gün. Modern çağda bir başkentin gördüğü en uzun kuşatma. Su yoktu, elektrik yoktu, ısınmak için parklardaki ağaçlar kesildi, sonra kitaplar yakıldı. Şehre giren çıkan her şey, 1993'te havaalanı pistinin altına elle kazılan yaklaşık 800 metrelik bir delikten geçti. Kurtuluş Tüneli deniyor ona; boyu bir metre altmış kadardı, yani içinden geçen herkes dört yıl boyunca eğilerek yürüdü. Un, mermi, mektup, hasta, yaralı, gelin, tabut; hepsi o tünelden geçti.
Kuşatmanın hedefi yalnızca insanlar değildi. 17 Mayıs 1992'de Şarkiyat Enstitüsü yakıldı: Arapça, Farsça, Osmanlıca ve Boşnakça 5.263 yazma cilt ile Osmanlı dönemine ait 200 binden fazla belge, bir gecede kül oldu. Güneydoğu Avrupa'nın en zengin İslam yazmaları koleksiyonlarından biriydi ve hiçbir kopyası yoktu. Üç ay sonra, 25 Ağustos gecesi, Milyacka Nehri kıyısındaki Vijećnica yandı; yani şehrin Belediye Sarayı olarak yapılıp sonra ulusal kütüphaneye dönüştürülen o alacalı, kırmızı beyaz bina. Yangın ertesi güne kadar sürdü, yaklaşık 1,5 milyon cilt ve 155 bin nadir kitap ve yazma yok oldu. Yanan sayfalar sıcak havayla yükselip şehrin üzerine yağdı; insanlar o günü "kar gibi kül yağdı" diye anlatır. Kütüphaneciler ve gönüllüler ateş altında kucak kucak kitap taşıdı; taşıyanlardan biri, kütüphaneci Aida Buturović, o gün öldürüldü.
Ulusal Müze de cephe hattının üstündeydi ve yüzlerce top mermisi yedi. Savaşın ilk günlerinde müzenin sorumlularından arkeolog Enver Imamović, polislerle birlikte binaya girip Sarajevo Haggadası'nı aldı ve merkez bankasının kasasına taşıdı. Yazma orada, kilit altında, kimseye söylenmeden bekledi. Aynı refleks şehrin başka yerlerinde de çalıştı: Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi'ndeki 10 binden fazla yazma savaş boyunca 8 kez yer değiştirdi, en değerli 500 nüsha bir banka kasasına kondu, ve o koleksiyon eksiksiz kurtuldu. Müzenin kendisi ise bedelini ödedi: müdürü Rizo Sijarić, 10 Aralık 1993'te, kırılan çatıları ve pencereleri kapatmak için yardım kuruluşlarından naylon örtü bulmaya çalışırken bir top mermisiyle öldü.
Bu arada şehirde bir söylenti dolaşıyordu: kitap satılmış, parasıyla silah alınmış. Söylenti o kadar yayıldı ki 1995 baharında Pesah gecesi, Saraybosna'da düzenlenen bir seder sofrasında dönemin cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç yazmayı çıkarıp masaya koydu. Sofrada Yahudiler vardı, Müslümanlar vardı, Katolikler ve Ortodokslar vardı. Şehrin yarısı yıkıktı, camlar naylondu, elektrik yoktu. Altı yüz yıllık bir kitap, mumla aydınlatılmış bir odada açıldı ve orada bulunanlar için o an, kitabın kendisinden daha çok şey anlatıyordu: şehir hâlâ birlikte oturabiliyordu.
Saraybosna'da bir eve konuk olursanız kahve üç kez gelir ve üçünün de adı vardır. İlki karşılama kahvesidir; oturur oturmaz gelir, hoş geldin demenin bakırdan halidir. İkincisi muhabbet kahvesidir; sohbetin ortasında, konu koyulaşırken tazelenir. Üçüncüsü ise nazikçe kalkma vaktini söyler; adı, misafiri kapıya yollayan kahve anlamına gelir ve kimse bundan alınmaz, çünkü kural herkesin bildiği bir kuraldır. Kahve bakır cezvede pişer, küçük fincanlarla, yanında bir kesme şeker ve lokumla gelir. Aceleye gelmez. Bu şehirde kahve içmek bir içecek tüketmek değil, zamanı bilerek harcamaktır; bunun bir adı bile vardır ve insanın kendi keyfini savunması demektir.
Yemek de aynı inatla sürer. Çevapi, közde pişen parmak kalınlığındaki köftelerdir; kendi fırınında kabaran yumuşak somunun içine, altına biraz et suyu emdirilerek, yanına bol doğranmış çiğ soğanla ve kimi yerde kaymakla konur. Beşli ya da onlu söylenir, çatal kullanılmaz, ayakta yenir, ve Başçarşı'da hangi dükkânın en iyisi olduğu tartışması hiçbir zaman bitmez. Akşam düştüğünde ise sevdalinka başlar: Türkçedeki sevda sözcüğünden adını alan, ağır tempolu, uzun soluklu şehir türküleri. Sözleri çoğunlukla kavuşamamayı anlatır, ama bir sevdalinka dinlemek insanı çökertmez, tuhaf biçimde hafifletir. Saraybosnalıların gayriresmî marşı saydıkları türkü de böyledir; şehrin doğu ucundaki Bentbaşa yoluna doğru gitmekten söz eder ve kuşatma yıllarında dünyanın dört bir yanına dağılmış Saraybosnalılar için o türkü, eve dönmenin melodisi oldu.
