2026-10-09 · 15 dk
Arjantin Patagonyası'nın Chubut vadisinde 1865'te Mimosa gemisiyle gelen Gallilerin kurduğu Y Wladfa'nın portresi: susuz bozkırda elle kazılan yüzlerce kilometrelik sulama kanalları, açlıktan kurtaran Tehuelche komşuluğu, 1902'de Arjantin ile Şili arasında sınırı belirleyen köy oylaması ve bugün çay evleriyle, kapellerle, eisteddfod şenlikleriyle ayakta duran bir dil.
patagonyagallerchubutgaimantrevelinAtlantik'in öbür ucunda, kuru bir bozkırın ortasında yüz elli kişi gemiden indi — ne ağaç vardı ne su, ellerinde yalnızca kürek ve bir dil. Bugün aynı vadide çocuklar Galce şiir yarışmasına çıkıyor, teyzeler fırından siyah kek çıkarıyor. Peki bir dil, anayurdundan sekiz bin mil uzakta nasıl hayatta kalır?
28 Mayıs 1865 sabahı Liverpool rıhtımından bir yük gemisi ayrıldı. Adı Mimosa'ydı; bir zamanlar Çin'den çay taşıyan, hızını yitirmiş, ambarına apar topar ranzalar çakılmış sıradan bir yelkenli. 2.500 sterline kiralanmıştı ve içinde 153 kişi vardı. Bu insanların mesleklerine bakmak, hikâyenin sonunu baştan sezdirir: terziler, ayakkabı tamircileri, marangozlar, tuğla ustaları, kömür madencileri. Aralarında çiftçi neredeyse yoktu. 56 evli yetişkin, 33 bekâr ya da dul erkek, 12 genç kadın, 52 çocuk. İki ay boyunca Atlantik'i güneye doğru geçtiler, yolda birkaç çocuğu denize verdiler ve her akşam ambarda ilahi söylediler.
Niçin gittiklerini anlamak için Güney Amerika'ya değil, Kuzey Galler'deki küçük bir kasabaya, Bala'ya bakmak gerekiyor. Oradaki bir papaz, Michael Daniel Jones, yıllardır aynı şeyi söylüyordu: Galce konuşan insanlar İngiltere'nin içinde eriyor, Amerika'ya gidenler ise bir kuşak içinde İngilizceye geçiyor. Ona göre dilin yaşaması için dilin kendi kendine yettiği bir yer gerekiyordu: mahkemesi, okulu, gazetesi, dükkânı, ilahisi Galce olan bir yer. Yeterince uzak, yeterince boş, yeterince kimsenin istemediği bir yer. Arjantin hükümeti de tam o sıralarda güneyi insanla doldurmak istiyordu; İçişleri Bakanı Guillermo Rawson'la toprak sözü üzerine anlaşıldı. 1862'de Lewis Jones ile Love Jones-Parry kıyıyı görmeye gittiler, ılıman bir mevsimde geldiler, körfezi beğendiler ve ona Porth Madryn adını verdiler. Galler'de dağıtılan ilanlarda vadinin "aşağı Galler kadar yeşil" olduğu yazıyordu.
28 Temmuz 1865'te Mimosa, bugün Puerto Madryn olarak bilinen kıyıda, Golfo Nuevo'nun, yani Yeni Körfez'in sularına demir attı. Takvim yaz ortasını gösteriyordu ama güney yarımkürede mevsimler ters işler: karaya çıktıkları gün kışın tam ortasıydı. Ve karşılarında yeşil bir vadi yoktu. Bozkırın rengi soluk, bitkisi dikenli, rüzgârı aralıksızdı. Ağaç yoktu. Dere yoktu. En kötüsü, içilecek tatlı su yoktu. Ambardaki tahtaları sökerek barınak yapmaya çalıştılar, sonra kıyı falezlerindeki doğal oyukları kazıp genişlettiler. O burna bugün Punta Cuevas, yani Mağaralar Burnu deniyor; dokuz kadar sığınağın izi hâlâ orada. Okyanusu aşıp bir ülke kurmaya gelen insanların ilk evi, denize bakan bir kaya kovuğuydu.
