2026-09-02 · 16 dk
Mississippi deltasında deniz seviyesinin altına kurulmuş New Orleans'ın portresi: Fransız, İspanyol, Afrikalı ve Karayipli katmanların üst üste bindiği bir şehirde Congo Meydanı'nın pazar günü davullarından doğan caz, yer altına gömülemediği için yer üstünde duran mezarlıklar ve gumbo mutfağı. 2005'te Katrina'da suyun altında kalan Lower Ninth Ward'dan bugün hâlâ tabutun ardından çalınan cenaze bandolarına uzanan bir batmama hikâyesi.
new orleanscazlouisianajazz cenazesigumboBu şehirde bir cenaze alayı mezarlığa doğru ağır ağır, ağıt gibi çalarak yürür. Dönüşte aynı bandolar aynı sokakta tempoyu değiştirir ve arkalarına takılan kalabalık dans etmeye başlar. Suyun her an geri alabileceği bir toprakta yaşayan insanların ölümle kurduğu pazarlık böyle bir şey.
Mississippi, Meksika Körfezi'ne dökülmeden önce son bir kez kararsız kalır. Kıtanın yarısından topladığı çamuru ve ağırlığı taşıyarak geniş bir kavis çizer, neredeyse kendi üstüne kıvrılır. İşte o kavisin içine, suyun yüzyıllar boyunca kıyıya bırakarak yükselttiği ince bir toprak şeridine kurulmuştur New Orleans. Kentin en eski lakabı da buradan gelir: Hilal Şehri.
1718'de Fransız subay Jean-Baptiste Le Moyne de Bienville bu noktaya bir yerleşim işaretlediğinde, mühendislik açısından yapılabilecek en kötü tercihlerden birini yapıyordu. Ayağının altındaki toprak toprak bile sayılmazdı. Nehrin binlerce yıl boyunca taşıyıp bıraktığı alüvyonla, çürüyen bataklık bitkilerinin üst üste yığılmasından oluşmuş, suya doymuş bir süngerdi. Yağmur yağınca su çekilmiyordu. Bir çukur kazdığınızda çukur kendi kendine doluyordu. Yılın yarısında hava, insanın ciğerine su gibi doluyordu.
Ama Bienville'in aklındaki mühendislik değil, coğrafyaydı. Nehrin bu kavisinin hemen arkasında, kentin kuzeyindeki büyük su kütlesine, yani Pontchartrain Gölü'ne uzanan kısa bir su yolu vardı. Yani buradan körfeze de çıkabiliyordunuz, göl üzerinden kıtanın içlerine de. Kim burayı tutarsa, Kuzey Amerika'nın orta kolunun bütün ticaretini tutuyordu. Bienville, kenti Orléans Dükü'nün adına adadı ve sonucu bekledi.
Sonuç bir yıl bile sürmedi. 1719 ilkbaharında nehir kabardı ve yeni yerleşimi bastı. Kolonistler o gün, bugüne kadar bitmeyecek bir işe başladılar: nehir kıyısına toprak yığmaya. 1720'lerin sonuna gelindiğinde kentin önünde ilk sıra setler vardı. O günden sonra New Orleans'ın hayatı hep aynı denklemin içinde geçti. Su her zaman kentten yüksekte duracaktı, kent ise suyun altında yaşayacaktı; aradaki tek şey insanın yığdığı topraktı.
Bu pazarlığın en tuhaf maddesi ise mezarlıklarda ortaya çıktı. Yer altı suyu o kadar yüzeye yakındı ki, açılan mezar çukurları defin bitmeden dolmaya başlıyordu. Tabutlar suyun üstünde yükseliyor, bazen delinip batırılmaları gerekiyordu. Bir kent, ölülerini toprağa gömemiyordu. Çözüm, 1789'da açılan 1 numaralı Saint Louis Mezarlığı'nda kesin biçimini aldı: ölüler toprağın altına değil, üstüne konacaktı. Kireç ve tuğladan, insan boyundan yüksek, kapılı, çatılı mezar odaları. Bunlar aile mezarlarıydı; bir cenaze konur, bir yıl beklenir, gelecek ölü için yer açılırdı. Mezarlıkların arasında sokaklar oluştu, sokakların adresleri oldu. Ziyaretçilerin "ölüler şehri" demesi bir benzetme değil, tarifti.
