← Nöron Seyahat

Tabutta Kiliseye Gidenler: Galiçya'nın Ölüm Kıyısı

2026-10-12 · 16 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

İspanya'nın kuzeybatısındaki Galiçya'nın portresi: Atlantik'in yüzlerce gemiyi yuttuğu Costa da Morte'de dalganın arasına atlayıp kaya midyesi toplayan percebeiroların işi, ölümden dönenlerin her 29 Temmuz'da açık tabutlar içinde kiliseye taşındığı Santa Marta de Ribarteme töreni ve bu töreni yasaklamaya kalkan papazla başlayan kavga. Granit ambarlar, bakır kazanda ahtapot, gayda ve göçün bıraktığı morriña üzerinden anlatılan, ölümle yan yana yaşamayı öğrenmiş bir kıyı.

galiçyaölüm kıyısıpercebeirossanta martaispanya

Bölüm metni

Galiçya'da bir köyde, her yaz ölümden dönen insanlar tabutlara yatırılıp omuzlarda kiliseye taşınır. Kendi cenazelerini bizzat yürürler — çünkü kurtuldukları için sözleri vardır. Birkaç kilometre ötede ise aynı kıyının kayalarında, dalga çekilince atlayıp midye koparan adamlar o sözü vermeye hiç fırsat bulamadı.

Atlantik'in Galiçya'ya en sert çarptığı yerde, Corme kasabasının denize uzattığı taş parmağın ucunda bir adam var. Sırtı kayaya yapışık, bacakları siyah dalgıç giysisinin içinde, beline bağlı halatın öteki ucu yukarıdaki bir çıkıntıya dolanmış. Elinde kısa saplı bir demir kazıyıcı, omzunda file bir torba. Dalgalara bakıyor ama onları seyretmiyor; sayıyor. Açıkta kabaran su yığınları üçlü, beşli, yedili takımlar hâlinde geliyor ve her takımın arkasında denizin bir an soluklandığı, suyun kayadan çekilip köpüğün cızırdayarak boşaldığı bir boşluk var. İşte o boşluk onun işyeri. Yerel anlatılarda bu aralık kimi zaman on saniye diye geçer. On saniyede aşağı inmek, kazımak, torbaya atmak ve geri tırmanmak gerekir. Bu burnun adı Roncudo; Galiçya dilinde homurdanmak, hırlamak anlamına gelen kökten geliyor. Denizin burada çıkardığı ses gerçekten de bir hırıltı.

Adamın peşinde olduğu şey bir kaya midyesi değil. Percebe, yani kaz boynu midyesi dediğimiz canlı aslında bir kabuklu; yengeçlerin, karideslerin uzak akrabası. Kalın derili, tırnaklı bir sapla kayaya kendini çimentolar ve beslenmek için suyun şiddetine ihtiyaç duyar. Dalga ne kadar güçlüyse besin o kadar bol, hayvan o kadar kalın ve etli olur. Bu basit biyoloji kuralı, kıyıdaki bütün hayatın ve bütün ölümün matematiğini kuruyor: en iyi percebe, insanın ayakta duramadığı yerde yetişiyor. Roncudo Burnu'nun ürünü dünya mutfaklarında bir efsane; iyi bir partinin kilosu, bayram haftalarında 300 euroya kadar çıkabiliyor. Bu rakam bir lüks restoranın menüsünde bir satır; o kayanın üstünde ise bir adamın neden orada olduğunun tek açıklaması.

Bu işin tekniği denize meydan okumak değil, onu okumak. Percebeiro denen toplayıcı sabah erkenden rüzgârın yönüne, gelgit çizelgesine, suyun rengine bakar. Bazı günler hiç inmez. İndiğinde tek sermayesi deneyimdir: hangi takımın kaçıncı dalgasının en büyük olduğunu, kayanın hangi yüzünün çekilen suyu tuzak gibi tuttuğunu bilmek. Yanlış hesap genellikle ölümcül değildir, sadece suya düşmektir; ölümcül olan, suya düştükten sonra geri çıkamamaktır. Kıyı burada dümdüz bir granit duvar; tutunacak yer yok, köpük içinde yüzmek de yok. Bu yüzden percebeiro'lar neredeyse hiç tek başına çalışmaz, halatlarını birbirlerine emanet eder, birinin düştüğünü gören öteki hemen kendi kayasını bırakır.