Haftalar süren su arayışından sonra tek çıkar yolun güneye yürümek olduğunu anladılar. Vaat edilen ırmak, Chubut, yaklaşık 65 kilometre ötedeydi. Kadınlar, çocuklar, yüklenebilen ne varsa; kervan birkaç günde bir konaklayarak bozkırı geçti. O yolda bir bebek doğdu: Mary Humphreys, yerleşkenin ilk çocuğu, bir çadırın altında dünyaya geldi. Irmağa vardıklarında gördükleri şey onları biraz olsun rahatlattı. Galce'de ona Afon Camwy, yani Kıvrımlı Irmak diyeceklerdi; adının Tehuelche dilinde "berrak" anlamına gelen bir sözden geldiği söylenir. Ağzına yakın bir yere toprak siperli bir karakol kurdular ve kasabaya, toprağı veren bakanın adını verdiler: Rawson.
İlk iki yıl, bir yerleşkenin batmaya ne kadar yakın durabileceğinin dersidir. Topraktan yaptıkları evleri ırmağın taşması götürdü. Ektikleri patates ve mısır kurudu ya da sular altında kaldı. Vadide buğday yetişmesi için su gerekiyordu ve suyun nasıl tarlaya getirileceğini bilmiyorlardı; ellerindeki tek tecrübe kömür ocağı ve terzi makasıydı. İlk hasat Ocak 1867'den önce beklenmiyordu, yani kuruluştan 16 ay sonra. O 16 ay boyunca hükümetin gönderdiği erzak gemilerine, deniz kıyısından topladıklarına ve avladıklarına bakarak yaşadılar. Mezarlık, tarladan önce büyüdü. Bir kısmı pes etti: Brezilya'ya, kuzeydeki Santa Fe'ye, hatta geri Galler'e gitmekten söz edenler oldu. Aylarca gemi görünmedi. Ağaçsız vadideki o ilk kış, kimsenin hesaba katmadığı bir şeyi öğretti onlara. Burada ayakta kalmak Galce bilmekle değil, bu toprağı bilmekle olacaktı. Ve bu toprağı bilen insanlar, ikinci yılın ağustos ayında atlarıyla vadiye indi.
1866 Ağustos'unda iki ayrı grup geldi. Biri ırmağın kuzeyinde dolaşan toplulukların reisi Chiquichano'ydu; diğeri güneyden gelen Tehuelche gruplarının başındaki Galats, yanında Orkeke ve kardeşi Francisco. Beş hafta kadar kaldılar. Galeslilerin gördüğü şey onları şaşırttı: boyları uzun, atları iyi, guanako kürkünden pelerinleri rüzgârı kesen; bozkırı bir harita gibi okuyan insanlar. Avrupa'dan gelenlerin kafasındaki klişelerle bu karşılaşma arasında bir mesafe vardı ve o mesafe, iki tarafın birbirine ihtiyaç duyması sayesinde kapandı.
Tehuelche'lerin öğrettikleri, kelimenin tam anlamıyla hayat kurtardı. Yabani atı nasıl binek haline getirirsin. Boleadora, yani uçlarına deri kayışlarla taş topuzlar bağlanmış atma ipi nasıl savrulur. Guanako sürüsüne rüzgârın hangi yanından yaklaşılır, ñandu denilen bozkır devekuşu nasıl çevrilir, yumurtası nerede aranır. Hangi mevsimde hangi kuyu çeker, hangi çukurda yağmur durur, fırtına hangi yönden gelirse çadır sökülür. Madenci elleri birkaç ay içinde avcı eli oldu.
Takas kısa sürede bir ritme bağlandı ve o ritmin merkezinde tek bir şey vardı: ekmek. Galesliler ilk işlerinden biri olarak fırın kurmuşlardı ve bozkır halkı bu ekmeğe bayıldı. Kapı kapı dolaşıp et karşılığı ekmek istediler; Galce "bara" sözcüğü, yani ekmek, bozkırın sözlüğüne girdi. Karşılığında vadiye et geldi, deri geldi, devekuşu tüyü, dokuma battaniye, eyer ve at geldi. Bu alışveriş sadece karın doyurmadı; bir güven kurdu. Öyle ki, yerleşkenin en karanlık anında, insanlar vadiyi bırakıp kıyıya çekildiğinde Galats onlara Chubut'u terk etmemelerini söyleyen taraf oldu. 1867'de bazı reisler, Lewis Jones'la birlikte ta Buenos Aires'e kadar gidip hükümetten kendilerine sözü verilmiş erzağı istedi. İki topluluk, bir süre boyunca aynı masada, aynı devletle pazarlık etti.