Kazancılar Sokağı'nda çekiçler yeniden çalışıyor, ama tezgâhlarda artık yalnızca cezve yok. Ustalar, kuşatmadan kalan boş top ve mermi kovanlarını topladı; onları düzeltti, dövdü, üzerlerine geleneksel motifler kazıdı. Bugün o sokakta savaşın pirinç kovanından yapılmış kalemler, vazolar, şamdanlar satılıyor. Şehri yıkmak için gönderilen metal, şehrin en eski zanaatının malzemesine dönüştürüldü. Aynı dönüştürme becerisi kuşatma boyunca her alanda çalıştı: 1892'de kurulan Yahudi hayır cemiyeti La Benevolencija, yani İyilikseverlik Derneği, savaş yıllarında şehirdeki eczaneleri ve aşevlerini işletti, konvoylar düzenledi ve iki binden fazla kişiyi Saraybosna'dan çıkardı. Çıkardıkları insanların çoğu Yahudi değildi; kimin hangi cemaatten olduğu sorulmadı.
Kitap da geri döndü. 2001 ve 2002'de, Birleşmiş Milletler ile Bosna Yahudi cemaatinin desteklediği bir çalışmayla, müzenin içine kurulan geçici bir atölyede uzman ellerde onarıldı; yıpranmış dikişleri sağlamlaştırıldı, yaprakları tek tek elden geçirildi. 2 Aralık 2002'de Ulusal Müze'de kendisi için hazırlanan iklim kontrollü odaya kondu ve orada yalnız değil: aynı mekânda Katolik, Ortodoks ve İslam yazmaları da sergileniyor. Kitabın parasal değerine dair dolaşan bir rakam var; 1992'de İspanya'da açılacak bir sergi için 7 milyon dolarlık sigorta istenmişti. Saraybosna'da bu rakamı söyleyen kimseye rastlamazsınız, çünkü şehir için kitabın değeri altın yaldızında değil, onu tutan ellerin listesinde.
Şehrin geri kalanı da tamir edildi. Yanan Belediye Sarayı yirmi iki yıl süren bir onarımın ardından 9 Mayıs 2014'te yeniden açıldı; içeri girenler kubbenin altındaki alacalı kemerlere bakarken, o binanın kaybettiği 1,5 milyon cildi geri getirmenin mümkün olmadığını da bilir. Ulusal Müze ise savaştan sağ çıktıktan sonra bambaşka bir nedenle, parasızlıktan 2012'de kapılarını kapattı; üç yıl boyunca çalışanlar maaş almadan binaya gelip koleksiyonlara baktı, ülke çapında bir kampanya yürütüldü ve müze 2015'te yeniden açıldı. Sarajevo Haggadası bugün haftanın belirli saatlerinde, sayılı dakikalar boyunca sergileniyor; geri kalan zamanda sayfalarının tam dijital kopyası herkesin erişimine açık duruyor, yani kitap ilk kez altı yüz yıl sonra hiçbir yere saklanmak zorunda kalmadan çoğaldı. Hikâyesi Avustralyalı yazar Geraldine Brooks'un 2008 tarihli romanı People of the Book, yani Kitabın İnsanları sayesinde milyonlarca okura ulaştı; romanın kurgu olduğunu, ama zincirin gerçek olduğunu Saraybosna'ya gelen herkes müzede kendi gözüyle doğruluyor.
Bu kitabın asıl olağanüstülüğü yaşı ya da resimleri değil. Ortaçağ İspanyası'ndan kalma başka aydınlatmalı yazmalar da var. Sarajevo Haggadası'nı ayrı yapan şey, üç ayrı yüzyılda, üç ayrı yok etme girişiminin önüne üç ayrı insanın çıkmış olması ve bu üç insanın hiçbirinin kitapla aynı inancı paylaşmaması. Bir Katolik sansürcü bir sayfaya imza attı. Bir Müslüman kütüphaneci onu beline sıkıştırıp dağ köyüne götürdü. Bir arkeolog, top ateşi altında bir bankanın kasasına taşıdı. Kitap, sahiplerinin değil, yabancılarının sayesinde ayakta. Saraybosna'nın kendine anlattığı hikâye tam olarak budur, ve şehir bu hikâyeye tutunmakta haklıdır: dünyanın kendisine yaptıklarından sonra, elinde kalan en sağlam kanıt, bir masanın üstünde açılabilen altı yüz yıllık bir akşam yemeği kitabıdır.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.