Yirminci yüzyılın başında New Orleans, suyla yaptığı pazarlığın şartlarını değiştirmeye kalktı. 1913'te kentli bir mühendis olan Albert Baldwin Wood, devasa bir vidalı pompa tasarladı; alçak seviyedeki suyu düşük basınçla, çok büyük hacimlerde kaldırabilen bir makine. Bu pompalar kentin arkasındaki bataklığı kuruttu. New Orleans nehir kıyısındaki dar şeritten çıkıp, o zamana kadar oturulamaz olan geniş çukurluğa yayıldı. Yeni mahalleler, yeni sokaklar, yeni evler. Zafer gibi görünen şey, faturayı sessizce yazıyordu: kuruyan turba toprağı sıkıştı, havayla temas edince çürüyüp hacim kaybetti, zemin çökmeye başladı. Kentin pompalarla kazandığı arazi, tam da pompalar yüzünden alçalıyordu.
Bugün New Orleans'ın kabaca yarısı, bazı ölçümlere göre daha fazlası, deniz seviyesinin altındadır. Bazı mahalleler yılda birkaç milimetre daha aşağı iner. Kent, kenarları setlerden, dibi çamurdan bir çanağın içinde durur ve o çanağın kuru kalması, elektrikle çalışan pompaların hiç durmamasına bağlıdır. Burada yaşamak, kirasını her gün ödediğiniz bir toprakta yaşamaktır.
Ölümün mimarisi bu kadar görünür olduğunda, ölüm de gündelik hayatın içinden konuşulan bir şeye dönüşür. New Orleans, ölülerini saklayamayan bir kenttir; onları göz hizasında, sokak seviyesinde tutar. Ve bu kent, ölüyü uğurlamanın yolunu bambaşka bir yerde, haftanın tek boş gününde, bir toprak meydanda bulacaktı.
Fransız yönetimi 1724'te Louisiana için Code Noir, yani Siyah Yasa adı verilen düzenlemeyi yürürlüğe koydu. Köleliği kurumsallaştıran, insanları mülk olarak tanımlayan bir metindi. Ama Katolik takvimini esas aldığı için tuhaf bir madde içeriyordu: pazar günleri ve dinî bayramlarda çalıştırma yasaktı. Bu madde, sahiplerinin insafına göre esneyip bükülse de, kentte köleleştirilmiş insanlara haftada bir gün bıraktı. O gün, yetiştirdikleri sebzeyi sattıkları, kendi paralarını biriktirdikleri, ve en önemlisi, birbirlerini buldukları gündü.
Kent yönetimi 1817'de bu buluşmaları tek bir yere sıkıştırmaya karar verdi: surların dışında, kentin arka tarafında kalan toprak bir alan. Adı Congo Square, yani Kongo Meydanı'ydı. Denetim amacıyla alınmış bir karardı, ama sonucu tam tersi oldu. Dağınık haldeki bir kültürü haftada bir kez, aynı yerde, yüzlerce kişilik bir kalabalık halinde topladı.
O kalabalığı görüp yazıya geçiren adamlardan biri, Amerika'nın en tanınmış mimarlarından Benjamin Henry Latrobe'dur. 1819 şubatında meydana denk gelir. Defterine 500 ila 600 kişiden söz eder. İnsanlar iri halkalar kurmuştur; her halkanın ortasında bir ya da iki dansçı, kenarında çalgıcılar vardır. Latrobe davulları çizer: oyulmuş kütüklerden yapılmış, birinin üstüne oturularak çalınan gövdeler; su kabağından, tahtadan, telden yapılmış çalgılar. Bir kişi söyler, kalabalık cevap verir. Kadınlar ellerinde mendillerle döner. Latrobe bütün bunları beğenmez, duyduğu şeyi gürültü diye tarif eder ve rahatsız ayrılır. Ama defterine yazar. Bugün o meydanın en ayrıntılı tanığı, orada olan biteni sevmemiş bir mimardır.
Bu sahnenin önemi, kıtanın geri kalanıyla karşılaştırıldığında anlaşılır. İngiliz kolonilerinin çoğunda davul yasaklanmıştı; ayaklanma korkusuyla, ritmin haberleşmeye yarayacağı düşünülüyordu. New Orleans'ta ise, izin verilen tek meydanda, izin verilen tek günde, Batı Afrika'nın çok katmanlı ritmi kesintiye uğramadan çalınmaya devam etti. Kent buraya bir de dışarıdan takviye aldı: 1809'da, Saint-Domingue'deki devrimden, yani bugünkü Haiti'den kaçıp önce Küba'ya sığınan, oradan da sınır dışı edilen yaklaşık 9 bin kişi limana çıktı. Bu tek dalga, kentin nüfusunu neredeyse ikiye katladı. Yanlarında Karayip ritmini, Katolik ayin biçimlerinin içine yerleşmiş Afrika kökenli inanç pratiklerini ve müzisyenleri getirdiler.
