← Nöron Seyahat

İp Üstünde Yürüyen Köy: Dağıstan

2026-10-11 · 17 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Hazar'ın batısındaki Dağıstan dağlarının portresi: otuza yakın dilin yan yana yaşadığı bir coğrafyada, on dokuzuncu yüzyıldan beri her çocuğun ip üstünde yürümeyi öğrendiği Tsovkra-1 köyü, gümüşü iplik gibi işleyen Kubaçi ustaları ve 2015'te son sakinini kaybeden Gamsutl'un boşalan taş evleri. Derbent'in demir kapısından bugünün inen köylerine uzanan bir tutunma hikâyesi.

dağıstankafkasyatsovkrakubaçigamsutl

Bölüm metni

Bir köy düşünün: dört yüz kişi kalmış, hepsi ip üstünde yürüyebiliyor. Kimisi "ekilecek toprak yoktu, karın doyurmak için öğrendik" diyor; kimisi "sevdiğine iki günlük yolu kısaltmak için" diyor. Ama o ipin gerildiği dağda, otuza yakın dil ve boşalmakta olan yüz köy daha var.

Hazar Denizi'nin batı kıyısında, suyun hemen yanında, Kafkas sıradağlarının son yamaçları denize doğru iner. Dağ ile su arasında kalan boşluk bazı noktalarda 3 kilometreyi bulmaz. Avrasya bozkırından güneye, İran'a ve Mezopotamya'ya inmek isteyen biri için bu şerit, yüzyıllar boyunca en kolay yol oldu. Atlı bir orduyu dağlardan geçirmek zordur; sahilden geçirmek kolaydır. İşte bu yüzden tarihin bildiği en ısrarlı duvarlardan biri tam oraya, o şeridin üstüne kuruldu.

Şehrin adı Derbent. Farsçada "darband", yani kapalı geçit, bağlanmış kapı demek. Kuzeyden gelen Türk dilli halklar aynı yere Demir Kapı dediler; Araplar Bâbü'l-Ebvâb, kapıların kapısı diye andılar. Antik yazarların "Hazar Kapıları" dediği boğaz da burasıdır. Adların hepsi aynı şeyi söylüyor: burası bir eşik, bir kapı, geçmek için izin isteyen bir yer.

Kapının kilidi tepedeki kalede. Narın-Kala, 6. yüzyılın ortalarında, 560'lı yıllarda Sasani şahı I. Hüsrev tarafından taştan inşa edildi. Ama kale tek başına bir şey ifade etmez; asıl tasarım kaleden aşağıya uzanan iki paralel surdur. Bu iki duvar tepeden Hazar'a kadar iner, aralarına şehri sıkıştırır ve geçidi fiilen tıkar. Batıya doğru ise dağların içine giren bambaşka bir yapı uzanır: Dağ-Barı denilen dağ suru, kaleden Kafkas eteklerine doğru onlarca kilometre tırmanır, vadileri ve sırtları takip eder. Fikir basittir ve ürkütücü biçimde iddialıdır: bir dağ silsilesini kapıya çevirmek. Derbent'in iç kalesi, eski şehri ve savunma yapıları 2003'te UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alındı. Arkeolojik veriler ise yerleşimin çok daha eskiye, milattan önce 4. binyılın sonlarına kadar gittiğini gösteriyor; Rusya'nın en eski şehri sayılmasının nedeni de bu.

Bugün surların arasında yürürken duvarın ağırlığından çok, duvarın başarısızlığını düşünüyor insan. Çünkü bir geçidi kapatmak, insanları durdurmaz; onları başka yöne iter. Kapıdan geçemeyenler, geçemeyecek kadar kalabalık olmayanlar, ya da hiç geçmek istemeyip saklanmak isteyenler dağlara çıktı. Ve dağlar aldıklarını geri vermedi.