Ama her zaman yetişilmez. Roncudo Burnu'nun deniz fenerine çıkan patikada yürürken, kayaların arasına çakılmış beyaz haçlar görürsünüz. Turistik bir düzenleme değil bunlar; her biri bir adamın adına, çoğu zaman ailesi tarafından dikilmiş. Kimisinde yalnızca bir ad var, kimisinde bir tarih. Yerliler haçları adlarıyla anar: Delmiro'nun haçı, bir de baba oğul olarak anılan Os Poliños'un haçları. Bazılarının altında bir mezar bile yok, çünkü denizin aldığı bedenlerin hepsi geri gelmedi. Kasabanın limanında, Corme-Porto'nun rıhtımının yanında ayrıca bir percebeiro anıtı duruyor. Yerel kayıtlara ve bölge basınının derlemelerine göre son on yıllarda bu kısa kıyı şeridinde yüz elliyi aşan can kaybedildi; güvenlik donanımı ve örgütlü çalışma sayesinde sayı belirgin biçimde düşmüş olsa da haçların dikilmesi hiç bitmedi.

Zaten bu kıyının adı da oradan geliyor. Costa da Morte, yani Ölüm Kıyısı tabirini ilk kez A Coruña'da çıkan bir gazete, Kuzeybatı, 1904'ün ocak ayında, üst üste yaşanan batıklardan sonra kullandı; ad tuttu, çünkü kıyı adı doğruluyordu. Araştırmacı José Baña Heim, yalnızca Corme ile Fisterra arasındaki şeritte 18. yüzyıldan itibaren 148 batığı belgeleyerek derlemiştir. Bunların en bilineni 10 Kasım 1890 gecesi yaşandı: Batı Afrika'ya giden İngiliz savaş gemisi HMS Serpent, Camariñas açıklarında Punta do Boi denen sığlığa oturdu ve parçalandı. Mürettebattan yalnızca 3 kişi, üstlerindeki can yeleği sayesinde kıyıya çıkabildi; 172 kişi öldü. Köylüler cesetleri haftalar boyunca kumsallardan topladı ve denize bakan bir tarlaya, taş duvarla çevrili bir alana gömdü. O yer bugün İngilizler Mezarlığı adıyla duruyor; dünyada tek bir gemi kazasının kurbanlarına ayrılmış tek mezarlık olduğu söylenir.

Burada deniz bir geçim kaynağı değil, bir pazarlık ortağı. Verir ve alır, hep aynı hafta içinde. Ve bu pazarlığın en tuhaf sonucu, Galiçya'nın ölümle kurduğu ilişkinin kendisi: ölümü uzakta tutmaya değil, onu kucaklayıp bir tören nesnesine çevirmeye dayanan bir ilişki.

Ölümü görenlerin adlarının taşa kazındığı bu kıyıdan içeriye, güneye doğru yol alırsanız, Portekiz sınırını çizen Miño ırmağının yeşil yamaçlarına varırsınız. Granit ve köpük yerine asma, mısır ve sıcak bir vadi. Burada, As Neves ilçesine bağlı küçük bir kırsal mahallede, Galiçya'nın ölümle pazarlığının öteki yüzü sahneye çıkıyor. Her yıl 29 Temmuz'da, Ribarteme'nin Santa Marta'sına adanan tapınağın çevresine binlerce kişi toplanır. Gelenler ölmüş birini anmaya gelmiyor; ölmeyi atlatmış birini göstermeye geliyor.

Gün çok erken başlar. Sabahın 7'sinden öğlene kadar saat başı ayin yapılır, tapınağın kapısı hiç boşalmaz. Avluda mum satıcıları, dua kartları, balmumundan dökülmüş kol, bacak, kalp ve baş biçimleri vardır; hangi organ iyileştiyse o adanır. Kalabalığın içinde kefen beyazı bir giysiye bürünmüş insanlar yürür; başkaları yalınayak, bazıları dizlerinin üstünde çakıl taşlı yolu geçer. Hepsinin ortak adı var: adanmışlar. Her biri hastalığının en karanlık gününde bir söz vermiştir ve bugün o sözü ödemeye gelmiştir. Galiçya kırsalının yüzyıllardır sürdürdüğü mantık burada çıplak biçimde görünür: iyileşme bedava değildir, bedeli bedenle, yürüyerek, taşınarak ödenir.