On dokuzuncu yüzyıl Amerika'sı bando çılgınlığı içindeydi; her kasabanın nefesli topluluğu, her törenin marşı vardı. New Orleans'ta bu nefesli çalgılar, meydandan gelen o ritmin üstüne oturdu. Trompet ve trombon, halkanın ortasındaki dansçının söylediğini söylemeye başladı. Kentin sesi tam olarak burada, iki geleneğin birbirine geçtiği yerde doğdu.
Ama bir cenaze alayını asıl kuran şey müzik değil, paraydı. Kölelik kaldırıldıktan sonra da siyah New Orleans'lılar sigorta şirketlerinden, beyaz cenaze evlerinden, hastanelerin çoğundan dışlandı. Bir insan hastalandığında ya da öldüğünde ona bakacak hiçbir kurum yoktu. Bunun üzerine kendi kurumlarını kurdular: yardımlaşma dernekleri ve bunların devamı olan, Social Aid and Pleasure Club denen yardımlaşma ve eğlence kulüpleri. Üyeler her ay aidat ödüyordu. Bu aidat hastalıkta doktor parası, ölümde tabut, mezar odasında yer ve alayı yürütecek bandonun ücreti demekti. 1884'te kurulan ve bugün hâlâ ayakta olan Young Men Olympian, yani Genç Olimposlular derneği bu geleneğin en eskilerinden biridir. Bir insanın hakkıyla gömülmesi, kendi cemaatinin kendi cebinden ödediği bir garantiydi.
Ve alay şöyle yürürdü. Bando, kulüp binasının ya da cenaze evinin önünde toplanır. Trampete bir bez sarılır, sesi boğuklaşır. Yürüyüş mezarlığa doğru ağır ağır başlar; çalınan şey ilahilerdir, "Just a Closer Walk with Thee", yani Sana Biraz Daha Yakın Yürüyeyim gibi. Tempo insanın adımını zorla yavaşlatacak kadar geriye çekilmiştir. Aile arkada, siyahlar içinde. Kalabalık sessizdir.
Sonra alayın kırılma noktası gelir. Tabut mezara ya da mezar odasına bırakılır, bando bir an susar. Buna bedeni salıvermek denir. O andan itibaren ölüyü taşımak diye bir iş kalmamıştır. Trampeteden bez çözülür. Davulcu tek başına bir figür çalar, bandonun tamamı üstüne biner ve tempo iki katına çıkar. Artık "Oh, Didn't He Ramble", yani Ah, Nasıl da Gezerdi gibi şarkılar vardır; sonra "When the Saints Go Marching In", yani Azizler Yürüyüşe Geçtiğinde. Şemsiyeler açılır, mendiller havaya kalkar, insanlar yürümeyi bırakıp dans etmeye başlar.
Bu alayın iki hattı vardır. Önde aile, kulüp üyeleri ve bando yürür; buna birinci hat denir. Onların arkasına takılan, çağrılmadan gelen, sokaktan katılan herkes ise second line, yani ikinci hattır. İkinci hat, kentin bu geleneğe getirdiği asıl fikirdir: yas özel bir mesele değildir, kamusal bir olaydır, ve bir insanı uğurlamak için o insanı tanımak şart değildir.
1901'de bu kentte doğan Louis Armstrong, çocukluğunda bu alayların peşinden koşan çocuklardan biriydi. Şaşırtıcı olan neşe değil, neşenin nereye konduğudur. Ağır ilahiler bedenin gidişi içindir; hızlanan tempo ruhun kurtuluşu içindir. Aynı cümlenin iki yarısıdır bunlar, ve ikincisi olmadan birincisi tamamlanmaz.
29 Ağustos 2005 sabahı Katrina Kasırgası Louisiana kıyısına vurduğunda, New Orleans'ın asıl felaketi rüzgâr değildi. Kentin çevresindeki setler ve sel duvarları 50'den fazla noktada yarıldı. Su, kentin yüzde 80'ini kapladı ve çekilmedi; çünkü New Orleans, pompaların yüzyıl boyunca kurutarak alçalttığı bir çanağın içindeydi ve çanak dolmuştu. Louisiana'da yaklaşık 1400 kişi öldü.
Suyun en derin durduğu yerler, bu hikâyenin yazıldığı mahallelerdi. Kongo Meydanı'nın hemen ardında uzanan ve ülkenin en eski siyah mahallelerinden sayılan Tremé, kentin doğu ucundaki Lower Ninth Ward, yani Aşağı Dokuzuncu Mahalle. Bandoların çıktığı, kulüplerin toplandığı, aidatların ödendiği sokaklar. Müzisyenler Houston'a, Atlanta'ya, Baton Rouge'a dağıldı. 2000 sayımında 484 bin olan kent nüfusu, 2010 sayımında 343 bine düşmüştü. Yani gelenek sadece susmadı; taşıyıcıları başka eyaletlere savruldu.