Dağıstan, yani "dağlar ülkesi", bu yüzden dünyanın en yoğun dil haritalarından birine sahip. 10. yüzyılda yaşayan coğrafyacı Mesûdî, Kafkasya için "dillerin dağı" anlamına gelen bir tabir kullanmıştı. Tarif hâlâ geçerli. Avar, Dargi, Lak, Lezgi, Tabasaran, Agul, Rutul, Tsahur dilleri; ovada Kumuk ve Nogay Türkçesi, güneyde Azerbaycan Türkçesi, Derbent çevresinde İranî bir dil olan Tatça. 1994'te kabul edilen cumhuriyet anayasası 14 halkı sayar; dil bilimcilerin saydığı dil sayısı ise bundan çok daha fazla, üstelik rakam kime sorduğunuza göre değişiyor, çünkü bazı vadilerin konuşması ayrı bir dil mi yoksa lehçe mi, bu bile tartışmalı.

Bu çokluğun romantik bir açıklaması yok. Nedeni coğrafya. Birbirine kuş uçuşu 10 kilometre uzaklıktaki iki köy, aralarındaki vadi 800 metre derinse, kışın altı ay birbirinden kopuksa, iki ayrı dünya olur. Kız alıp vermek vadinin kendi içinde olur, alışveriş kendi pazarında, kavga ve barış kendi akrabalığında. Dil de öyle, aşağıda kalır.

Sahilden yukarıya çıkan yol bunu hemen anlatır. Asfalt, bir süre meyve bahçeleri ve üzüm bağları arasında ilerler; yol kenarında tandırdan çıkmış incecik hamur işleri, içine ot, et ya da kabak konmuş çudu satılır; çay yanında keten tohumundan ya da kayısı çekirdeğinden dövülerek yapılan koyu, yağlı urbeç gelir. Sonra yol kıvrılmaya başlar. Sulak Kanyonu'na vardığınızda derinlik neredeyse 1900 metreye ulaşır; aşağıdaki su, yukarıdan bakan göze ince bir çizgi gibi görünür. Yukarı çıktıkça köyler değişir: evler artık birbirinin üstüne biner, bir evin damı üstteki komşunun avlusu olur, yamaçlar taş duvarlarla basamak basamak kesilmiştir, çünkü ekilecek düz toprak yoktur.

Ve işte Dağıstan dağlarının en çarpıcı özelliği burada ortaya çıkar. Toprak yetmediği için köyler toprakla geçinmedi; el işiyle geçindi. Ama rastgele değil. Bir köyün tamamı çömlek yaptı, bir köy halı dokudu, bir köy ahşap oydu, bir köy gümüş işledi, bir köy keçe bastı, bir köy de bıçak dövdü. Her köy tek bir şeyi, dışarıya satacak kadar iyi yapmayı öğrendi ve o bilgiyi babadan oğula, anadan kıza aktardı. Bir vadide yüzyıllardır sadece tek bir işi yapan birkaç yüz kişinin yaşadığını düşünün. O işte nereye varılabileceğini tahmin etmek zor.

Bu haritanın bir yerinde ise, zanaatı tencere ya da hançer olmayan bir köy var. Orada öğretilen şey bir nesne değil. Gerilmiş bir ipin üstünde yürümek.

Köyün adı Tsovkra. Dağıstan'ın güneybatısında, Kulin ilçesinde, Lak halkının yaşadığı bir dağ köyü. Haritada bulması zor, yolu uzun, kışı ağır. 2010 nüfus sayımında 410 kişi kayıtlıydı; Sovyet yıllarında bu sayı birkaç katıydı. Köyün ipte yürüme geleneği ise 19. yüzyılın başlarına kadar izlenebiliyor.

Geleneğin nasıl başladığına dair tek bir cevap yok, birkaç anlatı var ve hepsi aynı gerçeğin etrafında dönüyor. En sevilen hikâye şudur: vadinin öte yakasındaki köye gitmek, yamaçtan aşağı inip tekrar yukarı tırmanmak demekti ve âşık olan gençler bu yola katlanmak istemediler; iki yamaç arasına bir halat gerdiler, önce kendilerini çekerek geçtiler, sonra ayakta yürümeyi öğrendiler. Daha az romantik ikinci açıklama ekonomidir: ekilecek toprak olmadığı için erkekler evi beslemek üzere dışarıda gösteri yapmaya çıktılar, ipte yürümek bir hüner değil, bir meslek oldu. Üçüncüsü ise en kuru olanı: kopan, onarılamayan köprülerin yerine halat gerildi ve insanlar o halattan geçmeye alıştı.