Ve sonra öğle ayininin ardından alay yola koyulur. Önde azizenin heykeli, arkasında mumlar, arkasında da bu törene dünya çapında ün kazandıran şey: tabutlar. Gerçek, ahşap, cilalı, açık kapaklı tabutlar. İçlerinde yaşayan insanlar var. Ağır bir ameliyattan çıkmış bir kadın, trafik kazasından sağ kurtulmuş bir genç, kalbi durup geri dönmüş bir yaşlı. Tabutu omuzlayanlar cenaze görevlileri değil, hastanın kendi oğulları, kardeşleri, komşuları. Çoğu zaman tabutun içindeki kişinin elleri göğsünde kavuşturulmuştur, gözleri açıktır ve yolun kenarındaki tanıdıklara bakar; bazıları gülümser, bazıları ağlar. Adanmış bir çocuksa tabut ya boş taşınır ya da kapağı kapalı götürülür. Alay kasabanın mezarlığına kadar gider, ölülerin arasından dolanır ve oradan köyün içine geri döner. Yani tören, yaşayan insanı ölüler diyarının içinden yürütüp geri getirir. Senaryo açık: bu bir ölüm provası değil, bir dönüş provası.

Azizenin seçimi de tesadüf değil. Hıristiyan geleneğinde Betanyalı Marta, İncil'de ölen kardeşi Lazarus'un mezarı başında İsa'yla konuşan kadındır; ölümün geri alınabildiğine tanık olan ilk kişilerden biri sayılır. Bu yüzden ölümü görüp dönenlerin azizesi olmuştur. Ribarteme'de töreni belgeleyen kayıtlar 1700 yılına kadar iner, geleneğin kendisi daha eski kabul edilir. İlk şapel 1722'de yenilenmiş, 1805'te yerine bugünkü tapınak yapılmış. Yani bu alay, modern bir gösteri olarak icat edilmedi; bir köyün üç yüzyıldır sürdürdüğü muhasebe defteri.

Alayın sesi de kendine özgü. Kalabalığın içinde türkücüler vardır; Galiçya'nın en eski söyleyiş biçimi olan alalá üslubuyla, uzun ve tek sesli bir ağıt gibi okurlar. Söyledikleri dizeyi bugün bütün Galiçya bilir: "Virxe Santa Marta, estrela do Norte, traémosche os que viron a morte." Yani: Kutsal Marta, kuzeyin yıldızı, ölümü görenleri sana getiriyoruz. Dize mum alevlerinin üstünde, davulun ve bandonun arasından tekrar tekrar döner. Ağıta benziyor ama ağıt değil; bir teslim tutanağı.

Alay tapınağa dönüp azizeyi içeri aldıktan sonra vadi bambaşka bir yere dönüşür. Tabutlar bir kenara kaldırılır, masalar açılır, bakır kazanlarda ahtapot kaynar, tahta tabaklara zeytinyağı ve acı toz biberle dökülür. Yanında ekmek, yanında bölgenin genç beyaz şarabı. Bando çalgısını değiştirip dans havasına geçer, meydanda yaşlılar muiñeira adımlarıyla döner. Akşamüstü hayvan satışı yapılır, panayır tezgâhları kurulur, gece havai fişekle kapanır. Sabah tabutta taşınan adam, akşam o masalardan birinde oturmuş, kendisini taşıyanlara şarap koyuyordur. Törenin bütün anlamı tam olarak budur: ölümü sahneye çıkarıp, sonra onu ömrün en gürültülü şenliğiyle bastırmak.

Galiçya kırsalında yolculuk yapan herkesin dikkatini çeken bir yapı vardır. Mezarlık değildir ama uzaktan öyle durur: taş ayaklar üstünde yükseltilmiş, uzun, dar, iki yana meyilli taş çatılı bir sandık. Adı hórreo, yani granit tahıl ambarı. Mısır koçanları, patates ve tohum burada saklanır. Ayaklarla gövdenin arasına yerleştirilen yassı taş tabaklar farelerin tırmanmasını engeller; yan duvarların arasındaki ince yarıklar deniz rüzgârının içeriden geçip nemi almasını sağlar. Ölüm Kıyısı'nın en ünlü örneği Carnota'da duruyor: 1768'de 11 çift ayak üstüne kurulmuş, 1783'te 11 çift daha eklenerek büyütülmüş, bugün 22 çift ayak üstünde yaklaşık 34,7 metre uzanan bir ambar. Birkaç kilometre ötedeki Lira'nın ambarı 36,5 metreyle ondan da uzun. Bu ölçüler bir zenginlik gösterisi gibi görünür ama tam tersidir; bu kadar uzun bir taş sandık, kıtlığın ne kadar yakın olduğunu bilen bir toplumun yazdığı sigorta poliçesidir.