Kentin bu geleneğe geri dönüşü, tam olarak beklenmesi gereken yerden geldi. Eylül sonunda, tahliye edildiği Atlanta'da, New Orleans'ın en tanınmış Creole aşçılarından Austin Leslie kalp krizinden öldü. Ekim 2005'te, fırtınadan yalnızca altı hafta sonra, onun için kentte bir cenaze alayı düzenlendi. Kentin genç bandolarından Hot 8 Brass Band çaldı. Alay, Leslie'nin ömrünü geçirdiği Yedinci Mahalle'nin harabesinden yürüdü. Duvarlarda suyun bıraktığı çizgi vardı, evlerde arama ekiplerinin spreyle çizdiği işaretler vardı, kaldırımlarda çamur vardı. Ve neredeyse hiç kimse yoktu. Kentin en kalabalık ritüeli, o gün boş sokaklara çalındı. Bu, fırtınadan sonraki ilk ikinci hattı.
İkincisi kalabalık geldi. 15 Ocak 2006'da, 30'dan fazla yardımlaşma ve eğlence kulübü bir araya geldi. Saten kuşaklar, tüylü yelpazeler, süslü şemsiyeler yeniden çıkarıldı; üstünde "New Orleans'ı yeniden kur" yazan tişörtler giyildi. Alay, kentin en ağır hasar almış mahallelerinden geçerek 4 saat boyunca yürüdü. 10 binden fazla insan katıldı. Birçoğu o gün kente sadece yürümek için, başka bir eyaletten gelip akşam geri dönmek üzere gelmişti. Mesaj açıktı: kulüpler geri dönmek istiyordu, ama dönebilmeleri için oturacak ev ve çalışan altyapı gerekiyordu.
Ve tam burada, gelenek yeni bir engelle karşılaştı; hem de ilk kurulduğu andakiyle aynı cinsten bir engelle, yani parayla. Kent polisi, alaylar için istediği eskort ücretini 2005'teki 1200 dolar seviyesinden 2006'da 3790 dolara çıkardı; üstüne eyalet mevzuatı 10 bin dolarlık bir teminat şartı koyuyordu. Yılda birkaç kez alay çıkaran, geliri üye aidatından ibaret olan kulüpler için bu, geleneği tamamen durduracak bir rakamdı. 2006 kasımında 19 kulüp dava açtı. Sonuçta varılan anlaşmayla ücret 1985 dolara indirildi ve teminat şartı kaldırıldı. Bir asır önce sigortadan dışlanan insanların kendi cenaze fonlarını kurmak zorunda kalması gibi, bu kez de sokakta yürüme hakkının bedeli pazarlık masasında belirlendi.
Kentin dönüşü eşit olmadı. Tremé gibi mahallelerde kiralar yükseldi, evlerin bir kısmı el değiştirdi, dağılan ailelerin bir bölümü hiç geri gelemedi. Bugün bir pazar günü alayın geçtiği sokakta yaşayanlarla, alayı yürüten kulübün üyeleri artık her zaman aynı insanlar değil. Gelenek yaşıyor, ama zeminini yeniden kazanmak zorunda kaldığı bir zeminde yaşıyor.
Yine de bu şehrin ölüyle kurduğu ilişkiyi anlamak için asıl bakılacak yer, tempo değişimidir. New Orleans, kaybı hafife alan bir kent değildir; kaybı en iyi bilen kenttir. Ölüsünü toprağa gömemez, göz hizasında taşır. Yılda bir kez kasırga mevsimini bekler. Ayağının altındaki toprağın her yıl birkaç milimetre alçaldığını bilir. Böyle bir yerde ağır ilahilerle başlayıp hızlanan bir yürüyüş, acıyı inkâr etmek değildir. Tam tersine, acının varlığını kabul edip alayın yine de durmayacağını ilan etmektir. Trampeteye sarılan bez çözüldüğünde söylenen şey şudur: bu insan gitti, biz yürümeye devam ediyoruz, ve sıra bize geldiğinde arkamızda da böyle bir kalabalık olacak.
Bugün o alaylar sadece yaşlıların ardından değil, genç yaşta ve şiddetle kaybedilenlerin ardından da yürüyor. Şehir, en ağır yükünü hâlâ aynı biçimde taşıyor: yavaş başlıyor, sonra tempoyu değiştiriyor.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.