Hangi açıklamayı seçerseniz seçin, sonuç aynı. Köyde yürümeyi öğrenen çocuk, yerden bir karış yüksekteki ipte dengede durmayı da aşağı yukarı aynı yıllarda öğrendi. Oyun, eğitim ve geçim aynı halatın üstünde iç içe geçti.

İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllar bu küçük köyü beklenmedik bir yere taşıdı. Sovyetler Birliği'nin sirkleri Tsovkra'dan gelen ip cambazlarıyla doldu. Köylü aileler, dedelerinin vadide gerdiği halatın aynısını sahne ışıkları altında gerdi; turneler ülke dışına uzandı, ustalar devletin sanatçılara verdiği en yüksek unvanlarla döndü. Birliğin dağılmasıyla sirk düzeni çözüldü, kadro kapandı, para bitti. Gelenek bir anda mesleğini kaybetti.

Ama tamamen ölmedi. Köyde ipte yürüme okulu yeniden açıldı; eğitmenlerden Ramazan Hacıyev gibi isimler çocukları okul bahçesinde, iki direk arasına gerilmiş alçak halatın üstüne çıkarmaya devam etti. Manzara tuhaf biçimde sakindir: arkada karlı sırtlar, önde bir avuç çocuk, ellerinde denge için tuttukları ince bir çubuk, altlarında yarım metre yükseklikte bir tel. Düşmek acıtmaz. Düşmemeyi öğrenmek yıllar alır.

Burada asıl mesele cesaret değil, ağırlık merkezinin nereye bindiğini bilmek. Yürüyen kişi ipi tabanının içine oturtur, bakışını uzak bir noktaya sabitler, ritmi bozmadan ilerler. Bir dağ köyünde yüzyıllardır aktarılan bilgi tam olarak budur: gövdenin dar bir çizgi üstünde nasıl yaşadığı.

Aynı dağlarda, kuzeydoğuya doğru, bu kez elin ipi değil madeni terbiye ettiği bir köy var. Kubaçi, 1750 metre yükseklikte, Dahaday ilçesinde kurulu; 2010'da nüfusu 3 bin dolayındaydı. Köyün kendine ait, komşularının anlamadığı bir konuşması var; evler sarp bir yamaca sırt sırta dizilmiş, sokaklar iki kişinin yan yana geçmesine zor izin veriyor.

Kubaçi'nin adı işini söylüyor. Fars kaynaklarında köy çok eski tarihlerden beri "zırh yapanların yeri" anlamına gelen Zirihgeran adıyla geçer; Türkçedeki Kubaçi de aynı anlamı taşır, zırhçılar demektir. Orta Çağ'da bu, kuru bir tanım değildi: köy zırh, miğfer, kılıç üretiyordu ve ürünü Kafkasya'nın çok ötesine gidiyordu. 10. yüzyıl Arap coğrafyacıları buranın silah ustalarından övgüyle söz eder. Köyün adı aynı zamanda bir seramik geleneğine de verilmiştir; bölgede bulunan sırlı çanak çömlek üslubu bu yüzden Kubaçi işi olarak anılır.