Vadiyi gerçekten kurtaran fikir ise bir kadından geldi. Aaron Jenkins'in tarlasını ırmak bir kez daha bastığında, karısı Rachel Jenkins suyun geçtiği yerde buğdayın diğer her yerden gür çıktığını gördü. Mantık basitti: ırmak zaten tarlayı sulamak istiyordu, yapılacak tek şey ona yol açmaktı. Kürekle, çapayla, çoğu zaman elle; ırmağın kıvrımlarından tarlalara doğru kanallar çizildi. Yıllar içinde bu, vadiyi boydan boya saran bir şebekeye dönüştü; ülkenin ilk düzenli sulama ağlarından biriydi. Sonucu sayılarla söylemek gerekirse: 1885'e gelindiğinde vadide 6 bin ton buğday kaldırılıyordu ve Chubut buğdayı Paris ile Chicago'daki uluslararası sergilerden altın madalyayla dönüyordu. Ağaçsız çölde açlıktan ölmek üzere olan insanlar, 20 yıl içinde Arjantin'in en iyi buğdayını yetiştiriyordu.
Kanal nereye gittiyse kasaba onun ardından kuruldu. 1874'te David Roberts ile eşi Jemima Jones ırmağın orta vadisinde taştan bir ev yaptı; o evin çevresinde büyüyen yerleşmeye bölgenin eski adı kaldı, Gaiman, Tehuelche dilinde taşlı burun ya da bileğitaşı anlamında. Biraz batıda kurulan kasabaya "ırmak çayırı" dediler, Dolavon. 1886'da demiryolunun vadi ucundaki son istasyonunun çevresinde Trelew doğdu: "tre" kasaba, "lew" ise Lewis Jones'un adının kısası, yani Lewis'in Kasabası. O demiryolu vadiyi Puerto Madryn'e bağladı ve buğdayı limana indirdi. Ama kasabaların asıl merkezi istasyon değil, çinko çatılı, ahşap sıralı küçük kiliselerdi; vaftiz, nikâh, cenaze, koro provası, okuma yazma dersi ve komşu kavgasının çözümü hep aynı salonda olurdu. Vadi dolunca, çiftliklerin oğullarına verecek toprak kalmadı. Bakışlar batıya, And Dağları'nın eteklerine çevrildi.
14 Ekim 1885'te Rawson'dan bir atlı kol yola çıktı. Başında, bir yıl önce kurulan Chubut Ulusal Toprağı'nın ilk valisi Luis Jorge Fontana vardı; 28 kadar atlının çoğu vadinin Galesli gençleriydi. Kılavuzları John Daniel Evans'tı. Evans'ın bozkırda bir geçmişi vardı: 1884'te bir keşif kolundayken üç arkadaşı öldürülmüş, o Malacara adını verdiği atının bir yarığın üzerinden atlamasıyla kurtulmuştu. O olayın geçtiği yere bugün hâlâ Şehitler Vadisi deniyor. Yaklaşık 500 kilometre batıya gidip 1 Şubat 1886'da döndüler ve dönerken anlattıkları şey vadideki herkesi ayağa kaldırdı: dağların dibinde yağmur alan, ırmakları gürül gürül akan, gerçek ormanı olan bir vadi bulmuşlardı. Galce adını hemen koydular: Cwm Hyfryd, yani Güzel Vadi. 20 yıl önce kendilerine ilanlarda tarif edilen manzarayı, nihayet 500 kilometre batıda bulmuşlardı.
Vadinin resmî kuruluşu 16 Ekim 1888'de yapıldı; İspanyolca adı, 16 Ekim Vadisi, o günden kalma. İlk aileler 1889'da yerleşti, Evans 1891'de taşındı. Yıllar sonra, 1918 dolaylarında kurduğu buğday değirmeni kasabaya adını verdi: Trevelin, Galce'de değirmen kasabası. Dağ eteğindeki bu küçük yerleşme, 20. yüzyılın hemen başında kendini beklenmedik bir yerde buldu: iki devletin haritası arasında.