Ne var ki o poliçe çoğu yıl yetmedi. Topraklar babadan oğula bölündükçe küçüldü, mısır arttı ama tarla azaldı, denizin verdiği de kaprisliydi. Galiçya'nın kıtlığa verdiği gerçek cevap ambar değil, gemi oldu. 1835 ile 1970 arasında yaklaşık 2 milyon Galiçyalı Amerika kıtasına göç etti. 1880-1930 arasında Latin Amerika'ya giden İspanyol göçmenlerin yarısından fazlası bu küçük bölgedendi. Arjantin'e 1857'den 1962'ye kadar 1,1 milyonu aşkın Galiçyalı ayak bastı; 1910'a gelindiğinde Buenos Aires dünyanın en kalabalık Galiçyalı şehriydi: 150 bin Galiçya doğumlu insan, kentin nüfusunun yüzde 8 ile 10'u arasında bir pay. Küba'ya 1899-1960 arasında 378 bin kişi gitti. Arjantin'de "gallego" kelimesinin zamanla bütün İspanyollar için kullanılır hâle gelmesi bu yüzdendir. Kıyı köylerinde erkeklerin gittiği, kadınların kaldığı, tarlayı, çocukları ve yaşlıları kadınların çevirdiği uzun bir dönem yaşandı; bölgenin kültürel hafızasında bu kadınlar için ayrı bir ad bile var: denize bakan dul.

Giden gemiler geride bir kelime bıraktı: morriña. Galiçya dilinde yalnızca özlem demek değil; kendi toprağından kopmuş insanın içinde taşıdığı, bir yeri değil bütün bir hayat biçimini, dili, kokuyu, ışığı ve artık geri gelmeyecek bir sabahı özleme hâli. Portekizce saudade'ye en yakın akrabasıdır. Bu duyguyu edebiyata yerleştiren kişi, Galiçya dilini yazılı şiire geri kazandıran Rosalía de Castro'dur. 1863'te yayımladığı kitap Cantares gallegos, yani Galiçya Türküleri, bugün bölgenin kurucu metni sayılır; içindeki en bilinen şiir, Amerika'ya gitmek üzere limana yürüyen bir göçmenin ağzından konuşur ve "Adiós, ríos; adiós, fontes" diye başlar. Elveda ırmaklar, elveda pınarlar. Haçların denize, ambarların tarlaya baktığı bir ülkede, en çok sevilen dizenin bir veda olması şaşırtıcı değil.

Ve bu veda bitmedi, sadece biçim değiştirdi. Bugün Ölüm Kıyısı'nın köylerinde boşalma göçle değil yaşlanmayla sürüyor; okullar kapanıyor, evlerin yarısı yılın on bir ayı kilitli duruyor. Percebeiro ruhsatları babadan oğula geçmiyor artık, çünkü gençler o kayaya çıkmak istemiyor; denizin verdiği para, aldığı riske değmiyor sayılıyor. Yine de 29 Temmuz'da Ribarteme dolup taşıyor, yine de her kış bir fırtınadan sonra Roncudo Burnu'nun patikasına yeni bir haç çakılma ihtimali masada duruyor. Galiçya ölümü kovmaya değil, ona bir yer açmaya devam ediyor.

Ancak törenlerin de ömrü var. Son yıllarda tabutlu alay Kilise ile köy arasında sessiz bir çekişmeye dönüştü. Mahallenin papazı Francisco Javier de Ramiro Crespo, Tui-Vigo piskoposluğunun onayıyla, insanların tabut içinde taşınmasının ayinin dinsel anlamından uzaklaştığını, gösteriye kaydığını savunarak uygulamaya karşı çıktı. Köylülerin bir bölümü buna direndi; 2025'te bir aile papazın tutumuna rağmen tabutunu alaya soktu. 29 Temmuz 2026'da ise alay yüzyıllar sonra ilk kez tek bir tabut olmadan yürüdü. Bir aile tabutunu sabahın erken saatinde tapınağın kapısına kadar getirdi, sözünü orada ödedi ve yolu tabutsuz tamamladı. Törene katılanlardan biri o günü anlatırken, kalabalığın üzerine çöken sessizliğin alışılmadık olduğunu söylüyordu.

Kalan şey tam olarak bu: iki kıyı, iki tür taşıma. Birinde deniz bir adamı alıp geri vermiyor ve ailesi onun adını granite kazıyor. Ötekinde deniz, hastalık ya da kaza bir insanı alıp geri veriyor ve ailesi onu omuzlayıp bütün köye gösteriyor. Galiçya üç yüz yıldır bu iki hareketi yan yana yürüttü; biri ağıt, biri şenlik, ikisi de aynı cümlenin yarısı. Şimdi tabutlar alaydan çıkarılırken, haçlar patikada kalmaya devam ediyor. Bir kültürün ölümle nasıl konuştuğunu öğrenmek isteyen birinin elinde, belki yalnızca o haçlar ve bir dize kalacak: ölümü görenleri sana getiriyoruz.

Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.