Zırh devri kapandığında ustalar işi bırakmadı, konu değiştirdi. Aynı eller gümüşe geçti. Kubaçi'yi tanınır kılan teknik, gümüşün üstüne kazınan desenlerin içine koyu, neredeyse siyah bir alaşımın dökülerek yakılmasıdır; savatlama denen bu yöntemle metalin üstünde ışık almayan derin bir siyah, hemen yanında parlayan bir gümüş kalır ve desen adeta yüzeyin içinden çıkar. Çaydanlıklar, kemerler, bilezikler, kama kabzaları, uzun boyunlu sürahiler. İş o kadar incedir ki tek parça haftalar alır. Kubaçi gümüşü 1937 Paris sergisinde ciddi bir ilgi gördü, Sovyet döneminde köyde kombine tipi bir atölye kuruldu, ustalar hem fabrikada hem evlerinin alt katındaki küçük tezgâhlarda çalıştı. Bugün köyde yüzlerce ustanın hâlâ bu işi sürdürdüğü söylenir; bir evin kapısı açıldığında içeriden çekiç sesi gelmesi burada sıradan bir şeydir.

Köyün ikinci zanaatı ise kadınların elinde. Kubaçi kadınları başlarına kaz denen, beyaz kumaş üstüne altın renkli iplikle işlenmiş, kenarları püsküllü bir örtü takar. Kaz yalnızca bu köye ait; Dağıstan'ın başka hiçbir yerinde takılmaz. Erkekler atölyede metalle uğraşırken kadınlar taburelerini daracık sokağa çıkarır, güneş batana kadar işler. Tek bir örtünün tamamlanması altı ay sürebilir. Örtünün yaşı bilinmiyor; köylüler onun köy kadar eski olduğuna inanıyor.

Tsovkra'nın halatıyla Kubaçi'nin gümüşü arasında, ilk bakışta görünmeyen bir akrabalık var. İkisi de toprağın yetmediği yerde, insanın elinde taşıyabildiği tek sermayeden doğdu: beceri. Beceri hafiftir, yanında götürülür, satılır, geri getirilir. Bir köy iki yüz yıl boyunca aynı hüneri bileyebiliyorsa bunun nedeni, o hünerin orada hayatta kalma biçimi olmasıdır.

Peki hayatta kalma biçimi işe yaramaz hale gelirse ne olur?

Dağıstan'ın orta kesiminde, Gunib ilçesinde, bir kaya burnunun tepesine tutunmuş bir yerleşim var. Avarca adı Gamsutl, "hanın kalesinin dibi" anlamına geliyor. 1400 metre yükseklikte, üç yandan uçurumla çevrili. Yaşı tam olarak bilinmiyor; Dağıstan'ın en eski yerleşimlerinden biri sayılıyor ve 2 bin ile 5 bin yıl arasında tahminler yapılıyor. Yere bakıldığında seçim mantıklı görünür: buraya tek bir patikadan ulaşılır, aşağıdaki bütün vadi avuç içi gibi görünür, kuşatan bir düşman kendini çok önceden belli eder.

En kalabalık olduğu dönemde köyde 300 kadar hane ve 3 bine yakın insan vardı. 20. yüzyılda dükkânları, postanesi, hastanesi işliyordu. Yani burası bir kartpostal manzarası değil, çalışan bir kasabaydı.

1950'lerin sonunda ayrılışlar başladı. 1970'te nüfus 200'e düşmüştü. 2002'de köyde 17 kişi kalmıştı. 2015'te son sakin, kendisini köyün muhtarı ilan eden Abduljelil Abduljelilov öldü. Televizyon programları onu son yıllarında tanınır kılmıştı: arı besliyor, dinle ilgili bir kitap üzerinde çalışıyor, yukarıya kadar tırmanan meraklıları karşılıyordu. Onun ölümünden sonra Gamsutl'un nüfusu sıfır oldu.

Bugün aşağıdaki Çoh köyünden yürüyerek çıkılıyor. Patika dik, gölge yok, yaklaşık bir saat sürüyor. Yukarıda kapı boşlukları hâlâ duruyor, pencere söveleri duruyor, bazı duvarlarda sıva bile duruyor. Kaya ile ev arasındaki sınır belirsizdir; çünkü evler kayanın üstüne değil, kayanın içine, ona yaslanarak yapılmış. Çatılar çökmüş, odaların içinden ağaç çıkmış. Sessizlik, boş bir arazinin sessizliği değil; birisinin kapıyı çekip gittiği bir evin sessizliği gibi.