Arjantin ile Şili arasındaki And sınırı tartışması yüzyıl sonunda kriz halini almıştı ve iki ülke sorunu İngiliz Kralı'nın hakemliğine bıraktı. Sınır komisyonu araziyi bizzat görmeye geldi; İngiliz temsilci Thomas Holdich, bu vadide yaşayanların ne düşündüğünü doğrudan sormaya karar verdi. 30 Nisan 1902'de, Corintos çayı kıyısında 1895'te açılmış olan 18 numaralı okulun odasında oy verildi. Sandığa giden yaklaşık 90 kişiden yalnızca 6'sı Şili'yi işaretledi. Şili her aileye bir yarım fersah toprak teklif etmişti; buna rağmen oyların ezici bölümü Arjantin dedi. Gerekçe romantik değil, çok insani bir gerekçeydi: akrabaları, mezarları, kanalları ve kiliseleri 600 kilometre doğudaki Chubut vadisindeydi; sınır onları ailelerinden ayırsın istemiyorlardı. Hakem kararı bölgeyi Arjantin'e bıraktı; Trevelin, Esquel ve çevresi Chubut'a bağlandı. O gün bir devlet sınırı, Galce konuşan çiftçilerin oyuyla çizildi.
Oy vermenin bu insanlar için alışılmış bir iş olması tesadüf değildi. Yerleşke, kurulduğu ilk yıllardan itibaren kendi işini kendi seçtiği bir konseyle çevirmişti ve o seçimlerde 18 yaşını geçmiş her kadın ve her erkek oy kullanıyordu. Arjantin'de kadınların genel oy hakkı 1947'de, Britanya'da kademeli olarak 20. yüzyılın ilk çeyreğinde geldi. Chubut vadisinde, çamurdan evlerde, bu 1860'larda olağan bir uygulamaydı.
Bugün o mirasın en kalabalık hali, Gaiman'ın çay masalarında görülüyor. Kasabada eski tuğla evlerin salonlarında çayevleri var; masaya tereyağlı ekmek, ev reçelleri, peynirli tart, krema ve mutlaka torta negra, yani kuru meyveyle ağırlaşmış, kesilince ıslak duran siyah kek geliyor. En tanınmışı Ty Te Caerdydd, yani Cardiff Çayevi; 1995'te Galler Prensesi Diana buraya uğradığı için, içtiği fincan hâlâ vitrinde duruyor. Kasabalar arasındaki yollarda çinko çatılı küçük kiliseler, yanlarında Mimosa yolcularının yattığı mezarlıklarla ayakta. Lewis Jones'un 1891'de kurduğu Y Drafod, yani Tartışma gazetesi, 1961'e dek haftalık çıktı ve adı bugün de yaşıyor. Her ekim Trelew'de, eylülde Gaiman'da gençler için bir eisteddfod, yani şiir, koro ve dans yarışması düzenleniyor; yarışma iki dilde, Galce ve İspanyolca. 1997'den beri Galler'den vadiye her yıl dil öğretmenleri geliyor; bugün Chubut'ta Galce bilenlerin sayısı için 1.500 ile 5 bin arasında tahminler veriliyor ve 2019'da 1.411 kişi dil kursuna yazılarak bugüne kadarki rekoru kırdı. Dil, çiftlikte değil sınıfta ve koroda yaşıyor artık.
Vadinin ikinci hafızası daha sessiz. Galeslilere at binmeyi, avlanmayı ve rüzgârı okumayı öğreten toplulukların dünyası, 1870'lerin sonu ile 1880'ler arasında yürütülen askerî harekâtlarla dağıldı; Orkeke'nin grubu 1883'te toplanıp kuzeye götürüldü ve yaşlı reis bir daha bozkıra dönemedi. Chubut'ta bugün Tehuelche ve Mapuche kökenli aileler yaşıyor; Chiquichano, vadinin telefon rehberinde hâlâ rastlanan bir soyadı. 160 yıl sonra, Gaiman'da bir çay masasının üzerinde iki ad birden duruyor: Galce bir yemek tarifi ve Tehuelche bir yer adı.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.