Gamsutl'u bir felaket hikâyesi gibi anlatmak kolay olurdu, ama gerçek daha yavaş ve daha yaygın. Dağıstan'da yüzlerce yerleşim aynı eğimden aşağı kaydı. Bunun bir nedeni iktisadi: ovada iş, okul, hastane, elektrik, düz yol vardı; yukarıda taş, dik yamaç ve altı ay kış vardı. Yukarıdaki hayat kötü değildi, sadece pahalıydı ve her yıl biraz daha pahalılaşıyordu. Çocuğunu okutmak isteyen bir aile için karar, bir süre sonra karar olmaktan çıktı.

Bir diğer nedeni ise doğrudan devlet eliydi. 1944'te Çeçenlerin ve İnguşların topluca sürülmesinin ardından, boşalan Avh bölgesine güneydeki dağlardan, Lak ve Kulin ilçelerinden Lak aileleri zorla yerleştirildi; ilçenin adı "Yeni Lak" anlamına gelen Novolak olarak değiştirildi. Yani ipte yürüyen köyün bulunduğu o ilçeden insanlar, 200 kilometre kuzeydeki bir ovaya, başkalarından alınmış evlere taşındı. On üç yıl sonra sürgün edilenlerin dönüşüne izin verildiğinde, iki halkın hak iddiası aynı toprağın üstünde üst üste bindi ve bu mesele bugün hâlâ çözülmüş değil. Dağların boşalması, böylece yalnızca ekonomik bir tercih değil; bir kısmı emirle, haritanın masada yeniden çizilmesiyle oldu.

Geriye kalan şey ise tuhaf bir ikinci hayat. Son yıllarda Dağıstan, Rusya'nın en hızlı büyüyen gezi bölgelerinden biri haline geldi. Gamsutl'a artık her yaz binlerce kişi tırmanıyor; patikanın başında araç bırakılacak yer, yukarıda fotoğraf için sıra var. Boşalan köy, boşaldığı için ziyaret ediliyor. Kubaçi'nin atölyeleri eskiden Kafkasya'ya zırh satıyordu, şimdi büyük ölçüde hediyelik gümüş satıyor; iş aynı el becerisiyle yapılıyor, ama müşterisi değişti. Tsovkra'nın halatı eskiden hem köprü hem meslekti, şimdi okul bahçesindeki bir kültür mirası dersi.

Bu, bir çöküş hikâyesi değil; bir biçim değişikliği. Ve değişimin hangi yöne gittiğini kimse tam olarak bilmiyor. Bir zanaat yalnızca satın alındığı için sürüyorsa, ustayı ayakta tutan şey hâlâ aynı şey midir? Bir köy terk edildikten sonra ziyaretçi akınıyla "canlanıyorsa", canlanan köy mü yoksa onun görüntüsü mü?

Dağıstan'ın cevabı, sahilden başlayıp yukarı doğru okunduğunda biraz daha anlaşılır oluyor. Derbent'te bir imparatorluk, bir geçidi kapatmak için dağa duvar ördü ve duvar sonunda müze oldu. Yukarıdaki vadilerde insanlar, toprağın vermediğini elinin hüneriyle telafi etti ve o hüner sonunda sahneye, vitrine, fotoğrafa taşındı. Her iki durumda da asıl mesele aynı: burada hiçbir şey kolay durmuyor, her kuşak kendi dengesini yeniden kuruyor.

Gamsutl'un boş pencerelerinden vadiye bakmak, bu dengenin ne kadar ince olduğunu gösteriyor. Aşağıda yeni evler, yeni yollar, yeni köyler var; yukarıda kimsenin ateş yakmadığı taş odalar. İki yüz yıl önce aynı dağlarda biri iki yamaç arasına bir halat gerip üstünde yürümeye başlamıştı; çünkü başka yolu yoktu ve düşmemek öğrenilebilir bir şeydi. O ip hâlâ gerili. Üstünde yürüyenlerin niçin yürüdüğü değişti, o kadar.

Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.